Atak Menü

Mehmet Güzel

Mehmet Güzel

29 Ağustos 2026, 22:53 | Ülke

EZBERLERİ BOZMAK DAĞI DELMEKTEN ZORDUR (Mehmet Güzel)

EZBERLERİ BOZMAK DAĞI DELMEKTEN ZORDUR (Mehmet Güzel)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
EZBERLERİ BOZMAK DAĞI DELMEKTEN ZORDUR (Mehmet Güzel)

 

Ön Not: Dün paylaştığım “ZORBALIĞA ENTEGRE” başlıklı makaleme Efkan Tolay arkadaş uzunca bir yorum yazarak sorular sormuştu. Cevap da uzun olmak zorunda kalacağı için yeni bir makale ile buradan cevap vermek zorunda kalıyorum.

 

Sorularınla ilgili bazı cevaplar vereceğim ve bazı konuları, okuyucuya bilgi mahiyetinde açacağım. Ama uzun yazı ve yorumların okunmadığı gerçeğinden yola çıkarak kısa tutmaya çalışacağım ancak kısa tutmayı başaramayacağımı düşünüyorum. 

 

  • Kimliksiz Kürtler Meselesi:  

 

Aynıyla yazdığım gibidir. Türkiye’deki Şeyh Sait ve Dersim katliamlarına kadar dayanan bir geçmişe dayanıyor. Türkiye’den ve Irak’taki katliamlardan kaçıp Haseke’ye kayıtsız olarak yerleşen bir Kürt topluluğu ile ilgili sorundur. Bu sorun, on yıllar içerisinde nesilden nesile aktarılarak gittikçe çözümü zor bir noktaya gelmişti. Suriye’nin “toprak işleyenindir” sosyalist kuralı gereği de kayıtsız Kürt nüfus, on yıllar boyunca toprak sahibi oldu ama miras sorunu yaşadı, çünkü zaten kendileri kayıtsızdı. 1962’de yapılan uygulama, senin ifade ettiğinin tersidir. Yani on binlerce Kürt vatandaşlığını kaybetmedi, onların hiçbiri zaten kayıtlı değildi, hepsi kayıtsızdı. Senin yazdığının tersine, o topraklarda belli bir tarih öncesinden itibaren varlığını kanıtlayabilen kayıtsız nüfus vatandaşlık elde etti. Ama kanıtlayamayanlar “yabancı” olarak kayıtlara geçti. Ve zamanla bu sorun, mülkiyet, miras, vergi, vs yeni sorunlar üreterek devam etti. Bu sayı ne kadar? Resmi rakamlara göre 120 bin, Kürt kaynaklarına göre 300 bin civarında bir sayıya tekabül ediyor; ben yazımda Kürt kaynaklarının ifade ettiği rakamı baz aldım. 

 

Esat 7 Nisan 2011 Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile bu sorunu resmi olarak çözmüştür, evet. Çözümünün mümkün olduğu düzeyde elbette. Çünkü fiili savaş devam ediyordu ve o bölge artık zaten Suriye yönetiminin rızası ve onayıyla kendi kendini yönetiyordu.

  

2011’de Esat’ın 7 Nisan kararnamesi ile çözüme resmi olarak kavuşturduğu sorunu Colani’ye mal etmek koca bir yalandır. Kürt hareketi de dünya kamuoyu da savaş boyunca bu yalanı ezbere dönüştürüp gayrı ahlaki olarak ajitasyon malzemesi olarak kullandı, hatta üzerinde tepe tepe kullandı. Haliyle bu ezberle bugüne gelen kesimlerin benim ifade ettiğim gerçekleri kabul etmelerini zaten hiç beklemiyorum.  

