Atak Menü

SOL SÖYLEMİN ARDINDA BÜROKRATİK MERKEZİYETÇİLİK (Ahmet Daşkapan)

SOL SÖYLEMİN ARDINDA BÜROKRATİK MERKEZİYETÇİLİK (Ahmet…
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
03 Eylül 2026, 20:10 | Yazar: Ahmet Daşkapan | Kategori: Ülke

TİP’in Hollanda ve Avrupa Örgütlerinde Yaşanan Süreç Üzerine Siyasi ve İdeolojik Değerlendirme


Türkiye İşçi Partisi Hollanda örgütü üyesi 15 kişi, 15 Mayıs 2026 tarihinde Türkiye İşçi Partisi Merkez Yürütme Kurulu’na ortak bir rapor-dilekçe gönderdi. Bu rapor-dilekçe, yalnızca eski TİP yöneticisi üyenin yeniden üyelik başvurusunun reddedilmesine yönelik kişisel bir itiraz değildi. Rapor, TİP Hollanda Komitesi ile Avrupa örgütlenmesinden sorumlu Yurtdışı Yürütme Kurulu’nun örgütsel işleyişini, karar alma yöntemlerini, parti içi demokrasi anlayışını ve eleştirel üyelere karşı geliştirdiği tutumu sorgulayan kolektif bir başvuruydu.

Raporda somut sorular soruldu. Eski TİP yöneticisi üyenin yeniden üyelik başvurusunun hangi tüzük maddesine dayanılarak reddedildiği, tüzükte yer almayan üç aylık deneme sürecinin hangi yetkiyle işletildiği, yazılı özeleştiri talebinin hukuki ve örgütsel dayanağının ne olduğu, sunulan özeleştirinin hangi ölçütlere göre yetersiz bulunduğu ve üyeliğin reddedilmesine yol açan somut davranışların neden açıklanmadığı soruldu. Başvuran kişinin kendisine yöneltilen iddialardan haberdar edilmemesi, savunma hakkının işletilmemesi, hakkında oluşan olumsuz kanaatlerin örgüt içinde tek taraflı biçimde dolaşıma sokulması ve eleştirel soru soran üyelerin disiplin tehdidiyle karşı karşıya bırakılması raporda ayrıntılı biçimde ele alındı.


Raporun sonunda MYK’dan yalnızca eski TİP yöneticisi üyenin üyeliğinin yeniden değerlendirilmesi istenmedi. Hollanda Komitesi ile Yurtdışı Yürütme Kurulu’nun süreci yönetme biçiminin demokratik merkeziyetçilik, örgütsel hukuk, şeffaflık ve yoldaşlık ilişkileri bakımından incelenmesi de talep edildi.

Ayrıca MYK’nın alacağı kararın eski TİP yöneticisi üyeye, ilgili yönetim organlarına ve raporu imzalayan 15 üyeye yazılı olarak bildirilmesi açıkça istendi.


TİP MYK bu kolektif başvuruya hiçbir zaman resmî ve yazılı bir yanıt vermedi.

Böylece mesele yalnızca Hollanda ve Avrupa yöneticilerinin tutumu olmaktan çıktı. MYK’nın sessizliği, yerel ve bölgesel düzeyde ortaya çıkan antidemokratik uygulamaların merkezi yönetim tarafından fiilen korunması anlamına geldi.

Tüzük Üyeler İçin Yükümlülük, Yöneticiler İçin Süs Değildir


TİP’in kendi tüzüğü, her üyenin bağlı bulunduğu üst kurullara ve Parti Meclisi’ne rapor sunma hakkını güvence altına almaktadır. Tüzük aynı zamanda yönetici organların üyelerin talep ettiği bilgilere zamanında ve yeterli biçimde ulaşmasını sağlamakla yükümlü olduğunu belirtmektedir. Parti çalışmalarının üyelerin denetimine açık olması, demokratik merkeziyetçiliğin karar öncesinde sınırsız tartışmayı içermesi ve bütün üyelerin partinin eşit ve asli unsurları olarak kabul edilmesi de aynı tüzüğün hükümleridir.


15 üye, tam da bu hakları kullanarak MYK’ya başvurmuştur. Buna rağmen başvurunun cevapsız bırakılması, yalnızca bir nezaketsizlik veya bürokratik ihmal değildir. Bu tutum, TİP’in kendi tüzüğünde güvence altına aldığı rapor sunma, bilgi edinme, denetleme, eleştirme ve üst kurullara başvurma haklarının fiilen tanınmaması anlamına gelmektedir.


