TERENNÜM EDİLEN DİZELERİYLE YAŞIYOR NÂZIM USTA (TEMEL DEMİRER)
“Namuslu insanların öfkesi
Dünyanın en güzel, en doğru,
en enerjik kuvvetlerden biridir.”[1]
“İnsan; denizin olmadığı yerde, umut adına Martı olmalı!” kararlılığı ile yaşanmış ve konforun şıklığı aranmıştır.
“Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim/ Akarsuyun/ Meyve vereceği ağacın/ Serpilen hayatın düşmanı/ Çünkü ölüm vuruş damgasını alınlarına/ -çürüyen diş, dökülen et-/ bir daha dönmemek üzere yıkılıp gidecekler/ ve elbette sevgilim, elbet/dolaşacak elini bırakacak sallaya sallaya/dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle; işçi tulumuyla/ bu güzelim memlekette hürriyet” derdi. Şiirin devrimcisi, militanıydı.
Karanlığa teslim olmadı. Diz çökmedi, boyun eğilmedi, teslim olmuyor. Devrimin ve işçi sınıfının işçileriydi.
“Yarısı buradaysa kalbiin/ sonunda Çin'dedir, doktor./ Sarınehre doğru akan/ ordunun içindedir./ Sonra, her zaman zamanı, doktor,/ her zaman için hazır olduğu kalbi/ Yunanistan'da kurşuna diziliyor.” “Kardeşlerim/ bilgilerim sarı olduğuma/ ben Asyalıyım/ mavi olduğuma/ ben Afrikalıyım” diye haykıran tepeden tırnağa enternasyonalist insan, tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret bir devrim ozanıydı. “Mavi Gözlü” komünist devdi. “Büyük İnsanlığın” şairiydi.
“Sevdanız komünisttir” der ve eklerdi: “Düşmesin bizimle yola:/ evde ağlayanların/ göz yaşlarını/ yüklerinde ağır bir/ zincir/ gibi taşıyanlar/ Bıraksın peşimizi/ kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!”
Hiçbir şüphenin olmasın: Komünist Nâzım Hikmet aramızda varlığını sürdürüyor ve “Vatan hainliğine devam ediyor.”
Kim ne derse desin, nasıl toplanırse değerlendirilirsin (ya da çarpıtılırsa çarpıtılmaya kalkışılsın!) eşsiz bir komünist yazar olarak yüreklerimizde yaşıyoruz; “kimi insan ezbere sayar yıldızların adını/ ben hasretlerin” dizelerindeki şeklinde…[2]
* * * * *
"Ben 1923'ten beri Türkiye Komünist Partisi üyesiyim; övündüğüm tek şey budur. Dünya tarihinde çağın sorunlarına karşı büsbütün yansız ve edilgen kalmış bir tek yazar olarak göstermek zor olacaktır. Yansız olduğu sanılabilir ve yıldızlar, ama nesnel olarak hiçbir zaman yansız olamaz" diyen O, rüzgarlı gülü burjuva aydınların ya da "sanat için sanat"çıların partilerinde değil, işçi sınıfı safındadır.
"Özgürlükçü aile ferdidir Nâzım. böyle bir rivayet vardır: Oturdukları evin karşısında oturan Fransız askerler saygısızca bağırıp çağırarak, küfürle mahalleliyi bezdirirler. O sırada dışarıdan gelen tangır tungur sesleri, mahalleliyi sevindirir. Türk askeri geldi zannederler. Oysa balkonda bir kadın ve kapağı birbirine vurmaktadır. 'Tencere tava, hep aynı hava' denen her şeyi bir kadın başlatmıştır. Adı Celile, ressam, Nâzım Hikmet'in annesi.
