Haydar Avşar
17 Ekim 2026, 19:21 | Sosyalizm
Ulusal Eşitlik, Ayrılma Hakkı ve Sınıfsal Enternasyonalizmin Çelişkisi (Haydar Avşar)
Lenin’in ulusal sorun anlayışını değerlendirmek için yalnızca onun ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunduğunu belirtmek yeterli değildir. Bu hakkın hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktığını, 1917 Devrimi’nden sonra nasıl siyasal programa dönüştüğünü, Sovyetler Birliği’nin kuruluşunda nasıl anayasal bir biçim kazandığını ve 1991’deki çözülme sırasında hangi işlevi gördüğünü birlikte incelemek gerekir. Ancak bu tarihsel çizgi izlendiğinde Lenin’in teorik yaklaşımı ile sonraki Sovyet devletinin kurumsal yapısı arasındaki ilişki açıklığa kavuşabilir.
Tartışmanın merkezinde birbirinden ayrılması gereken üç mesele vardır: Ulusal baskının ortadan kaldırılması, ulusların ayrılma hakkının tanınması ve işçi sınıfının ulusal sınırları aşan ortak iktidarının kurulması. Bunlar birbirleriyle ilişkili olmakla birlikte aynı şey değildir. Ulusal baskının kaldırılması, ayrılma hakkının tanınmasını zorunlu olarak gerektirip gerektirmediği bakımından tartışılabilir; ayrılma hakkının tanınması ise sınıfsal enternasyonalizmin hangi siyasal biçim üzerinde kurulacağını kendiliğinden açıklamaz.
Bu ayrımlar yapılmadığında Lenin’in ulusal sorun yaklaşımı, ulusal baskıya karşı mücadele ve işçi sınıfının birliği hedeflerini aynı anda savunan tutarlı bir program olarak sunulur; fakat bu hedefler arasındaki kurumsal çelişki incelenmeden bırakılır. Oysa asıl mesele, bu iki hedefin birlikte anılması değil, aralarındaki ilişkinin tarihsel olarak nasıl kurulduğudur.
1. 1914: Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve ayrılma sorunu
Lenin’in 1914 tarihli Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı çalışması, Avrupa’da milliyetçiliklerin, ulusal devletlerin ve emperyalist rekabetin belirleyici olduğu bir dönemde kaleme alındı. Rusya İmparatorluğu’nun çok uluslu yapısı ve Rus olmayan halklara yönelik siyasal eşitsizlikler, Lenin’in ulusal sorunu ele alışında merkezi bir yere sahipti.
Lenin, kendi kaderini tayin hakkını yalnızca kültürel haklarla veya dilsel özerklikle sınırlamadı. Bu hakkın siyasal ayrılmayı ve bağımsız devlet kurma olanağını da kapsadığını savundu. Ona göre bir ulusun başka bir devletin sınırları içinde zorla tutulması, ulusal eşitsizliğin ve egemenliğin bir biçimiydi. Bu nedenle ayrılma hakkının tanınması, ulusal baskıya karşı demokratik mücadelenin bir parçasıydı.
Bununla birlikte Lenin, her ulusal hareketin veya her ayrılma talebinin koşulsuz desteklenmesini savunmuyordu. Bir ulusun ayrılma hakkını tanımak ile belirli bir durumda ayrılmayı desteklemek arasında ayrım yapıyordu. Somut hareketin hangi toplumsal güçler tarafından yürütüldüğü, hangi siyasal sonuçları doğuracağı ve işçi sınıfının mücadelesiyle nasıl ilişkilendiği ayrıca değerlendirilmeliydi.
Ancak bu ayrım, temel teorik sorunu ortadan kaldırmıyordu. Lenin bir yandan ulusların ayrılma hakkını evrensel bir siyasal ilke olarak savunurken diğer yandan işçilerin ulusal sınırları aşan ortak mücadelesini esas alıyordu. Peki ulusal birimlerin ayrılma hakkının tanınması ile sınıfın ortak siyasal gücünün kurulması arasındaki ilişki nasıl düzenlenecekti?
Sorun, Lenin’in her ulusun mutlaka bağımsız devlet kurmasını istemiş olup olmadığı değildir. Sorun, ayrılma hakkının evrensel bir ilke olarak tanınmasının, ulusal birimleri siyasal düzenin kalıcı özneleri olarak koruyan bir yapıyla nasıl bağdaştırılacağıdır.