 

  • Arap Kemeri Politikası: 

 

Yukarıda yazdığım konuyla yakından ilgili bir konudur bu. Sosyalist ilke olan “toprak, işleyenindir” ilkesinden faydalanarak geniş hazine arazilerine kayıtsız nüfusun yerleşmesi ve toprağı sahiplenmesi, bölgede yerleşik olan Arap nüfusu arasında ve zaten Arap Milliyetçisi yönetim içerisinde endişelere yol açması olağandı. Bölgede yerleşik olan Arap demografik dengesinin, bölgeye sonradan dışarıdan kayıtsız gelenler nedeniyle değişmesi üzerine bölge Arap aşiretlerinin zorlamasıyla yönetimin uyguladığı Arap milliyetçi bir uygulamaydı. Ancak bu durum, senin veya Kürt Hareketinin ifade ettiği şekilde Kürt nüfusunun yok edilmesini değil, Arap demografik yapısının bozulmasını engellemek amaçlıydı. Ben Halk açısından baktığım için yanlış görüyorum, ancak devlet kendi açısından baktığı zaman bunu hukuksal zemine oturtmuştu. 7 Nisan 2011 Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi bunu da kesin olarak resmi çözüme kavuşturmuştu. 

 

  • Kamışlo Olayları: 

 

2004 Kamışlo olayları bir futbol maçında Deyrelzor Arap takımı ile Kürt takımı arasında oynanan maçta Arap milliyetçilerinin şövenist kışkırtma sloganlarına Kürtlerin karşı sloganlarıyla devam eden iki sivil topluluk arasında gelişip yayılan olaylardı. Olaylar devletin saldırıları şeklinde değildi, tamamen Arap ve Kürt taraftarların birbirlerine saldırmaları ile başlayan ve gelişen olaylardı. Olaylar gelişerek başka bölgelere yayıldı ve bir isyan görüntüsüne büründü. Bu olaylarda devlet, çatışan guruplar arasına girerek olayların büyümesini engelleme ve önleme işlevi gördü. Yani olaylarda devlet saldırısı söz konusu olmadı. Zaten Suriye tarihi boyunca devletin askeri güçlerinin Kürt halkına karşı katliam benzeri herhangi bir saldırısı söz konusu olmadı. Devlet bir süre sonra olayları kontrol altına aldı ve her iki topluluğu bir araya getirerek bölgede yeniden sükunetin kurulmasını sağladı. Ama olaylar durulduğu zaman hem Kürtlerden hem Arap aşiretlerinden hem de askerlerden olmak üzere 52 kişi ölmüştü. Sözün özü: Kamışlo olayları sivil bir çatışmaydı ve devlet araya girerek sükuneti çözdü. Tarihsel arka planında ise Arap milliyetçiliği reflekslerinin olduğu barizdir. Ancak bu sivil çatışmanın sanki Suriye’de, Türkiye’dekine benzer Kürt Katliamları varmış gibi kullanılmak istenmesi yine çok büyük bir yalan ve ajitasyondur ve gayri ahlakidir. 

 

  • “Suriye, İran ve Rusya Kürtlere yardım etmedi. Suriye, İran ve Rusya’nın katliamları…” İddiası 

 

Bu konuda Ömer Ödemiş arkadaşımın yorumunu ve sorusunu hatırlatmakla yetineceğim. İran, Suriye ve Rusya her zaman Kürtlere elini uzatmıştı. Onları ABD’nin eline bırakmamak için çözüm önerileri sunmuştu. Astana görüşmelerinde Kültürel Özerkliği temel alan bir yaklaşımla çözüm önerilmiştir. IŞİD ve Türkiye saldırıları esnasında somut çözüm önerileri ve askeri yardımlar sağlanmıştır. Ama Kürt hareketi liderliği ABD ve İsrail safını tercih etti. ABD ve Türkiye, kendi ürettikleri IŞİD eliyle Kürtleri tost gibi ezerken Kürt liderliği, Rusya, Suriye ve İran direniş ekseni yerine saldırgan ABD’ye sığınmayı tercih etti. Çünkü yönetimin kesin düşeceği ve yeni kurulacak dengede kendilerine büyük avantajlar sağlanacağı hesabını yapıyorlardı. Bu nedenle bizzat içinde gözlemci ve bazen de aracı olarak bulunduğumuz o süreçlerde kesin bir gerçekliktir ki; Kürt hareketi liderliği defalarca çözüm noktasına ulaşmışken ABD ve İsrail’in talimatıyla anlaşmadan çark etmiştir. Ve bu durum, Kürt hareketi liderliğinin nutkunu ve iradesini kesin olarak bağlamıştır. 

