YOLUN HİKAYESİ (Bedia Çaka)
Bazen gitmek, bir mekândan, bir şehirden, bir evden ayrılmaktan çok daha fazlasıdır.
Siz, gitmek için daha büyük hazırlıklar yapacağınızı düşünürken hayatınızın bir sırt çantasına sığdığını görürsünüz.
Bildiğiniz sokakları geçerken bilmediğiniz sokakların da olduğunu fark edersiniz.
Ve tüm sokaklar sizi bir yere taşır; yollara çıkarır.
Sonra ömrünüze bir otobüsün ön koltuğundan bakmaya başlarsınız. O geniş camdan gri asfalta doğru bakarken aslında gittiğiniz yolun farklılaştığına tanık olursunuz.
Yolun hemen ortasındaki, yer yer kesintili, yer yer kesintisiz o siyah-beyaz çizgiler, ömrünüzün sismografisi gibi orta yerde sarsıntılarınızı kaydeder.
İnsan yaşarken yanına sadece geleceğini alır; kırgınlıklarını, keşkelerini ve “acaba”larını…
Sonra bir şair fısıldar kulağımıza:
“Burası dünya / Ne çok hüzün var / Ne çok giden var…”
İlk çığlıklarımız şairi haklı çıkarır.
Çünkü biliriz; doğduğumuz an aslında sonsuza gideceğimiz yolun başıdır.
Yola çıkmışızdır.
Yolcuyu ve yolu düşünürsünüz.
“Yol nedir? Yolculuk nedir?” soruları zihninize gelir, yerleşir.
Sonra kendi yolculuk tanımınızı yaparsınız.
Yolculuk, ilk insanların öngöremediği bir paylaşımsızlığın en derin çukurunda çırpınırken, çağın tacirleri tarafından sınırları kanla çizilen bütün coğrafyalarda bir kadın olarak yer bulamamanızın kahrıdır.
Yolculuk, insan olmanın hakikatinden uzak değildir.
Yol, yolcu olur; yolcu, yolculuk.
Hepsi aynı kökten gelen Kabil ve Habil’in kardeşliğidir.
Yolun kıymetini, ömrünü yola adayan bir abdaldan daha iyi kim bilebilir ya da her sözcüğe ruh üfleyen bir şairden daha iyi kim bilebilir?
Herkesin bir yol hikâyesi vardır; çünkü insan yola canıyla, kanıyla bağlıdır.
Ömür ve yollar, sizin bildiğinizden daha fazla yakındır insana.
Şükrü Erbaş’ın o sızısı gibi:
“Ömür diyorsunuz da / Bir yolculuktan başka ne ki…”
Şeritsiz yolun yolcusu oldum her zaman.
Sınırları ve şeritleri sevmedim.
İstedim ki yola çıkanlara mihman olayım; şeritsiz ve sınırsız.
Bugün ise kendimle yüzleşmenin, sessiz itiraflarımın, kırılmalarımın, sitemlerimin, var oluşlarımın, yok oluşlarımın fay hatlarını döşemek için çıkmam gereken bir yol hikâyesinin ana karakteriyim.
Dikiz aynasından yansıyan o yüz, geride bırakılan yolun ardından gelen yeni yol hikâyesinin serimidir.
Saçlarını yola, duygularını şairlere kurban etmiş bir kadının yazdığı bu hikâye, aslında bir kaçıştan ziyade bir kendine varış hikâyesidir.
Hayatını adamak üzerine kuran bir kadının sıradan yol hikâyesidir.
Kadınlara, çocuklara ve tüm insanlığa çiçekli bir bahçe düşleyen bir kadının; bu kez o bahçenin kapılarını kendisi için de düşlemesidir.
Yol, başkalarının sorularına cevap ararken kendi içindeki o cevapsız soruların peşine düşmesidir belki de.
Belki de tüm yüklenen sıfatları sırtımızdan indirip sıfatsız bir hikâyenin derdine düşmüşüzdür.
Direksiyonun altından akıp giden her kilometre, ömrümüzün üzerinden bir silindir gibi geçen yolun kendisidir.
Belki de bunların hiçbiri değildir.
Yollar kıvrılır, biter, başlar; başka yollarla kesişir, başka yollardan kopar.
Belki de Özdemir Asaf’ın dediği gibi:
“Yolun kendisi bir cevaptır.”
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