Bir partinin tüzüğü sadece üyelerin disiplin altına alınması gerektiğinde hatırlanıyorsa, fakat yönetici organların sorumlulukları söz konusu olduğunda uygulanmıyorsa, orada örgütsel hukuk yoktur. Yöneticilerin ihtiyaçlarına göre kullanılan bir kurallar bütünü vardır. Böyle bir düzende tüzük, bütün üyeleri ve yöneticileri bağlayan ortak hukuk olmaktan çıkar; yönetimin üyeler üzerindeki iktidarını meşrulaştıran seçmeci bir araca dönüşür.


Tüzükte karşılığı bulunmayan bir özeleştiri prosedürünü üyeye dayatmak, belirsiz ölçütlerle üç aylık bir sınama süreci işletmek, ardından hiçbir somut ihlal göstermeden “partiye zarar verebilir” kanaatiyle üyeliği reddetmek ve bu işlemleri sorgulayan üyelere cevap vermemek, örgütsel keyfiliğin açık göstergeleridir.

Sorun tek başına yanlış bir üyelik kararı değildir. Sorun, yöneticilerin yazılı kuralların üzerinde konumlandırılmasıdır.


Demokratik Merkeziyetçilikten Bürokratik Merkeziyetçiliğe


Demokratik merkeziyetçilik, yönetimin aldığı her kararın tartışmasız kabul edilmesi demek değildir. Karar öncesinde özgür tartışma, eleştiri, karşılıklı ikna ve üyelerin karar süreçlerine gerçek katılımı yoksa, karar sonrasındaki disiplinin demokratik bir temeli de yoktur.


Bilinçli disiplin ile bürokratik itaat aynı şey değildir. Bilinçli disiplin, tartışan, eleştiren, bilgiye ulaşabilen ve kararın oluşmasına katılan üyelerin ortak iradesine dayanır. Bürokratik itaat ise yönetici organların kararlarının sorgulanamaz kabul edilmesine, eleştirinin örgüte zarar vermekle özdeşleştirilmesine ve üyelerin pasif uygulayıcılara dönüştürülmesine dayanır.


TİP Hollanda örgütünde yaşanan süreçte “merkeziyetçilik” korunmuş, fakat “demokratiklik” ortadan kaldırılmıştır. Yönetim karar vermiş, fakat kararını somut ve yazılı gerekçelerle açıklamamıştır. Üyeler soru sormuş, fakat sorularına cevap verilmemiştir. Eleştiri yapılmış, fakat eleştirinin içeriği tartışılmak yerine eleştiren kişiler sorun haline getirilmiştir. Üyeler tüzüksel haklarını kullanmış, fakat bu hakları kullanmaları fiilen disiplinsizlik olarak değerlendirilmiştir.


Bu durumda demokratik merkeziyetçilikten söz edilemez. Ortaya çıkan yapı bürokratik merkeziyetçiliktir.


Bürokratik merkeziyetçilikte yönetim organı, kolektif iradenin uygulayıcısı olmaktan çıkarak örgütün sahibi gibi davranmaya başlar. Üyeler karar süreçlerinin öznesi değil, yönetimin uygun gördüğü ölçüde örgütte tutulacak kişiler olarak görülür. Eleştiri politik bir katkı değil, yönetici otoriteye karşı sadakatsizlik sayılır. Özeleştiri de insanın ve örgütün gelişmesini sağlayan devrimci bir yöntem olmaktan çıkarılarak bir boyun eğme ve sadakat sınamasına dönüştürülür.


Eski TİP yöneticisi üyeden yazılı özeleştiri istenmesi, ancak nasıl bir özeleştiri beklendiğinin açıklanmaması bu anlayışın somut örneğidir. Özeleştirinin hangi ölçüte göre yeterli veya yetersiz sayılacağı bilinmiyorsa, ölçülen şey politik gelişim değildir. Ölçülen şey kişinin yöneticilerin beklentilerine ne ölçüde uyum gösterdiğidir.


MYK’nın Sessizliği Tarafsızlık Değildir


MYK’nın rapor-dilekçeye cevap vermemesi, olayların dışında kalmak veya tarafsız davranmak olarak açıklanamaz. Bir parti yönetimine, 15 üyenin imzasıyla ciddi tüzük ihlalleri, savunma hakkının ortadan kaldırılması, eleştirel üyelerin tehdit edilmesi ve yerel yöneticilerin keyfi uygulamaları hakkında bir rapor sunulmuşsa, merkezi yönetimin görevi inceleme yapmak ve yazılı cevap vermektir.