 

“Zalim Esat” söylemi, İran’ın ve Rusya’nın 14 yıllık savaştaki rolü konusunda hiçbir noktada seninle ortaklaşmam söz konusu değil. Bu süreçte Suriye yönetimini ve Esat liderliğini, dünyanın bütün haydut devletlerine, başta Türkiye olmak üzere komşu bütün devletlere, bütün Arap Körfez devletlerinin ahlaksız saldırılarına karşı yani 7 değil 107 düvele ve cani katillerine karşı vatanını halkıyla ve hakkıyla savunmuş bir lider olarak görüyorum. Sen ise bir ezberle “Katil, zalim Esed” ezberine sahipsin! İran da Rusya’da bu savaş süresince direnişin yanında yer alarak olumlu bir tarafta ve olumlu işlevlerde bulundular. Her ne kadar sonraki süreçte Rusya, Ukrayna savaşına karşı Suriye’deki nüfuzunu kendi çıkarları doğrultusunda kullandıysa da!.. Bu noktada Kürt hareketi ne yazık ki “Üçüncü Yol” adı altında ama Suriye’nin yıkılması yönüne yani “İkinci Yol” tavrı sergiledi. Sergilenen, “ABD ile İlişki” diye masumlaştırılacak bir şey değildi, ABD ile stratejik bir “iş birliği” idi. 

 

  • “SDG Suriye’de 130 binden 10 bine düştü” ifademe itirazın… 

 

8 Ocak 2026 tarihinde Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahalleleri kuşatılıp Kürt Milisleri buradan çıkartılmıştı ve SDG Fırat’ın doğusuna çekilmek zorunda kalmıştı. O zaman SDG’nin savaşçı sayısı Kürt kaynaklarına göre 120-130 bin civarında olduğu ifade ediliyordu. Bu sayı, çoğunlukla bölgedeki Arap aşiretlerinin ücretli savaşçılarından oluşuyordu. SDG’yi kuran da ABD idi, bu konuda Suudi sermayesini finansör olarak kullanıyordu. Halep mahallelerinden çıkmasını ve SDG’nin kaderini de ABD Türkiye ile beraber belirledi. Tom Barrack açıkça “SDG’nin kullanım miladı doldu” dedi. İşte o zaman Mazlum Abdi M16 ile poz verip İsrail’e göz kırptı. ABD-Türkiye ile İsrail çelişkisinden medet umdu. Ama kader belirlenmişti ve değişmedi. 10 Ocak 2026’da Arap aşiretleri SDG’den ayrıldı ve savaşçı sayısı, kesin olmamakla 10 ile 8 bin arasına kadar düştü. Yani Kürt hareketinin çekirdek sayısına geriledi. Artık SDG o tarihten itibaren fiilen dağılmıştı ve Kürt savaşçılar Haseke, Kamışlı ve Tabka’ya sıkışıp kaldı. Ardından Tabka’dan da ayrılmak zorunda kaldı. Günümüzde savaşçı sayısının 5-6 bin civarında olduğu ve bunun 1300 kişilik tümenlerle 4 tümen halinde Suriye ordusu komutasına alındığı “entegrasyon” yapılanmasının tamamlandığını dünya kamuoyu izliyor. Bunun neresine itiraz ediyorsun? SDG’yi ABD kurdu, Kürt liderliğinde organize etti ve yine ABD, Türkiye’yle anlaşmalı olarak dağıttı. Bu kadar basit! 

