Ahmet Daşkapan
15 Ekim 2026, 11:59 | Ülke
HALK TV’YE DERHAL ÖZGÜRLÜK (Ahmet Daşkapan)
Halk TV’ye kayyum atanması ve yayınlarının durdurulması, Türkiye’de sermaye sınıfının farklı kesimleri arasındaki güç mücadelesinden ve AKP iktidarının otoriter devlet yapılanmasından bağımsız değerlendirilemez. Bu operasyon, bir medya kuruluşunun sahibine yönelik adli soruşturmanın ötesinde, siyasal iktidarın denetimi dışında kalan basın kuruluşları üzerindeki devlet müdahalesinin yeni bir aşamasıdır.
14 Ekim 2026 tarihinde Halk TV’nin İstanbul’daki merkezine polis operasyonu düzenlenmiş, televizyonun yönetimine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) aracılığıyla kayyum atanmış ve yayınları durdurulmuştur. Yönetimin başına, daha önce başka medya kuruluşlarına yönelik kayyum uygulamalarında da görev alan İbrahim Paşalı getirilmiştir.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Halk TV’nin sahibi Cafer Mahiroğlu hakkında rüşvet, ihaleye fesat karıştırma ve kara para aklama iddialarıyla soruşturma yürütmektedir. Cumhuriyet savcılığının suç şüphesi üzerine soruşturma başlatması hukuki yetkileri arasındadır. Ancak suçlamaların haklılığı veya dayanaksızlığı konusunda hüküm vermek için yeterli bilgiye sahip değiliz. Bu nedenle Mahiroğlu hakkında ileri sürülen iddiaların doğruluğu üzerine bir değerlendirme yapmıyoruz.
Burada tartışılması gereken temel mesele, soruşturmanın varlığı değil, henüz yargılama süreci tamamlanmadan bir televizyon kuruluşunun yönetimine el konulması ve yayınlarının durdurulmasıdır.
Bir medya sahibine yönelik suçlamalar, o medya kuruluşunun susturulmasının gerekçesi olamaz.
Mahiroğlu hakkında yürütülen soruşturmayla Halk TV’nin yayın özgürlüğü birbirinden ayrı değerlendirilmelidir. Bir kişinin ceza sorumluluğu, yüzlerce basın emekçisinin çalışma hakkını ve toplumun haber alma özgürlüğünü ortadan kaldırmaz.
Bu müdahale, ifade ve basın özgürlüğüne doğrudan bir saldırıdır. Yargısal süreç tamamlanmadan devletin bir basın kuruluşunun yönetimini devralması, yargının siyasal iktidar karşısındaki bağımsızlığı sorununu da bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
Sermaye sınıfları arasındaki mücadele ve devlet iktidarı
Türkiye’de siyasal iktidarın ekonomik dayanakları, AKP döneminde sermaye birikiminin yeniden örgütlenmesiyle önemli ölçüde değişmiştir. Kamu ihaleleri, özelleştirmeler, imar politikaları, devlet teşvikleri ve kredi mekanizmaları aracılığıyla iktidarla yakın ilişkiler içerisinde bulunan sermaye grupları güçlenirken, Cumhuriyet döneminin geleneksel sermaye çevreleriyle bu yeni sermaye grupları arasındaki rekabet de farklı boyutlar kazanmıştır.
Bu karşıtlık, iki ayrı ekonomik sistem arasındaki mücadele değildir. Her iki sermaye kesimi de kapitalist mülkiyet ve birikim ilişkileri içerisinde hareket etmektedir. Mücadele, ekonomik kaynakların, devlet olanaklarının, siyasal temsilin ve toplumsal nüfuzun paylaşımı üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Medya, bu mücadelenin önemli alanlarından biridir. Medya sermayesinin siyasal partilerle, devlet kurumlarıyla ve diğer sermaye gruplarıyla kurduğu ilişkiler, yalnızca haber üretimini değil, toplumsal rızanın örgütlenmesini de belirlemektedir.
AKP iktidarı, kendisine yakın sermaye çevrelerinin ekonomik ve siyasal konumunu güçlendirirken medya alanındaki hâkimiyetini de genişletmiştir. Bu süreçte devletin düzenleyici, denetleyici ve cezalandırıcı yetkileri medya üzerindeki güç ilişkilerinin bir parçası hâline gelmiştir.