Sınıfsal enternasyonalizm ulusal sınırları aşan ortaklığa dayanıyorsa, ulusal birimlerin kendi siyasal statülerini belirleme hakkı bu ortaklığın yalnızca güvencesi olarak mı kalacaktır, yoksa siyasal düzenin kurucu ilkelerinden birine mi dönüşecektir? Lenin’in teorik yaklaşımındaki gerilim, tam da bu soruda ortaya çıkar.
2. 1917: Devrimci ilke siyasal programa dönüşüyor
Ekim Devrimi’nden sonra ulusal sorun, eski imparatorluğun halklarına tanınacak haklardan ibaret olmaktan çıktı. Bolşevik iktidarı, bir yandan Çarlık devletinin ulusal eşitsizliklerini ortadan kaldırmayı, diğer yandan yeni devrimci iktidarı farklı halkların katılımıyla kurmayı hedefliyordu.
15 Kasım 1917’de yayımlanan Rusya Halklarının Hakları Bildirgesi, bu yönelimi dört temel ilkeyle ifade etti: Rusya halklarının eşitliği ve egemenliği; ayrılma ve bağımsız devlet kurma olanağını da kapsayan kendi kaderini tayin hakkı; ulusal ve dinî ayrıcalıkların kaldırılması; ulusal azınlıkların ve etnografik grupların özgür gelişimi. Bildirge, Halk Komiserleri Konseyi Başkanı Lenin ve Milliyetler Halk Komiseri Stalin’in imzasını taşıyordu.
Bu belge, ayrılma hakkının Lenin’in kişisel teorik metninde kalmadığını, devrimci hükümetin resmî siyasal ilkelerinden biri hâline geldiğini gösterir. Ancak bildirgenin varlığı, Bolşeviklerin Rusya’nın bütün halklarının ayrı devletler kurmasını istediğini göstermez. Burada tanınan, ayrılma olanağını da içeren bir haktı; her halkın ayrılmasının zorunlu veya arzu edilir olduğu yönünde bir program değildi.
Fakat bu ayrımın açıklığa kavuşturulması, başka bir soruyu ortadan kaldırmıyordu. Bir halkın ayrılma hakkı tanındığında, ortak devrimci iktidarın devamlılığı hangi temele dayanacaktı? Ulusal toplulukların kendi siyasal statülerini belirleyebilmesi ile işçilerin ortak siyasal iktidarı arasındaki ilişki nasıl kurulacaktı?
Bu soruya verilecek yanıt yalnızca bir hak bildirgesinden çıkarılamazdı. Yeni devletin kuruluş biçimi, cumhuriyetlerin statüsü, merkezî iktidarın yetkileri ve ortak ekonomik yaşamın örgütlenmesi de bu ilişkinin belirleyicileri olacaktı.
Dolayısıyla 1917’deki gelişme, çelişkinin çözüldüğü an değil, çelişkinin yeni devletin kuruluş sürecine taşındığı aşamaydı.
3. 1922: Lenin ile Stalin arasındaki kuruluş tartışması
Sovyetler Birliği’nin kuruluşuna doğru ilerlenirken ulusal sorun, doğrudan devletin örgütlenmesi meselesine dönüştü. Sovyet iktidarı, Rusya dışındaki bölgelerde farklı cumhuriyetler ve siyasal yapılar oluşturmuştu. Bunların yeni birlik içindeki konumları belirlenmeliydi.
Stalin’in özerkleştirme önerisi, bağımsız Sovyet cumhuriyetlerinin Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti bünyesine özerk birimler olarak katılmasını öngörüyordu. Lenin bu öneriye karşı çıktı. Onun savunduğu çözüm, cumhuriyetlerin RSFSC içine alınması değil, eşit cumhuriyetler temelinde yeni bir Sovyetler Birliği kurulmasıydı.
Lenin’in itirazı yalnızca biçimsel bir anayasa tartışması değildi. 30–31 Aralık 1922 tarihli Ulusal Sorun ya da Özerkleştirme Üzerine notlarında, Çarlık döneminden devralınan devlet aygıtının yeterince dönüştürülemediğini ve Büyük Rus şovenizminin yeni Sovyet düzeninde de yeniden üretilebileceğini belirtiyordu. Ona göre biçimsel ulusal eşitlik tek başına yeterli değildi; geçmişte ezilen halkların güvensizliğini giderecek somut güvenceler gerekiyordu.