Bu duygularla yetişen Nâzım, Kurtuluş Savaşı başladı Anadolu'ya geçmek ister. Dayısı Ali Fuat Paşa'nın da desteğiyle Karakol'dan birileriyle ilişki kurulur. İşgalcilere ve saray hafiyelerine yakalanmamak için Karakol'daki gizli bir millici polisin işlemleriyle, yumurta satıcıları olarak İstanbul'dan çıkış tezkeresi alınır. Üç arkadaşıyla birlikte Yeni Dünya vapuruna biner İnebolu'ya giderler. Ankara'ya gitme izni sadece kendisine ve Vâlâ Nureddin'e çıkar. Yolculukta şunu der: 'İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu. Öyle yükselmişiz ki sahilde İnebolu. İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı. Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı.'
Yaptıkları yolculuklarda Nâzım, Anadolu'nun aç perişan hâlini görüyor. Sonrasında da Memleketimden İnsan Manzaraları'nda bu manzarayı yazar.
Sosyalist fikirlerle tanışmasından sonra Sovyetler Birliği'ne geçilir.”[3]
1923'de TKP'ye üyedir. Şiirleriyle sosyalizm ve devrim mücadelesi saflarındadır; “Hafızı Kapital olmayı bekliyorum,” dizelerindeki üzere.
1924'te mücadeleye giriş amacıyla SSCB'den coğrafyamıza döner. TKP'nin merkez yayın organı 'Orak-Çekiç' ile 'Aydınlık'ta yazılar, şiirler kaleme alınır. Partinin örgütlenmesi katılır. Polis takipleri, çeşitleri ve mahkemelerle geçen beş yıl içerisinde bir kez daha yurt yolundan giderek, geri döner. Kemalist diktatörlüğün en azılı saldırılarına maruz kalır; ama “Akın var/ güneşe akın!/ Güneşi zaptedeceğiz/ sıradışı zaptı yakın!” dizelerdeki coşkulu kararlılık hiç bırakmaz elden…
1929 boyunca Pendik'in dağıldığı Pavli adasında kendinden başka 7 kişinin daha katıldığı toplantıda “Troçkistlik ve polis karşıtlığı” suçlamasıyla partiden atılır. Lakin Nâzım Hikmet ile hükmü iptal edip, gerçek TKP saymayı sürdürmüşlerdir.
Ocak 1938'de düzmece iddialarla alınır. Divan-ı Harbe sevk edilir. Önce Harp Okulu ücreti arasında komünizm propagandası yaptığı yargılanır. 15 yıl ağır hapis cezasına “ceza” veriliyor.
Harp Okulu olayının yansımaları devam ederken, bir de Donanma Olayı patlak verir. Yavuz zırhlısındaki asker dolaplarında Nâzım Hikmet'in şiir kitaplarının içerdiğinden dolayı “donanmayı isyana teşvik”le suçlanır. 15 yıl daha ceza alınır. Önceki mahkûmiyeti de birleştirilerek katılma cezası 28 yıl 4 ay indirilir.
31 Ağustos 1938'de İstanbul (Sultanahmet) hapishanesinde kapatılan Nâzım Hikmet, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte hapis yatar. Buradayken uzun yıllarını alacak olan Kuvâyı Milliye Destanı'nı yazmaya başlar; “ve kahredenler/yaratanlar,/ destânımızda yalnız onların mâceraları vardır,” öndeyiişiyle.
O, uzun hapislik yaşantısı boyunca karamsarlığa kapılmamak, mücadeleyi bırakmamak, yaşamın her zaman ciddiye alınmasının gerekliliğinin ısrarla ısrarla çizip; “İnsanlar için ölebileceksin,/ Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,/ Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,/ Hem de en güzel, en insanın gerçekte/ Yaşamak olduğunu bildiğin hâlde,” diyerek.
Açlık grevine devam eder, ara verir, tekrar başlar… Ama dostumu hiçbir zaman kaybetmez. Oğlunun dayanamayan annesi Celile Hanım da, 65 yaşında iken açlık grevine başlıyor. Bir yandan da Galata manzarasının başında oğlu için imza toplamaktadır. Hastanede yanından gelen annesinin eline Nâzım Hikmet şu dizeleri tutuşturur: “Kardeşlerim!/ Avrupalım, Asyalım, Amerikalım,/ Ben bu Mayıs ayında/ Ne hapisteyim, ne açlık grevinde/ Yatıyorum çimlerin üstünde geceleyin/ Gözleriniz yıldızlar gibi başucumda/ Ve ellerimz bir tek el gibi avucumda”...