 

  • Suriye Petrolü ve Tahıl Sahaları, İlham Ahmed’in İmzaladığı Anlaşma… 

 

Bu konuda uzunca yazmaya gerek var mı? Her şey bariz değil mi? ABD bölgeye yerleşip petrol sahalarına el koyduğunda, SDG’yi Suriye’nin tahıl ambarı sahasına bekçi yaptığında, Tabka barajı ve elektrik santrallerine el konulduğunda bütün Suriye’nin zenginlik kaynaklarına ne oldu? Bunlar nereye gitti? Suriye’nin geri kalan bölgeleri bir taraftan ABD’nin vahşi Sezar yaptırımlarıyla inim inim inletilirken, koca bir halk açlık ve sefalete mahkum edilirken, bir bakıma Kerbela koşulları dayatılırken Suriye’nin petrolü ve tahılı ile elektriği nereye gidiyordu? Petrol, Irak üzerinden ve Irak petrolü imiş gibi İsrail’e Türkiye üzerinden taşınıyordu. Tahıl, yine Irak üzerinden satılıyordu. Barajlardan ve elektrik santrallerinden sağlanan enerji Suriye’nin yönetim denetimine asla verilmiyor ve Suriye’nin geneli günde yarım saat- bir saat elektrikle yaşamaya mahkum edilmişti. Bu, ABD’nin Sezar yaptırımlarıyla beraber yürütülen ve yıllarca süren insanlık dışı bir Kerbela kuşatmasının ahlaksızlığıydı! Petrol ve tahıl paraları, ABD’nin “Suriye’deki işgalinin finansmanı” adı altında bir kısmı ABD’ye, bir kısmı SDG’nin finansmanı olarak bölüşüldü bütün o yıllar boyunca.

  

İlham Ahmed’in imzaladığı anlaşma iddiası ise burada önemsiz bir ayrıntıdır. 2019 yılında, Özerk Yönetim yetkililerinden İlham Ahmed’in, İsrailli iş insanı Motti Kahana’ya bölgedeki petrolü satma yetkisi verdiğini gösteren bir belge basında yer almıştı. O belge benim de elime geçmiş ve bir yazımda kullanmıştım. Her ne kadar Özerk yönetim, oluşan tepkiler üzerine bu belgeyi yalanlayarak sahte olduğunu iddia ettiyse de sahadaki gerçeklik bunun tersini gösteriyordu ve yukarıdaki soruları yeniden hatırlatıyorum. 

 

Sonuç Yerine

 

Özet olarak; ezberlenmiş ön yargıları ajitasyon amaçlı olarak on yıllardır tekrar edip duran ve şu anda yaşanan süreçte farklı bir eksende kendine yer etmiş olan cenahtan olaylara aynı pencereden bakmamız mümkün değildir. Ben Kürt halkının mevcut liderliğinin Kürt hareketi potansiyelini bilerek ve isteyerek emperyalist kampa taşıdığını, ilerici ve mazlum bir ulusal kurtuluş hareketini zalimlerin safında ve zulme tahkimat haline getirdiğini, bu yoldan dönüşün mevcut liderlikle artık mümkün olmadığını açıkça görüyor ve söylüyorum. Bu eksen kaymasının hem bölgemizin yeniden şekillenmesinde hem de Kürt ulusunun özgürlük ve kurtuluşunda mazlum halkların nesnel çıkarlarını temsil etmediğini, tam tersine zulme tahkimat sağladığını ifade ediyorum. Bu haliyle Demokratik Kürt Hareketi potansiyeli, mevcut haliyle artık anti demokratik bir işleve ve hatta Sünni İslamcı faşist sistemin kurumsallaştırılarak emperyalizmin ve Yeni Osmanlıcılığın bir trampleni haline getirildiğine acı ve esefle tanıklık ediyoruz. Kürt Hareketi liderliğinin etkisinde hipnoz olmuş arkadaşlar ise, hala bu süreçten bir keramet bekleyerek, her gelişmeyi batıni yorumla önem atfederek umut beslemeye devam ediyor!  

 

***

 

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!