Bu noktada Lenin’in düşüncesini basitleştirmemek gerekir. Lenin, ulusal cumhuriyetlerin eşitliğini sınıf mücadelesinin karşısına koymuyordu. Tersine, ulusal adaletsizliğin ezilen halkların proletarya mücadelesine güvenini zedeleyeceğini düşünüyordu. Büyük ulusun işçilerinin enternasyonalizmi, yalnızca bütün uluslara biçimsel olarak eşit davranmakla sınırlı kalamazdı; geçmişteki eşitsizliklerin sonuçlarını giderecek bir siyasal tutum da gerektiriyordu.
Ancak Lenin’in bu itirazı, ulusal cumhuriyetler ile sınıfın ortak iktidarı arasındaki ilişkinin bütün sorunlarını çözmüş değildi. Eşit cumhuriyetler temelinde bir birlik kurulması, ulusal baskının yeniden üretilmesini önlemeye yönelik bir tercih olabilir. Fakat bu cumhuriyetlerin siyasal düzenin kalıcı birimleri olarak varlığını sürdürmesi ile işçi sınıfının ortak iktidarının hangi kurumsal temelde kurulacağı farklı meselelerdir.
1922’deki tartışmanın tarihsel önemi burada yatar: Sovyetler Birliği’nin kuruluşunda ulusal eşitlik, devletin örgütlenme biçimini belirleyen ilkelerden biri hâline geldi. Böylece ulusal sorun, yalnızca ezilen halkların haklarını koruma meselesi olmaktan çıkarak devletin anayasal mimarisinin bir parçasına dönüştü.
Lenin’in Stalin’e karşı çıkması, ulusal eşitlik sorununda önemli bir ayrımı ortaya koydu; fakat eşit cumhuriyetler biçiminin sınıfsal enternasyonalizmi nasıl güvence altına alacağı sorusunu kendiliğinden çözmedi.
4. 1922–1924: Ayrılma hakkı anayasal bir ilkeye dönüşüyor
30 Aralık 1922’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kuruluşu ilan edildi. Kuruluş antlaşmasının 26. maddesi, her birlik cumhuriyetinin Birlik’ten serbestçe ayrılma hakkını koruyordu. 31 Ocak 1924’te kabul edilen ilk SSCB Anayasası’nın 4. maddesi de bu hakkı açıkça düzenledi.
Burada tarihsel açıdan belirleyici bir dönüşüm gerçekleşti. 1917’de halkların kendi kaderini tayin hakkı olarak ilan edilen ilke, 1922’de cumhuriyetler arasındaki kuruluş ilişkisinin bir parçası oldu; 1924’te ise Birlik’in anayasal düzeninde yer aldı.
Bu dönüşümün iki yönü vardı.
Birincisi, cumhuriyetlerin Birlik’e katılımı, ulusal bakımdan eşitsiz bir merkezî devletin bünyesine alınma biçiminde değil, eşit cumhuriyetler arasındaki bir birlik olarak tanımlanıyordu. Bu yaklaşım, Lenin’in Büyük Rus şovenizmine karşı çıkışıyla bağlantılıydı.
İkincisi, birlik cumhuriyetleri yalnızca idari bölgeler olarak değil, kendilerine ait anayasal statüleri bulunan siyasal birimler olarak düzenleniyordu. Ayrılma hakkı da bu birimlerin statüsünün bir parçasıydı.
İşte burada sınıfsal enternasyonalizm açısından cevaplanması gereken soru belirginleşir: Birlik cumhuriyetleri arasındaki eşitlik, farklı uluslardan işçilerin ortak siyasal iktidarını hangi mekanizmalarla güvence altına alacaktı?
Anayasal düzen, cumhuriyetlerin Birlik içindeki statüsünü belirliyordu. Ancak işçilerin üretim ve siyasal kararlar üzerindeki gerçek etkisinin hangi ölçüde korunacağını yalnızca ayrılma hakkından hareketle açıklamak mümkün değildir. Birliğin anayasal eşitliği ile toplumsal iktidarın örgütlenmesi aynı düzeydeki meseleler değildir.
