Ahmet Daşkapan
21 Ocak 2026, 16:17 | Dünya
Milli hareketler karşısında tavır sorununa dair (Ahmet Daşkapan)
Muzaffer Oruçoğlu’nun tezinin doğru çekirdeği, sınırları ve teorik tutarsızlıkları
Tartışmanın konusu ve yöntem
Muzaffer Oruçoğlu’nun “Milli Hareketler Karşısında Tavır Sorunu” başlıklı metni, ulusal baskı koşullarında ortaya çıkan milli hareketlere komünistlerin nasıl yaklaşması gerektiği sorusunu, açık ve keskin bir tez etrafında kuruyor. Metnin omurgası, ezilen ulusun varlığını koruma ve baskıyı kırma mücadelesinin, önderlik eden sınıf ve ideolojik biçim ne olursa olsun “haklı” ve “demokratik” bir içerik taşıdığı; bu nedenle komünist tavrın belirlenmesinde tayin edici ölçütün önderliğin niteliği değil, sorunun kendisinin doğası olduğu iddiasıdır.
Ben bu metni,
– ilk olarak doğru çekirdeğini teyit ederek,
– ikinci olarak eksik ve sorunlu yanlarını, özellikle de Marx–Engels ve Lenin’e yaslanan argüman zincirindeki tutarsızlık noktalarını ortaya koyarak,
– üçüncü olarak seçilen örneklerin (Afganistan, Hamas ve tarihsel “Asya hareketleri” listesi) teorik iddiayı güçlendirmekten çok yer yer zayıflattığı yerleri belirleyerek
değerlendireceğim. Buradaki amaç, bir polemik değil; kavramsal ayrımların açık tutulduğu, teorik-akademik bir değerlendirme üretmektir.
Muzaffer’in tezinin doğru çekirdeği: Ulusal baskı koşullarında milli hareketin meşruiyeti ve destek sorunu
Ulusal baskının niteliği: “var olup olmama” ve meşru direnme zemini
Muzaffer’in metninin en güçlü yanı, ulusal sorunu sadece “siyasal temsil” ya da “kültürel haklar” düzeyinde değil, bir halkın dilinin, tarihinin, kültürünün ve toplumsal varlığının inkârı ve tasfiyesi üzerinden, yani “var olup olmama” sorunu olarak kavramasıdır.
Bu yaklaşım, ulusal baskıyı liberal bir “azınlık hakkı” tartışmasına indirgeyen yaklaşımlara karşı gerçekçi ve açıklayıcıdır.
Ezilen ulusun direnişini, bu varoluşsal baskıya karşı meşru bir karşı koyuş olarak tanımlamak, hem demokratik hem de devrimci tutarlılığa uygun bir başlangıçtır.
“Önderlik” ile “haklılık” ayrımı: destek kriterini moral seçicilikten kurtarma
Muzaffer’in ikinci güçlü yanı, milli hareketleri destekleme sorununu, “önderlik bana uygun mu”, “komünistler için elverişli alan açıyor mu”, “benim örgütlenme rahatımı büyütüyor mu” türü dar, öznel ve yer yer küçük hesapçı ölçütlerden ayırma çabasıdır.
Ulusal baskı koşullarında ortaya çıkan direnişi, komünist hareketin anlık konumuna göre değil, baskının nesnel karakterine göre değerlendirme yaklaşımı, ulusal soruna dair ilkesel bir hattı güçlendirir.
Bu yönüyle metin, “tarafsızlık” adı altında, fiilen ezen ulus milliyetçiliğinin ve devletçi statükonun yeniden üretimine yol açan yaklaşımları yerinde hedef alır.
Özellikle “iki gerici güç” söylemiyle ulusal baskının asimetriğini silen yaklaşımlara karşı, ezilen halkın direnişine meşruiyet zemini açılması gerektiği vurgusu, güncel tartışmalar açısından da önemlidir.
Lenin’in “demokratik içerik” vurgusu: doğru alıntı, doğru hatırlatma
Muzaffer’in Lenin’den aktardığı “ezilen ulusun burjuva milliyetçiliğinin zulme karşı yönelen genel demokratik bir içerik taşıdığı” fikri, Lenin’in ulusal sorun yaklaşımının temel öğelerinden biridir.
Lenin burada, ulusal sorunda komünistlerin ölçütünü, “ulusal ayrıcalıklar” ve “şovenizm”le değil, zulme karşı yönelen demokratik içerikle ilişkilendirir.
Muzaffer’in bu hatırlatması, metnin en sağlam teorik dayanaklarından biridir.