Bunu yapmamak, mevcut uygulamanın devam etmesine izin vermektir. Bu nedenle MYK’nın sessizliği pasif bir tutum değil, fiilî bir siyasi tercihtir.


Daha vahim olan, ortak başvurunun kolektif muhataplarıyla açık ve demokratik bir görüşme yapmak yerine, imzacı üyelerin bireysel olarak etkilenmeye çalışılmasıdır. İmzacıların aktarımına göre üyeler tek tek aranmış, bireysel baskı, ikna, yönlendirme ve imzalarını geri çektirme yöntemleri devreye sokulmuştur. 

Kolektif olarak sunulan bir rapora kolektif ve yazılı cevap vermek yerine imzacıları birbirinden ayırmaya çalışmak, sorunun içeriğiyle yüzleşmekten kaçınmaktır.


Bu yöntem, politik ikna ile karıştırılmamalıdır. Politik ikna, açık tartışmaya, eşit bilgiye ve tarafların özgür iradesine dayanır. İmzacıları birbirinden koparmak, raporun kolektif niteliğini aşındırmak ve kişisel ilişkiler üzerinden imzaları geri çektirmeye çalışmak ise örgütsel manipülasyondur.


15 bilinçli üyenin ortak iradesi, merkezi yönetim açısından çözülmesi gereken bir “sorun” haline getirilmiştir. MYK, raporda dile getirilen tüzüksel ve siyasi eleştirileri yanıtlamak yerine raporun arkasındaki kolektif iradeyi dağıtmaya yönelmiştir. Bu davranış, eleştiri karşısında politik güvene sahip bir yönetimin değil, kendi üyelerinin ortak hareket etmesinden korkan bürokratik bir aygıtın davranışıdır.


Eleştiriye Cevap Yerine Disiplin, Tehdit ve Dışlama


Rapor-dilekçenin imzacıları, parti yönetimini yıkmaya veya örgütü parçalamaya yönelik gizli bir faaliyet yürütmemiştir. Tüzüğün kendilerine tanıdığı hakkı kullanarak MYK’ya yazılı bir rapor sunmuşlardır. Talepleri açık, somut ve denetlenebilir bir incelemedir.


Buna verilmesi gereken cevap, raporda anlatılan olayların araştırılması, ilgili tarafların dinlenmesi, kararların tüzüksel dayanaklarının açıklanması ve varsa yanlış uygulamaların düzeltilmesiydi. Bunun yerine eleştirel üyeleri disipline etmeye yönelik bir çizgi izlenmiş; tehdit, hakaret, kişilik katli ve dışlama yöntemleri devreye sokulmuştur.


Bu pratik, rapordaki temel tespiti doğrulamıştır. Rapor, eleştirel soru soran üyelerin hedef alındığını ve demokratik merkeziyetçiliğin bürokratik merkeziyetçiliğe dönüştüğünü belirtiyordu. MYK’nın rapordan sonraki tutumu, bu eleştiriyi çürütmek yerine daha da güçlendirmiştir.


Bir yönetim, kendisine yöneltilen eleştirinin yanlış olduğunu düşünüyorsa bunu belgelerle, açık tartışmayla ve siyasi gerekçelerle ortaya koyar. Eleştiriyi dile getiren kişilerin karakterine saldırmak, onları yalnızlaştırmak veya örgütten ayrılmaya zorlamak, eleştiriye cevap değildir. Bu yöntemler yönetimin elinde siyasi ve örgütsel bir cevap bulunmadığını gösterir.


Burada söz konusu olan yalnızca örgüt içi bir anlaşmazlık değildir. Söz konusu olan, TİP’in kendi üyelerini siyasal özne olarak görüp görmediğidir.


Üyelerin İstifası Yönetimin Başarısı Değil, Örgütsel İflasın Göstergesidir


Yaşanan baskı, dışlama ve cevapsızlık karşısında rapor-dilekçeyi imzalayan üyelerin çoğunluğu TİP üyeliğinden istifa etmiştir. Bu istifalar, üyelerin apolitikleşmesi veya mücadeleden kaçması anlamına gelmemektedir. Tam tersine, parti yönetiminin bürokratik merkeziyetçi ve antidemokratik örgüt anlayışına karşı siyasi ve ahlaki bir protestodur.