Bu nedenle 1924 Anayasası’nı yalnızca Lenin’in düşüncesinin hukuki ifadesi olarak okumak da, onu sonraki çözülmenin doğrudan nedeni olarak görmek de yetersizdir. Anayasa, bir yandan ulusal eşitliği düzenleyen bir devlet biçimi oluşturuyor, diğer yandan sınıfsal enternasyonalizmin kurumsal kuruluşu sorununu açık bırakıyordu.
5. 1936 ve 1977: İlkenin devamlılığı, siyasal gerçekliğin farklılığı
Ayrılma hakkı, Sovyetler Birliği’nin sonraki anayasal düzenlemelerinde de korundu. 1936 Anayasası’nın 17. maddesi, her birlik cumhuriyetinin SSCB’den serbestçe ayrılma hakkına sahip olduğunu belirtiyordu. 1977 Anayasası’nın 72. maddesi aynı temel hükmü sürdürdü.
Bu süreklilik, Lenin’in 1924’te kabul edilen anayasanın bütün sonraki hükümlerini doğrudan belirlediği anlamına gelmez. 1936 ve 1977 anayasaları, Lenin’in ölümünden sonra gelişen Sovyet devletinin kendi siyasal ve kurumsal koşulları içinde kabul edildi. Bununla birlikte, ayrılma hakkının 1924’ten 1977’ye kadar korunması, bu ilkenin Sovyet devletinin anayasal yapısında kalıcı bir yer edindiğini gösterir.
Burada hukuki hüküm ile siyasal işleyiş arasındaki ayrımı yapmak zorundayız. Bir hakkın anayasada tanınması, onun kullanılmasının siyasal koşullarının mevcut olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, bir hakkın uzun süre kullanılmamış olması da onun anayasal düzen içindeki varlığını ortadan kaldırmaz.
Sovyetler Birliği’nde birlik cumhuriyetleri anayasal olarak ayrılma hakkına sahipti; buna karşılık ortak siyasal düzen, merkezî parti-devlet örgütlenmesi ve merkezî ekonomik karar mekanizmaları üzerinden işliyordu. Cumhuriyetlerin anayasal statüsü ile bu ortak düzenin fiilî işleyişi arasında bir gerilim bulunuyordu.
Bu gerilim yalnızca hukuki değildi. Cumhuriyetler bir yandan Birlik’in parçalarıydı; diğer yandan belirli sınırları, yönetimleri ve anayasal statüleri bulunan siyasal birimlerdi. Merkezî iktidarın çözülmesi durumunda bu kurumsal yapının nasıl bir işlev göreceği, anayasa metninin tek başına cevaplayamayacağı bir soruydu.
1977 Anayasası bu bakımdan önemlidir: Ayrılma hakkının Sovyet düzeninde geçici bir ifade olarak kalmadığını gösterir. Ancak bu hükmün varlığı, 1991’deki çözülmeyi tek başına açıklamaz. Bunun için anayasal yapının, siyasal iktidarın ve tarihsel krizin birlikte incelenmesi gerekir.
6. 1991: Cumhuriyetlerin anayasal statüsü bağımsızlık süreçlerinde nasıl işlev gördü?
Sovyetler Birliği’nin 1991’de çözülmesi, ulusal cumhuriyetlerin anayasal yapısını tarihsel sonuçları bakımından değerlendirmeyi zorunlu kılar. Fakat burada iki uç açıklamadan kaçınmak gerekir. Birincisi, Birliğin yalnızca ulusların ayrılma hakkı yüzünden dağıldığını ileri sürmektir. İkincisi ise cumhuriyetlerin anayasal statüsünü çözülme sürecinin dışında tutmaktır.
1980’lerin sonlarında ekonomik sorunlar, siyasal meşruiyet krizi, reformların yarattığı belirsizlikler ve merkezî iktidarla cumhuriyet yönetimleri arasındaki yetki mücadeleleri derinleşti. Mihail Gorbaçov’un reformları, Birliği yeniden düzenlemeyi amaçlarken merkezî iktidarın işleyişini de değiştirdi. Komünist Partinin siyasal tekelinin kaldırılması ve cumhuriyetlerdeki siyasal kurumların güçlenmesi, Birliğin geleceğine ilişkin mücadeleyi yeni bir aşamaya taşıdı.