Metnin eksik ve problemli yanı: “demokratik içerik” kavramının daraltılması ve otomatikleştirilmesi
Muzaffer, “haklılık = demokratik içerik” eşitlemesini metnin merkezine yerleştiriyor. Fakat bu eşitleme, metin ilerledikçe “demokratik içerik” kavramını giderek daraltma ve otomatik bir etikete dönüştürme riski taşıyor.
Demokratik içerik tek boyuta indirgenince, “demokratik” kavramı siyasetsizleşir
Muzaffer’de “demokratik içerik” çoğu yerde şu anlama sıkışıyor: İşgal/ilhak/sömürge statüsüne ve inkâr-asimilasyon politikasına karşı ulusal varlığı savunmak.
Bu elbette demokratik bir içeriktir. Fakat sorun şudur: “Demokratik içerik” kavramı yalnızca bu tek boyuta indirgenince, hareketin içsel siyasal-toplumsal ilişkileri, sınıflar arası konumlanış, emekçi sınıfların özgürleşme perspektifi ve yeni bir baskı düzeni üretme ihtimali, “demokratik içerik” kategorisinin dışında bırakılmış olur.
Bu dışarıda bırakma, Muzaffer’in metninde açıkça şurada görünür: “Şeriatçı olup olmaması, kadın haklarına karşı olup olmaması, anti-komünist olup olmaması, bizim tavrımızın esasını belirlemedi.” Burada doğru olan şudur: Destek, bu unsurlara göre koşullandırılarak reddedilemez. Fakat yanlış olan, bu unsurların siyasal önemini “tavır açısından belirleyici değil” diye neredeyse etkisizleştirmektir.
Çünkü ulusal kurtuluşun bazı biçimleri, ulusal baskıyı kırarken aynı anda emekçi sınıfları, kadınları, inanç gruplarını, farklı etnik toplulukları veya muhalif siyasal akımları yeni ve sert bir baskı rejimi altına sokabilir.
Bu durumda komünist tutum, yalnızca “ulusal baskıya karşı haklılık” düzeyinde donup kalamaz; destek ile bağımsız sınıf hattı arasındaki ilişki, daha somut ve daha keskin kurulmak zorundadır.
Muzaffer “eleştireceğiz” diyor; fakat örnekler ve genelleme düzeyi, eleştirinin ağırlığını pratik-politik bir yan unsur haline itiyor.
“Önderlik belirleyici değildir” tezi, doğru bir düzeltme iken, sınırları çizilmediğinde hataya dönüşür
Muzaffer’in düzeltmek istediği hata gerçek: “Önderlik gerici ise desteklenmez” tarzı şematik bir yaklaşım, ulusal baskı gerçeğini silikleştirir.
Ancak bundan şu sonuç çıkmaz: Önderlik niteliği hiçbir durumda siyasal tavrın biçimini belirlemez.
Leninist yaklaşımda kritik ayrım şudur: Komünistler, ezilen ulusun ayrılma hakkını ve ulusal baskıya karşı mücadelesini savunurken, ulusal hareketin burjuva eğilimlerine karşı da bağımsız proleter çizgiyi korur.
Buradaki “koruma”, yalnızca eleştirel bir broşür faaliyeti değil; politik stratejinin merkezinde duran bir görevdir.
Muzaffer’in metninde bu görev kabul edilse de, “haklılık” kriterinin ağırlığı o kadar büyütülüyor ki, önderlik ve program meselesi, sanki sadece “sonradan halka açıklanacak” bir eklemeye dönüşüyor.
Lenin’e atıf yaparken düşülen problem: Lenin’in ölçütü “haklılık”la sınırlı değildir
Muzaffer, Lenin’i doğru bir yerden çağırıyor; fakat Lenin’in ulusal soruna yaklaşımını, metnin genel mantığında “haklılık merkezli” bir tek ölçüte indirgeme tehlikesi doğuyor.
Lenin’de iki düzlem birlikte yürür:
– Demokratik görev: Ezen ulus şovenizmine karşı mücadele, ezilen ulusun ayrılma hakkını kayıtsız şartsız savunma, ulusal baskının reddi.
– Sınıfsal görev: Proletaryanın bağımsız siyasal hattını koruma, burjuva milliyetçiliğine yedeklenmeme, halkların kardeşliğini şovenizme karşı sınıf mücadelesiyle birleştirme.
Muzaffer, demokratik görev düzlemini çok güçlü kuruyor; sınıfsal görev düzlemi ise metinde kabul edilen ama mantığı belirlemeyen bir düzlem gibi kalıyor.