“Yani ilişkisi on yıl, on beş yıl./ Daha da fazlası hatta/ Geçirilmez değil./ Geçirilir./ Kararmasın yeter ki/ Sol memenin altında cevahir!” diyen O, uzun ve zorlu çabaların ardından af yasasından yararlanarak 13 yıl 5 ay sonra “özgürlüğü”ne(?) kavuşur.
Ne var ki, polis peşinde koşmayı bırakmaz. Bir süre sonra da askere çağrılır. 50 yaşında ve yaşamaktan rahatsızdır. Çürük raporuyla ordudan atılmış olmasına karşılık tekrar “er” olarak askerin çağrılmasının sebebinin bir komplo olduğu bellidir.
17 Haziran 1951'de Karadeniz'de kendisini alacak bir gemiye rastlama umuduyla denizden açılır. Memleketinden bir daha dönmemek üzere bölünür. 29 Haziran'da Moskova'ya varır. Artık hasret dolu günler başladı.
Dünya Barış Konseyi'ne seçilir. Farklı coğrafyaları dolaşarak barış elçiliği yapar. Sevdiği toprakları bir türlü unutamaz; “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda/ Ne sen bunun farkındasın, ne polisin farkındasın,” dizelerindeki ruh hâlinde.
25 Temmuz 1951'de “Komünizmi yaymak maksadını gütmek, neşriyatıyla Sovyet döneminin verdiği hizmeti ifa etmek” gerekmez(!) vatandaşlıktan çıkartılır.
1952'de Çin gezisinde ağır bir kalp krizi geçirdi.
O yıllarda Adnan Menderes hükümeti SSCB'ye karşı adresli NATO'ya girmek için Kore'ye asker gönderirken; “23 Sentlik Asker ve Davet” şiirlerini kaleme alır.
1956 Şubat'ında çok sevdiği annesinin ölümüyle iyice sarsılır. Lâkin acılarına ve hüzünlerine rağmen mücadeleden geri durmaz.
Sağcı bir gazetede 'Nâzım Hikmet Vatan Hainliğine Ediyor Hâlâ' yazılı yazıya, şu dizelerle yanıt verirsiniz: “Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt/ hainiyim, ben vatan hainiyim./ Vatan çiftliklerinizse,/ kasalarınızın ve çek defterlerinizin tamersiz vatan,/ vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,/ vatan, soğukta it gibik ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,// vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan ordusu topuysa,/ vatan, kurtulmakmaksa kokmuş kıvrımlarından,/ ben vatan hainiyim./ Yazın üç sütun üstüne kapkara çığlıkan puntolarla:/ Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor.”
Sonra da “Anadolu'da bir köy mezarlığına gömülmeyi ister. Kalbi, sonunda 3 Haziran 1963'te susacaktır… Moskova'da Çehov, Gogol, Mayakovski, Ostrovski'nin yanında Novo Deviciye mezarlığına gömülmüştür.
* * * * *
Ölümünün ardından Nâzım Hikmet'in örgütlü bir komünist olarak kişiliği gölgelenmek, “haksızlığa uğrayan hümanist bir şair” olarak resmedilmek istenmiştir.
Oysa dizelerinde, “Ben ki herhangi bir proleter şairiyim/ Marksisto-Leninist şuur/ 30 kilo kemik/ 7 litre kan/ bir iki kilometreye kadar/ damar/ adale et sinir ve deriyim”...