Buna rağmen TİP Hollanda yönetiminin bu istifaları kendisine ait bir başarı gibi sunması, örgütsel çürümenin ulaştığı düzeyi göstermektedir.


Bir sosyalist örgüt açısından eleştirel, deneyimli ve bilinçli üyelerin kaybedilmesi başarı olamaz. Bir yönetimin başarısı eleştiren üyeleri örgütten uzaklaştırmakla değil, farklı görüşleri demokratik biçimde bir arada tutabilmek, çatışmaları siyasi yöntemlerle çözebilmek ve üyelerin güvenini kazanmakla ölçülür.


Eleştirenlerin ayrılmasını rahatlama veya zafer olarak gören yönetim anlayışı, partiyi işçi sınıfının çoğulcu ve mücadeleci örgütü olarak değil, kendi otoritesine uyum gösterenlerin kapalı çevresi olarak görmektedir. Böyle bir çevrede örgütsel birlik, farklılıkların demokratik birliği olarak değil, yönetime itaat edenlerin homojenliği olarak anlaşılır.


Bu birlik değildir. Bu, bürokratik tasfiyeciliğin yarattığı sessizliktir.


Beyaz Yakalı Küçük Burjuva Örgüt Yapısı ve İşçi Sınıfından Kopuş


TİP’in Hollanda, Avrupa ve Türkiye örgütlenmelerinin sınıfsal bileşimi ile örgütsel zihniyeti arasındaki ilişki ayrıca incelenmelidir. TİP, isminde “İşçi” sözcüğünü taşımasına rağmen fiilen ağırlıklı olarak beyaz yakalıların, profesyonel meslek sahiplerinin, öğrencilerin ve eğitimli küçük burjuva katmanların belirlediği bir örgüt görünümündedir. Mavi yakalı işçiler, üretim alanlarında çalışan emekçiler ve işyerlerinden gelen organik işçi kadrolar örgütün karar mekanizmalarında belirleyici değildir.


Mesele tek tek beyaz yakalı üyelerin samimiyeti veya devrimci niteliği değildir. Sınıfsal köken tek başına kimsenin politik niteliğini otomatik olarak belirlemez. Asıl sorun, örgütün işçi sınıfının üretim alanlarındaki mücadelesine, işyeri örgütlenmelerine ve işçilerin doğrudan öz yönetimine dayanıp dayanmamasıdır.


İşçiler örgütte yalnızca mitinglere katılan, seçim döneminde oy veren veya yöneticilerin aldığı kararları uygulayan bir kitle olarak yer alıyorsa, partinin isminde “İşçi” sözcüğünün bulunması onu işçi sınıfı partisi yapmaz. İşçi sınıfı partisinin yönü, örgütsel kültürü ve karar mekanizmaları işçilerin doğrudan katılımıyla şekillenmelidir.


Arada bir grev alanını ziyaret etmek, grevci işçilerin yanında fotoğraf vermek veya Meclis kürsüsünde işçilerin sorunlarından söz etmek de kendi başına işçi sınıfı siyaseti değildir. İşçi sınıfı siyaseti, işçilerin kendi mücadelelerinin ve kendi örgütlenmelerinin öznesi haline gelmesiyle mümkündür.


Beyaz yakalı profesyonel katmanların örgütte sürekli belirleyici olduğu, işçilerin ise karar alma mekanizmalarının dışında kaldığı yapılarda siyaset giderek emekçiler adına konuşan profesyonellerin faaliyetine dönüşür. İşçi sınıfı kendi kurtuluşunun öznesi olmaktan çıkar; hakkında konuşulan, temsil edilen ve yönetilen bir toplumsal kesim haline gelir.


TİP’in yaşadığı sorun tam da budur. İşçi sınıfının öz örgütlenmesine dayanmayan, beyaz yakalı küçük burjuva kadroların yönettiği bir yapı, zaman içinde kendi bürokrasisini üretmektedir. Bu bürokrasi üyelerden bağımsızlaşmakta, eleştiriyi tehdit olarak görmekte ve parti programını kendi yönetici iktidarının meşruiyet aracına dönüştürmektedir.


Berlin Kongresi’nde iki işçi adayının seçilememesi ve Hollanda gibi büyük örgütlenmelerden birinin yürütmede temsil edilmemesi üzerine yapılan eleştirilerin bile sorun haline getirilmesi tesadüf değildir. Burada sınıfsal temsil sorusuna siyasi cevap vermek yerine, bu soruyu soran kişinin örgütsel sadakati tartışmaya açılmıştır.