Bu nedenle Muzaffer’in Lenin ve Stalin’e ilişkin “başka metinlerinde pragmatizme kayıyorlar” eleştirisi de tartışmalıdır. Çünkü Lenin’in “proletarya hareketinin gelişmesinin çıkarlarına aykırılık” gibi uyarıları, her zaman “çıkar pazarlığı” anlamına gelmez; çoğu durumda proletaryanın bağımsızlığını koruma zorunluluğunun ifadesidir.
Yani burada mesele, ulusal hareketi “destekleyip desteklememe” ikiliğine sıkışmamalıdır; asıl mesele, destek verirken bağımsız sınıf çizgisinin nasıl kurulacağıdır.
Muzaffer’in metni, tartışmayı sıklıkla “destek var mı yok mu” ikiliğine kilitliyor. Oysa Leninist yöntem, “destek + bağımsız çizgi + burjuva milliyetçiliğine karşı mücadele” üçlüsünü aynı anda örgütlemeyi hedefler.
Böyle olunca “destek” tek başına nihai ölçüt olmaz; destek, daha büyük bir stratejik bütünün parçası olur.
Marx–Engels bölümündeki tutarsızlık: doğru eleştiri ile şematik “hata zinciri”nin birbirine karışması
Muzaffer’in Marx ve Engels’e yönelik eleştirileri iki ayrı düzey içeriyor.
Güçlü ve haklı yan: Marx–Engels’in ulusal sorunda hatalı ve yer yer kolonyal tonlu değerlendirmeleri vardır
Muzaffer’in; “tarihsiz halklar” yaklaşımına, Bolivar’a mesafeye, Hindistan’da İngiliz sömürgeciliğine atfedilen “ilerletici rol” iddialarına dikkat çekmesi, Marx–Engels külliyatında tartışmalı olan bir çizgiye işaret eder.
Bu tür pasajların, bugün ulusal sorun tartışmalarında “otorite alıntısı” olarak kullanılmasına itiraz etmek teorik olarak meşrudur.
Zayıf ve sorunlu yan: bu eleştiriden “Lenin ve Stalin’in hataları Marx–Engels’ten gelir” gibi düz bir nedensellik çıkarmak
Muzaffer, Marx–Engels eleştirisini, Lenin–Stalin’de gördüğü “pragmatik ölçüt” sapmasının kaynağına dönüştürüyor.
Burada problem şudur: Marx–Engels’in farklı dönemlerdeki farklı bağlamlarda yazdıkları ile Lenin’in emperyalizm çağında geliştirdiği ulusal sorun teorisi arasında doğrusal bir “hata aktarımı” kurmak, teoriyi tarihsel bağlamından koparır.
Lenin’in ulusal sorun yaklaşımı, Marx–Engels’in belirli pasajlarından mekanik biçimde türemiş değildir; emperyalizm çağında ulusal hareketlerin kapitalizmle ve dünya sistemiyle ilişkisinin dönüşümü üzerinden yeniden kurulmuştur.
Bu nedenle “Marx–Engels hata yaptı → Lenin-Stalin de oradan hata yaptı” zinciri, açıklayıcı olmaktan çok şematik kalır.
Muzaffer’in “esas alacağımız kriter Marks’ın İrlanda tutumudur: Ezen ulus özgür olamaz” vurgusu ise çok yerindedir. Fakat bu kriteri esas almak, ulusal sorunun yalnızca “haklılık” düzlemine indirgenmesi anlamına gelmez.
İrlanda örneğinde Marx’ın kaydığı yer, ulusal baskıyı sınıf mücadelesinin merkezine bağlamasıdır: İngiliz işçi sınıfının özgürleşmesi, İrlanda’nın ezilmişliğinin sürmesine bağlanamaz. Bu, ulusal sorunu sınıfsal sorundan koparmayan bir yaklaşımdır.
Muzaffer’in metninde ise, sınıfsal bağlantı zaman zaman “pragmatizm” suçlamasıyla zayıflatılıyor.
Örnekler meselesi: Afganistan ve Hamas örnekleri nerede “uymuyor”, nerede teorik hedefi aşıyor?
Afganistan örneği: tezi test ediyor ama “demokratik içerik” kavramını aşırı daraltıyor
Afgan direnişinin işgale karşı meşruiyeti savunulabilir. Fakat Muzaffer’in örnekte “şeriatçı olup olmaması, kadın haklarına karşı olup olmaması tavrımızı belirlemedi” cümlesi, teorik olarak sorunlu bir genişleme yaratıyor.