“Komünistler, bir çiftm var size:/ ister devletin başında olun, ister zindanda,/ ister sıra neferi, ister parti kâtibi,/ Lenin girebilmeli, her zaman, her mekânda/ işinize, evinize, bütün ömürze/ kendi işi, öz evi, kendi ömrüymüş gibi,” diye haykıran Nâzım Hikmet, sosyal Nâzım Hikmet'tir. Bunu değiştirmeye, komünistliğini “yumuşatmak” mümkün değildir.
O sevdalı bir ozan, sevdaların sevdası işçi sınıfı mücadelesine kara sevdalı bir komünistti.
Kolay mı?
En çok övündüğü şey 1923'te TKP'ye üyedir. “TKP'em benim,/ Seni düşünüyorum./ Sen dünümüz, bugünümüz, yaşadığımızsın,/ En büyük ustalığımız,/ En ince hünerimizsin./ Sen aklımız, yüreğimiz ve yumruğumuzsun// Ömrümde yalnız yanında/ Ve senin safında övündüm,” dizelerinde dile getirdiği gibi.
Bir de işçi sınıfı saflarında olmasıydı; “Türkiye işçi sınıfına selâm!/ Selâm üretena!/ Tohumların tohumuna, serpilip sonuna selâm!/ Bütün yememişler dallarınızdadır./ Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,/ haklı günler, büyük günler,/ gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde açılmayan,/ ekmek, gül ve hürriyet yorar./ Düşmanı yenecek işçi sınıflarımıza selâm!” dizelerindeki gibi.
Onun için işçi sınıfı mücadelesi yolunda aşık olmak, ayıp değil, marifettir: “Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da/ hattâ sevda nedeniyle ölmek de ayıp değil,/ bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte/ yani yürekte.// hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil” mısralarındaki üzere olmak.
Tüm bunlar böyleyken; Nâzım Hikmet'in 124. doğum yıldönümünde Birikim Dergisi “Nâzım Hikmet Özel Sayısı”[4] çıktıladı.
Murat Belge, Orhan Koçak, Emre Keser'in vd'lerinin yazılarında Nâzım Hikmet “liberal-estetik bir şekil” indirgenip, komünist mücadelesi de “yok hükmünde”ye indirgenmek istendi.
Oysa onun “Gayeli şiir” anlayışı, sadece estetik bir tercihi değil; Demokratik ve politik bir yük taşıyan edebiyat pratiğiydi.
Liberal müsveddelerin bunu anlayabilmesi elbette mümkün değildi.
* * * * *
Onu “Ulusal Mesele”de “şoven” ilan etmeye kalkışılması gibi…
Bu konuda Nâzım Hikmet'in Kamuran Bedirxan şahsında Kürt halkına yazdığı mektubu anımsamakta fayda var:
"Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan, tarihiyle, kültürüyle, Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu'nun bir parçasında yaşar. Anadolu'nun diğer parçalarında yaşayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar. Her iki millet, bütün imparatorluklar gibi, halkların zindanı olan Osmanlı İmparatorluğu'nda, Türk ve Kürt derebeylerinin, Osmanlı İmparatorluğu idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır.
Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra iki millet emperyalizmine karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. Anadolu milli direniş hareketi yalnız Türkler için değil, Kürtler için de katılanların en şerefli sayfalarından biridir. O dövüş yıllarının ardından Türk idarecilerinin yasaklanan en muhteşem türkülerinden biri, 'Vurun Kürt uşağı namus günüdür' diye başlar.
Türkiye Cumhuriyeti'nin düzeninden sonra, Türk idarecileri ve egemen çevreleri, Kürt hareketinin tamamıyla vaat edilen millet ve insan hakları tanımadı. Hatta işi Kürt milletinin millet olarak varlıkları bile inkâra kadar götürüldü.
Bu dönem, Türk idarecilerinin ve egemen sınıflarının emperyalizmle uzlaşmaya başladığı dönemdir. Bu inkârla, bu uzlaşmanın aynı dönemde baş göstermesi sadece bir rastlaşma değildir.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti'ni Orta ve Yakın Doğu'da emperyalizmin kalelerinden biri hâline getiren Türk parçaları Kürt milletinin milli varlıkları inkârda ısrar ediyor ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde diğerlerinin azınlıklarına ait hakları bile Kürt milletine tanımlıyor.