Yetmiş Yılı Aşkın Sosyalizm Seneyiminden Ders Çıkarmamak


Sovyetler Birliği’nin yaklaşık yetmiş yıllık deneyimi, Çin deneyimi ve diğer sosyalist devletlerin tarihi, yalnızca sosyalizmin kazanımlarını değil, bürokratikleşmenin, parti ile sınıf arasındaki bağın kopmasının ve devlet-parti aygıtının emekçiler üzerinde ayrı bir iktidar haline gelmesinin ağır sonuçlarını da göstermiştir.


Bu tarihsel deneyimden çıkarılması gereken ders, sosyalizmin daha fazla bürokrasiye, daha fazla merkezi denetime ve daha az örgüt içi demokrasiye ihtiyaç duyduğu değildir. Tam tersine sosyalizmin yaşaması, işçilerin ve emekçilerin karar süreçlerine doğrudan katılmasına, yönetim organlarının aşağıdan denetlenmesine, görevlerin ayrıcalığa dönüşmemesine, yöneticilerin geri çağrılabilmesine ve eleştirinin güvence altına alınmasına bağlıdır.


TİP ise bu tarihsel deneyimlerden demokratik sonuçlar çıkarmak yerine, köhne bürokratik merkeziyetçi örgüt modelini yeniden üretmektedir. Yönetici organların kararlarını sorgulamak disiplinsizlik, farklı bir teorik görüş ileri sürmek tehlike, üyelerin birbirleriyle konuşması örgütsel tehdit ve özeleştiri yönetime sadakat sınaması haline getirilmektedir.


Bu anlayış Marksizm-Leninizmin özü değildir. İşçi sınıfının kendi kurtuluşunun öznesi olması düşüncesinin inkârıdır.


Marksizm-Leninizm, yöneticilerin üyeler üzerinde sınırsız otorite kurmasının teorisi değildir. Devrimci örgüt, işçi sınıfının yerine geçen ve onun adına hükmeden bir bürokratik kast yaratmak için değil, işçi sınıfının bilinçli ve örgütlü özne haline gelmesini sağlamak için gereklidir.


Geçmiş sosyalizm deneyimlerinden ders çıkarmayan bir sol, aynı bürokratik çürümeyi yeni isimler ve yeni söylemler altında yeniden üretir.


Parti İçinde Demokrasi Kuramayan Bir Yapı Türkiye’ye Demokrasi Vaat Edemez


TİP yöneticileri Türkiye’deki otoriter düzene, hukuksuzluğa, ifade özgürlüğü üzerindeki baskılara ve iktidarın keyfi uygulamalarına karşı konuşmaktadır.

Ancak sol bir lügat kullanmak, demokrasi ve özgürlük kavramlarını tekrarlamak, partinin kendi içindeki antidemokratik yapıyı meşrulaştırmaz.


Kendi tüzüğünü uygulamayan, 15 üyenin ortak dilekçesine cevap vermeyen, eleştiren üyeleri bireysel baskı ve manipülasyon yöntemleriyle etkisizleştirmeye çalışan, savunma hakkını tanımayan ve üyelerin örgütten ayrılmasını başarı olarak sunan bir parti Türkiye’ye inandırıcı bir demokrasi ve özgürlük vaadinde bulunamaz.


Demokrasi yalnızca devlet iktidarına karşı ileri sürülen dışsal bir talep değildir. Demokrasi, bir örgütün kendi iç ilişkilerinde sınanır. Kendi üyelerini dinlemeyen bir parti halkı dinleyeceğini iddia edemez. Kendi yönetimini üyelerin denetimine açmayan bir parti devletin halk tarafından denetlenmesini savunduğunda inandırıcı olamaz. Kendi içinde eleştiriyi bastıran bir yapı, ülkede düşünce ve ifade özgürlüğünün taşıyıcısı haline gelemez.


Bir partinin gerçek niteliği yalnızca programında yazan cümlelerle değil, eleştiriyle karşılaştığında nasıl davrandığıyla anlaşılır. Sol kavramlar demokratik olmayan bir örgütün üzerini örten ideolojik bir maskeye dönüşebilir. Tarih, sol bir dil kullanarak kendi halklarına ve üyelerine büyük baskılar uygulayan, bürokratik ayrıcalıkları sosyalizm olarak sunan ve eleştiriyi karşı devrimcilikle suçlayan sahte sol örneklerle doludur.