Halk TV’ye yönelik müdahale de bu yapısal çerçevede değerlendirilmelidir. Ancak devlet müdahalesine karşı çıkmak, Halk TV’nin sermaye ilişkilerinden bağımsız bir medya kuruluşu olduğunu kabul etmek anlamına gelmez.
Halk TV ile AKP arasındaki tarihsel karşıtlık
AKP iktidarının Halk TV’ye yönelik olumsuz tutumu yeni değildir. Halk TV, tarihsel olarak Atatürk Cumhuriyeti’nin laiklik anlayışıyla, Cumhuriyetçi siyasal gelenekle ve bu geleneğin temsil ettiği toplumsal kesimlerle ilişkilendirilen bir yayın kuruluşudur.
AKP’nin Cumhuriyet’in laik kurumlarıyla yaşadığı siyasal çatışma, yalnızca Halk TV ile sınırlı değildir. Eğitimden yargıya, kamu yönetiminden kültürel yaşama kadar uzanan bu mücadele, Cumhuriyet’in kurumsal ve toplumsal mirasının yeniden biçimlendirilmesiyle bağlantılıdır.
Bu tarihsel karşıtlık, Cafer Mahiroğlu’nun Halk TV’nin sahibi olmasından çok daha eskidir. Dolayısıyla bugünkü operasyonu Mahiroğlu’nun kişiliği, ekonomik faaliyetleri veya Kemal Kılıçdaroğlu ile yaşadığı tartışmalar üzerinden açıklamak, asıl siyasal ve tarihsel ilişkileri görünmez kılmaktadır.
Mahiroğlu hakkındaki suçlamalar, Halk TV’nin susturulmasına gerekçe olarak kullanılmaktadır. Devletin bir kişi hakkındaki soruşturmayı bütün bir yayın kuruluşunun yönetimine müdahale etmenin aracına dönüştürmesi, otoriter iktidar yapısının işleyişini göstermektedir.
Mahiroğlu’nun Kılıçdaroğlu’nu suçlaması ve siyasal sorumluluk
Cafer Mahiroğlu’nun Halk TV’ye yönelik operasyonun ardından Kemal Kılıçdaroğlu’nu sorumlu göstermesi, siyasal nedenlerle kişisel anlaşmazlıkları birbirine karıştıran yaklaşımının devamıdır.
Mahiroğlu, 14 Ekim sabahı yaptığı açıklamada Kılıçdaroğlu ve çevresini doğrudan hedef almıştır. İki isim arasındaki gerilim, önceki aylarda Halk TV’nin yayın politikası ve Kılıçdaroğlu hakkında yaptığı haberler üzerinden yoğunlaşmıştı.
Kılıçdaroğlu, Atatürk Cumhuriyeti’nin laik kurumlarını ve Cumhuriyetçi siyasal geleneği savunan bir siyasetçidir. Halk TV’ye yönelik eleştirilerinin temelinde, televizyonun kendi yayın politikasının ve haberlerinin doğruluğuna ilişkin itirazları bulunmaktadır. Bu eleştirilerin haklılığı ayrıca tartışılır. Ancak bir medya kuruluşunun yayınlarını eleştirmekle devlet gücünü kullanarak o kuruluşu susturmak aynı şey değildir.
Mahiroğlu’nun, Halk TV’ye yönelik devlet operasyonunu Kılıçdaroğlu’nun eleştirilerine bağlaması, AKP iktidarının medya üzerindeki müdahale politikasını ikinci plana itmektedir.
Mahiroğlu’nun CHP içindeki ayrışmalarda aldığı taraf, Kılıçdaroğlu’na yönelik yayın çizgisi ve onu Erdoğan’ın siyasal uzantısı gibi göstermeye çalışan söylemlere verdiği destek, daha önce eleştirdiğim medya sermayesi ve siyasal güç ilişkilerinin bir parçasıdır.
Bu eleştiriler bugün de geçerlidir.
Halk TV’nin sahibi olması, Mahiroğlu’nu eleştirilerden muaf kılmaz. Aynı şekilde Mahiroğlu’nun yayın politikalarına, sermaye ilişkilerine ve siyasal tercihlerine yöneltilen eleştiriler de Halk TV’ye yönelik devlet müdahalesini meşrulaştırmaz.
Mahiroğlu’nun medya sermayesi sahibi olarak oynadığı rolü eleştirmekle Halk TV’nin devlet eliyle susturulmasını mahkûm etmek arasında hiçbir çelişki yoktur.