Türk ve Kürt halklarının Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içinde dış ve iç politikada aynı emellere hasret çekmeleri sırasında Türk idarecilerini korkutuyor. Onun iki millet kardeşi milli kültürlerini, milli ekonomilerini geliştirmek, gelişmek, tarım araçlarına, hürriyete, demokratik haklara kavuşmak istiyor. Türk ve Kürt halkları Türkiye Cumhuriyeti'nin bir politika gütmesini, emperyalizmin üssünün varlığını sürdürmesini özlüyor.
Gerçek Türk yurtseverleri Kürt kardeşlerinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde milli haklarına kavuşmak için yaptığı kavgayı can ve gönülden nasıl desteklediğine, gerçek Kürt yurtseverleri Türk küresel demokrasisinde ve milli güç için yaptığı kavgayı öylece destekliyor.
Anadolu'da yaşayan Türklerle Kürtlerden oluşan nifak sokmak isteyen gerici, sömürücü, karanlık kuvvetler, emperyalizmle el ele vererek halklarımızı daha kolay ezmek istiyorlar. Kürt ve Türk halklarının bahtiyarlığına, insanca yaşamaya varmak için derebeylerine, kara kuvvetlerine, şehir ve köy ağalarına, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarını ve haklarına sahip olmayanlara, halkların düşmeüp sırtlarından beslenmesi geçinenlere emperyalistlerin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının elbirliğiyle kazanılır. Ancak böyle bir elbirliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insan haklarına kavuşabilir.”[5]
O, “şoven” olabilir mi? Asla!
Nâzım Hikmet, uzunca bir süre konuşulmamış, ihmal edilmeden bilmezden gelinmiş 1915'te Ermeni tabakasının yapısal soykırımı da duyarlı kalmamıştır. Tarihin bu büyük felaketini şiirlerinde cesurca konu edinmiştir. Şu dizelerdeki:
“Mürettip Refik'le Sütçü Yorgi'nin/ Ortanca kızı çıkmışlar akşam piyasasına/ Parmakları internette dolanmış/ Bakkal Karabet'in silahları yanmış/ Affetmedi bu Ermeni vatandaşı/ Kürtlerinde kayıtlı olanların ayrılmasını/ Ama sevdiğin seni çünkü sen de/ Affetmedin/ Bu karayı sürenleri Türk kalan alnına”…
Ya da Ermeni kurbanına yönelik katliam, 'Memleketimden İnsan Manzaraları'nda daha ayrıntılı biçim dile getirildi: “İsmail'i, seferberlikle, yaşı on altı olduğu halde,/ tutup askere gönderdiler./ Domuzuna yiğitti./ Yozgat topuna jandarma gitti./ Ve Ermeniler kesilirken,/ kana battı göbeğine kadar./ Kaçtı, eşkıyalık etti. küpe, bilezik ve gümüş mecidiye dolu.”
* * * * *
Bunlarla da sınırlı değil!
'Güneş'in Sofrasında Nâzım Hikmet Sempozyumu'nun açış konuşmasını yapan Murathan Mungan, "Nâzım Hikmet'in, kendi etkisinde kalan şairleri önceki kuşaktan daha çok beğenmesini, 'narsisizmin yenilgisi' olarak ilan ettiğini söyledi. Kötü şiirler yazdığını söyledi."[6]
“Narsist… Kötü şiirler yazan”(!) Nâzım Hikmet mi?
Bu da bir çeşit Erostrat'lıktır; yanıta uygun değil!
Yansıtıcı değil, yaratıcı şairdir Nâzım Hikmet. Estetiği de devrimcidir. Yaşamının, birçok alanda kopuşların oluştuğu tarih kesitine denk gelmenin de payı vardır, onun varlığında.