Çünkü burada “demokratik içerik” kavramı, yalnızca işgale karşı olma boyutuna indirgeniyor; toplum içindeki baskı ilişkileri ve özgürleşme perspektifi, neredeyse tavır açısından bütünüyle tali hale geliyor.
Oysa akademik olarak bakıldığında, bir hareketin işgale karşı olması, onun toplumsal-siyasal karakterini otomatik olarak “demokratik” yapmaz; sadece işgale karşı tutumunun meşruiyetini gösterir.
Dolayısıyla Afganistan örneği, “direniş meşrudur” sonucunu destekler; fakat “bu meşruluk demokratik içeriktir ve önderliğin niteliği tavır belirlemez” sonucunu, kavramsal olarak tartışmalı biçimde büyütür.
Hamas örneği: teorik düzlemden polemik düzlemine kaydıran, bu yüzden “uymayan” örnek
Hamas örneği, metnin hedefi açısından iki nedenle “uymayan” bir örneğe dönüşüyor:
– Birincisi, Hamas örneği okuru ilkenin kendisine değil, Hamas’ın ideolojik karakterine ilişkin ön kabullere ve yoğun siyasal-ahlaki tartışmalara çeker. Böyle olunca ilke (ezilenin direnişinin meşruiyeti) berraklaşacağına, örnekle birlikte sürekli savunmaya muhtaç hale gelir.
– İkincisi, Hamas örneği, ulusal baskı ile dinsel-siyasal ideolojinin ve bölgesel güç oyunlarının aşırı yoğunlaştığı bir bağlamdır. Bu yoğunluk, “milli hareketler karşısında tavır” gibi genel bir teorik tartışmada örneğin analitik işlevini zayıflatır. Örnek, açıklayıcı olmaktan çıkıp tartışmanın kendisi haline gelir.
Bu nedenle Hamas örneği, Muzaffer’in “sol sekterlik” eleştirisine polemik gücü kazandırsa bile, akademik açıdan teorik açıklığı artıran bir örnek değildir.
Tarihsel “Asya hareketleri” listesi: anakronizm ve kategorik eşitleme riski
Muzaffer’in “Şeyh Şamil, Şerif Hüseyin, İzzettin Kassam, Emenullah Han, Şeyh Sait, Ömer Muhtar…” gibi isimleri bir çizgi halinde sıralaması, retorik olarak güçlü; fakat teorik olarak riskli bir yöntemdir.
Çünkü bu figürler farklı tarihsel dönemlerde, farklı sınıfsal blokların etkisi altında, farklı sömürge biçimleri içinde ve farklı ulusal-toplumsal kompozisyonlarda ortaya çıkmıştır. Hepsini aynı sepete koymak, tarihsel somutluğu zayıflatır.
Sonuç: Muzaffer’in doğru yanlarını teyit ederek, yanlışa düştüğü yerleri netleştirmek
Teyit edilmesi gereken doğru yanlar
– Ezilen ulusun varlığını koruma mücadelesi meşrudur; ulusal baskıya karşı direniş, nesnel olarak demokratik bir içerik taşır.
– Komünist tutum, ulusal direnişi “önderlik bana uygun mu” düzeyinde moral seçicilikle yargılayamaz.
– Ezen ulus şovenizmine karşı mücadele ve ezilenin iradesini esas almak, demokratik tutarlılığın temel ölçütleridir.
– Ulusal hareket desteklenirken, önderlik eden sınıfların politikalarının eleştirilmesi ve halka açıklanması görevi reddedilemez.
Eksik ve yanlış noktalar
– “Demokratik içerik” kavramı, yalnızca ulusal baskıya karşı çıkma boyutuna indirgenince, özgürleşmenin sınıfsal/toplumsal boyutları siyasetsizleşiyor.
– Lenin’in ulusal sorun yaklaşımı, yalnızca “haklılık” kriterine indirgenemez; proletaryanın bağımsız çizgisi ve burjuva milliyetçiliğine karşı mücadele, destekle birlikte yürütülmek zorundadır.
– Lenin ve Stalin’in bazı uyarılarını “pragmatizm” diye mahkûm etmek, sınıf perspektifini ulusal sorunun dışına itme tehlikesi taşır. Sorun “pragmatik çıkar” değil; proleter siyasetin bağımsızlığıdır.
– Marx–Engels eleştirisi yer yer haklı olsa da, buradan Lenin–Stalin’e doğrusal bir “hata zinciri” çıkarmak şematik bir okumadır.
– Hamas örneği ve tarihsel figür listeleri, teorik açıklığı artırmak yerine tartışmayı polemik ve anakronizm alanına çekiyor.
______________________________________________________________________________
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