Asıl çelişki, basın özgürlüğünü savunduğunu ileri sürerken kendisiyle aynı görüşleri paylaşmayan medya kuruluşlarına yönelik devlet müdahalelerini meşru gören siyasal anlayıştadır.
Otoriter iktidar ve yargının siyasal işlevi
AKP iktidarı altında yargının bağımsızlığı, yalnızca anayasal düzenlemeler veya mahkemelerin biçimsel yetkileri üzerinden değerlendirilemez. Yargının fiilî işleyişi, siyasal iktidarın kurumlar üzerindeki hâkimiyetinden ve ekonomik güç ilişkilerinden ayrı değildir.
Halk TV operasyonunda da bir ceza soruşturmasının doğrudan bir medya kuruluşunun yönetiminin devralınması ve yayınlarının durdurulmasıyla sonuçlanması, yargısal yetkilerin basın özgürlüğü üzerindeki siyasal etkisini göstermektedir.
Henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet bulunmazken devletin bir medya kuruluşunun yayın faaliyetini durdurması, masumiyet karinesiyle ve demokratik hukuk düzeninin temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.
Burada yalnızca Mahiroğlu’nun hakları söz konusu değildir. Halk TV’nin gazetecileri, çalışanları ve izleyicileri de devlet müdahalesinin doğrudan muhatabıdır.
Bir televizyonun yayın yapıp yapamayacağına siyasal iktidarın hâkim olduğu devlet mekanizmalarının karar verdiği koşullarda bağımsız gazetecilikten söz edilemez.
Basın özgürlüğü, yalnızca hükümeti destekleyen yayın kuruluşları için değil, iktidara karşı çıkan, hükümeti eleştiren ve birbirleriyle siyasal görüş ayrılıkları yaşayan bütün yayın kuruluşları için geçerlidir.
Halk TV derhâl özgürce yayın yapmalıdır
Halk TV’ye yönelik kayyum uygulamasını ve yayınların durdurulmasını en sert biçimde mahkûm ediyorum.
Halk TV’nin yayınları derhâl yeniden başlamalı, kayyum yönetimine son verilmeli ve gazetecilerin çalışmalarına hiçbir siyasal müdahale olmadan devam etmeleri sağlanmalıdır.
Cafer Mahiroğlu hakkındaki adli soruşturma, somut deliller ve bağımsız yargılama ilkeleri çerçevesinde yürütülmelidir. Bu soruşturma hiçbir biçimde bir medya kuruluşunun susturulmasının aracına dönüştürülmemelidir.
Halk TV’nin özgürlüğünü savunmak, Mahiroğlu’nun siyasal tercihlerini veya medya sermayesi üzerindeki tasarruflarını savunmak değildir.
Aynı zamanda Halk TV’nin yalnızca AKP iktidarından bağımsız olması da yeterli değildir. Gazetecilik, hangi siyasal çevreye yakın olursa olsun sermaye sahiplerinin çıkarlarına ve parti yönetimlerinin tercihlerine tabi kılınmamalıdır. Halk TV, ne AKP iktidarının ne de herhangi bir sermaye grubunun siyasal yönlendirmesi altında yayın yapmalıdır.
Basın özgürlüğünün gerçek ölçütü, medya kuruluşlarının iktidardan, siyasal partilerden ve sermaye sahiplerinin yayın üzerindeki müdahalelerinden bağımsız biçimde gazetecilik yapabilmesidir.
Halk TV’ye yönelik operasyon, Türkiye’de basın özgürlüğü sorununun yalnızca sansürden ibaret olmadığını, devlet gücüyle ekonomik ve siyasal hâkimiyetin medya üzerinde nasıl birleştiğini bir kez daha ortaya koymuştur.
Halk TV’ye yönelik devlet müdahalesine derhâl son verilmelidir.
Kaynaklar
• Associated Press, 14 Ekim 2026, Halk TV’ye yönelik operasyon ve basın özgürlüğü tepkileri.
• Medyascope, 14 Ekim 2026, Halk TV’ye kayyum atanmasına giden süreç.
• Medyascope, 14 Ekim 2026, TMSF yönetimine geçen medya kuruluşları.
• Euronews Türkçe, 14 Ekim 2026, Halk TV operasyonu ve Kılıçdaroğlu ile yaşanan tartışmalar.
• Halk TV, 10 Ekim 2026, Cafer Mahiroğlu’nun Kemal Kılıçdaroğlu’na yanıtı.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