Büyük şairlerinin bazılarının yanı sıra maddeci tarih anlayışının geçmişinin toplanması olaylarını ve kahramanlarını destanlarıyla sorunsallaştırıp güncele taşıması da onun büyük şairlerinden biridir. Bugün Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal adlarını biliyorsak, büyük ölçüde Nâzım Hikmet ve onun “Şeyh Bedreddin Destanı” sayesindedir.
Onun etkisi birkaç kuşakla sınırlı kalmamış, neredeyse tüm Türkiye şiirinin etkilemiş olduğu; etkilemeye de devam etmeyi azaltıyor.
* * * * *
"Her laftan sonra 'amin' demeyen, yalancı sofulara karşı çıkan herkes boyutuna göre suçludur, toplumun genelinde düşmüştür. Ben bu tür damgalar yemekten korkmam. İkiyüzlülere, sureti haktan görünen sahte dindarlara karşı bütün gücümle savaşacağım," diyen O, aynı zamanda "Dünyayı verelim şarkıları/ Hiç bilmediğin bir günlüğüne/ Allı pullu bir balon/ Gibi verelim oynasınlar/ Oynasınlar türküler gösterir// Bir günlük de olsa öğrensin/ Dünya arkadaşları/ Çocuklar dünyada kalmayacak/ Ölümsüz ağaçlar dikecekler," dizelerindeki kırılmalardır .
“İnsanlar için ölebileceksin,/ hem de hiç kimsenin seni buna zorlanmışken,/ hem de en güzel en gerçek şeyin/ yaşadığının bilinmesinde,” ya da “Şafaktan korkmalar,/ Görme,/maktan,/ Dokunmaktan/ Yağmurda çırılçıplak yıkanmaktan/ Sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten”, dizelerinde savunanlardır.
Özetin özeti: Chinua Achebe'in, “Güneş, diz çökenlerin üzerine değil, ayakta duranların üzerine par yürüyüşleri”, sözüyle müsemma komünist Nâzım Hikmet, yine Chinua Achebe'nin, “Hikâyelerimizi sürdürdüğümüz sürece, asla tükenmeyeceğiz”, betimlemesindeki ölümsüzlerdendir.
1 Temmuz 2026 14:14:43, İstanbul.
NOTLAR
[1] Nâzım Hikmet.
[2] Bkz: Temel Demirer, “Ölümsüz(biz)dür Nâzım Hikmet”, Kaldıraç Dergisi, No: 236, Mart 2021… ii) Temel Demirer, “Bizim(dir) Komünist Nâzım Hikmet Usta”, Güney Dergisi, No: 113, Temmuz-Ağustos-Eylül 2025… iii) Temel Demirer, “Şiirleri ile Nâzım'ca Yaşa(t)mak”, Görüş, Temmuz 2022… https://temeldemirer.blogspot.com/2022/07/siirleri-ile-Nâzımca-yasatmak.html iv) Temel Demirer, “Şairler Galerisi”, Rojnameya Newroz, Eylül 2020… https://temeldemirer.blogspot.com/2020/11/sairler-galerisi.html v) Temel Demirer, “… 'Bizim' Şiirin Şairleri”, Kaldıraç Dergisi, Sayı:111, Haziran 2010…
[3] Barış İnce, “Haziran'da Ölmek Zor!”, Birgün Pazar, 22 Haziran 2025, s.4.
[4] Birikim Dergisi, Sayı: 439-440, Kasım-Aralık 2025.
[5] “Nâzım Hikmet'in Kamuran Bedirxan Yazdığı Mektubu”, 4 Haziran 2017… https://www.evrensel.net/haber/322208/n-zim-hikmetin-kamuran-bedirxana-yazdigi-mektup
[6] Nazım Alpman, “Nâzım Bursa'da”, Birgün, 15 Mayıs 2025, s.9.
[7] Nâzım Hikmet, Demokles'in Kılıcı, Habora Yay., 1974, s.238.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