Bu süreçte cumhuriyetler yalnızca ulusal taleplerin dile getirildiği bölgeler değildi. Kendi yönetimleri, sınırları ve anayasal statüleri bulunan siyasal birimlerdi. Merkezî iktidarın zayıflamasıyla birlikte bu kurumlar, egemenlik iddialarının ve bağımsızlık girişimlerinin örgütlenebildiği yapılara dönüştü.
8 Aralık 1991’de Rusya, Ukrayna ve Belarus liderleri Belavezha Anlaşması’nı imzalayarak Sovyetler Birliği’nin varlığının sona erdiğini ilan ettiler ve Bağımsız Devletler Topluluğu’nun kuruluşunu öngördüler. 21 Aralık’ta diğer cumhuriyetlerin büyük bölümünün katıldığı Alma-Ata Protokolü, çözülme sürecini daha geniş bir cumhuriyetler arası mutabakata taşıdı. Birliğin sona ermesi Aralık ayı içinde tamamlandı.
Bu olaylar, cumhuriyetlerin anayasal varlığının çözülme sürecinde kullanılabilir bir kurumsal zemin oluşturduğunu gösterir. Ancak sonuç yalnızca 72. maddeye bağlanamaz. Rusya’nın merkezî iktidarla mücadelesi, Ukrayna’nın bağımsızlık yönündeki kararı, parti-devlet yapısının çözülmesi ve ekonomik-siyasal kriz, sürecin diğer temel unsurlarıydı.
Bununla birlikte tarihsel sonuç açıktır: Birlik cumhuriyetlerinin kurumsal yapıları, merkezî Sovyet iktidarı çözüldüğünde ortak sınıfsal iktidarı yeniden örgütleyen yapılara dönüşmedi. Bağımsız ulusal devletlerin kurulmasında kullanılabildi.
Burada ayrılma hakkının varlığı ile hakkın tarihsel sonucu arasında mekanik bir nedensellik kurmuyoruz. Daha somut bir ilişkiyi saptıyoruz: Sovyetler Birliği’nin ulusal-teritoryal cumhuriyetler biçiminde örgütlenmesi, merkezî iktidarın çözülmesi sırasında bağımsız devletlerin kurulmasına elverişli kurumsal yapılar bırakmıştı. Bu yapıların varlığı tek başına çözülmeyi açıklamaz; fakat çözülmenin hangi siyasal birimler üzerinden gerçekleştiğini açıklamak için önemlidir.
Daha da önemlisi, Sovyet devletinin dağılması Marx’ın devletin sönümlenmesi düşüncesiyle özdeşleştirilemez. Ortak devletin çözülmesi, üretimin ve siyasal yaşamın işçiler tarafından ortaklaşa yönetilmesiyle sonuçlanmadı. Bunun yerine ulusal devletler varlıklarını sürdürdü veya yeniden kuruldu. Dolayısıyla burada gerçekleşen, sınıfsal iktidarın kendi toplumsal temelini genişleterek devlet biçimini aşması değil, mevcut devlet düzeninin çözülmesi ve yeni devlet ilişkilerinin ortaya çıkmasıydı.
7. Tarihsel sonuç: Ulusal eşitlik ile sınıfsal enternasyonalizm arasındaki açı
1914’ten 1991’e uzanan süreç, Lenin’in ulusal sorun anlayışının yalnızca teorik bir tartışma olarak kalmadığını gösterir. Ayrılma hakkı önce siyasal ilke olarak savunuldu, 1917’de hükümet bildirgesine girdi, 1922’de Sovyetler Birliği’nin kuruluş ilişkisine bağlandı ve 1924, 1936 ve 1977 anayasalarında korundu.
Bu tarihsel süreklilik, Lenin’in düşüncesi ile sonraki Sovyet devletinin anayasal yapısı arasında gerçek bir bağ bulunduğunu ortaya koyar. Fakat bağın varlığı, sonraki bütün gelişmelerin Lenin’in niyetinden doğrudan çıktığını göstermez. İlkenin sonraki devlet tarafından nasıl kurumsallaştırıldığı ve hangi tarihsel koşullarda işlediği ayrıca incelenmelidir.
Lenin’in ulusal baskıya karşı çıkışı, Büyük Rus şovenizmini eleştirmesi ve eşit cumhuriyetler temelinde birlik savunması, dönemin somut sorunlarına verilmiş siyasal yanıtlardı. Bunları görmezden gelmek, tarihsel bağlamı ortadan kaldırır. Ancak bu tercihlerin ulusal eşitlik ile sınıfsal enternasyonalizm arasındaki ilişkiyi bütünüyle çözdüğünü varsaymak da aynı ölçüde yanlıştır.
Ulusal eşitlik, ulusal baskıya karşı önemli bir güvence olabilir. Ayrılma hakkı, bir halkın zorla bir devletin sınırları içinde tutulmasına karşı siyasal bir ilke oluşturabilir. Fakat bu hakların tanınması, işçi sınıfının üretim ve siyasal kararlar üzerindeki ortak iktidarını kendiliğinden kurmaz. Cumhuriyetler arasındaki eşitlik ile işçilerin sınıfsal birliği farklı düzeylerde işler.
Burada Marx ile Lenin arasındaki açıyı yalnızca ulusal soruna ilişkin iki farklı görüş olarak ele alamayız. Asıl mesele, devrimci siyasetin ulusal eşitsizlikleri hangi araçlarla ortadan kaldıracağı ve bu araçların sınıfın kendi kurtuluşunu gerçekleştirmesiyle nasıl ilişkilendirileceğidir.
Marx’ın işçi sınıfının kurtuluşunun işçi sınıfının kendi eseri olması gerektiği yönündeki ölçütünü esas aldığımızda, bir devletin ulusal bakımdan eşit cumhuriyetlerden oluşması tek başına yeterli değildir. Toplumsal üretim ve siyasal kararlar üzerinde belirleyici olan gücün kimde bulunduğu ayrıca sorgulanmalıdır. Ulusal cumhuriyetlerin eşitliği, bu sorunun cevabını vermez.
Sovyetler Birliği’nin tarihsel deneyimi, ulusal eşitlik ile merkezî devlet iktidarının aynı siyasal yapı içinde uzun süre var olabildiğini; fakat bu birlikteliğin sınıfsal enternasyonalizmi kendiliğinden güvence altına almadığını gösterir. Merkezî yapı çözüldüğünde cumhuriyetlerin kurumsal varlığı, ortak sınıfsal iktidarın kuruluşuna değil, bağımsız ulusal devletlerin ortaya çıkışına hizmet edebildi.
Bu nedenle tartışmanın sonucu, ayrılma hakkının her durumda yanlış olduğu veya Sovyetler Birliği’nin bu hak nedeniyle dağıldığı değildir. Sonuç daha belirgindir: Ulusal eşitlik, sınıfsal enternasyonalizmin yerine geçemez. Ulusal baskının kaldırılması ile ulusal birimlerin kalıcı siyasal özneler olarak varlığını sürdürmesi arasındaki ilişki, sınıfın ortak iktidarının nasıl kurulacağı sorusundan bağımsız düşünülemez.
Lenin’in ulusal sorun yaklaşımının tarihsel sınırı, ulusal baskıya karşı çıkmış olmasında değil, bu mücadele içinde kurumsallaşan ulusal-teritoryal biçim ile sınıfın ulusal sınırları aşan ortak siyasal varlığı arasındaki ilişkinin çözülememiş olmasında aranmalıdır.
Sovyet deneyimi bu çelişkiyi yalnızca teorik olarak tartışmamıza değil, tarihsel sonuçları üzerinden değerlendirmemize de imkân verir. Ulusal cumhuriyetler eşitlik ilkesini taşıyabilir; fakat sınıfın evrensel birliğini kendi başlarına oluşturamaz.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yazarın Diğer Yazıları
- KAPİTALİST YAPISAL AYRIŞMANIN EKONOMİ POLİTİĞİ: EKONOMİK, SİYASAL VE İDEOLOJİK ALANLARIN YARILMASI EKSENİNDE SINIFSAL TERCİHLERİN DÖNÜŞÜMÜ (Haydar Avşar)
- Yol, Yoklukta Varlık ve Ontolojik Özerklik: Alevilikte Temsilin, Mülkiyetin ve Kimliğin Aşılması (Haydar Avşar)
- BEN YOLUN TA KENDİSİYİM (Haydar Avşar)
- Toplumsal Mülkiyetin Onto-Epistemolojik Yapısı (Haydar Avşar)
- Kutsal Düzen ve Toplumsal Cinsiyet: Doğallaşmış İş Bölümünün Tarihsel İnşası ve Bütüncül Perspektif (Haydar Avşar)