Bu nedenle mesele TİP’in ne söylediğinden ibaret değildir. Söylemi ile pratiği arasındaki çelişki belirleyicidir.


Sol Popülizmden Sol Milliyetçiliğe Uzanan Tehlike


İşçi sınıfının öz örgütlenmesinden kopmuş küçük burjuva partiler, sınıf mücadelesini sürekli ve bağımsız bir işçi hareketi olarak örgütleyemez. Bu boşluğu parlamenter görünürlük, lider merkezli siyaset, medya gösterileri ve sol popülizmle doldurmaya çalışırlar.


Bu tür partiler kapitalist mülkiyet ve iktidar ilişkilerine karşı işçi sınıfının bağımsız karşı gücünü kurmak yerine, mevcut düzen içinde daha etkili bir temsil ve daha adil bir yönetim vaat ederler. İşçi sınıfı örgütün kurucu ve yönetici öznesi olmaktan çıkar, parti elitlerinin adına konuştuğu bir seçmen kitlesine dönüşür.


Sınıf temelinden kopan sol popülizmin milliyetçiliğe kayması tesadüf değildir. 

Sınıfsal karşıtlık geri plana itildikçe “halk”, kendi içindeki sınıf çelişkilerinden arındırılmış millî bir bütün olarak kurulmaya başlanır. Sermaye ile emek arasındaki uzlaşmaz çelişkinin yerini belirsiz bir halk-elit karşıtlığı alır. Böylece küçük burjuva solculuğu, kriz dönemlerinde sol milliyetçilikle ve devlet merkezli siyasetle buluşabilecek bir zemine yerleşir.


Bu yolun sonu işçi sınıfının bağımsız siyaseti değildir. En son tahlilde işçi sınıfının burjuva devletine ve milliyetçi siyasal projelere tabi kılınmasıdır. Kendisine sosyalist adını veren bir partinin karşı devrimci güçlerle aynı zemine sürüklenmesi bir anda gerçekleşmez. Bu süreç, örgüt içi demokrasinin tasfiyesiyle, işçilerin edilgenleştirilmesiyle, bürokrasinin güçlenmesiyle ve sınıf siyasetinin yerini sol popülizmin almasıyla hazırlanır.


Yeni Solu İşçiler ve Emekçiler Yazacaktır


TİP’te yaşanan süreç yalnızca bir partinin iç sorunu değildir. Bu süreç, 21. yüzyılda nasıl bir solun gerekli olduğu sorusunu yeniden gündeme getirmektedir.
Yeni sol, geçmişin bürokratik merkeziyetçi kalıplarını tekrar ederek kurulamaz. 

Sovyetler Birliği, Çin ve diğer sosyalizm deneyimlerinin kazanımlarını sahiplenirken onların bürokratikleşme, demokratik katılımın zayıflaması, parti aygıtının sınıftan kopması ve yönetici tabakaların ayrıcalıklı hale gelmesi gibi sonuçlarını görmezden gelemez.


Yeni sol, Marksizm ve Leninizmin özünden kopmadan bu tarihsel birikimi 21. yüzyılın koşullarına demokratik biçimde tercüme etmek zorundadır. Bu, Marksizmden vazgeçmek değil, işçi sınıfının kendi kurtuluşunun öznesi olduğu temel ilkeyi yeniden merkeze almaktır.


Yeni sol milliyetçilik kulvarına düşmemelidir. İşçi sınıfını belirsiz bir millî bütün içinde eritmemeli, emeğin sermayeye karşı bağımsız örgütlenmesini esas almalıdır. Partinin merkezi, profesyonel siyasetçiler ve beyaz yakalı yöneticiler değil; fabrikalar, işyerleri, depolar, ulaşım alanları, hastaneler, hizmet sektörleri ve emekçilerin yaşadığı mahalleler olmalıdır.


İşçiler yalnızca partiye üye yapılan insanlar değil, partiyi yöneten, kararları oluşturan, yöneticileri seçen, denetleyen ve gerektiğinde geri çağıran gerçek siyasi özneler olmalıdır. İşçilerin yönettiği bir ekonomi hedefi ile işçilerin yönettiği bir siyasi örgüt birbirinden ayrılamaz. Parti içinde işçilere yönetme hakkı tanımayan bir yapı, toplumda işçi öz yönetimini gerçekleştiremez.


Gerçek işçi sınıfı partisi, işçiler adına konuşan profesyonel bir aygıt değil, işçilerin kendi kendilerini örgütlediği ve yönettiği bir mücadele aracıdır. Eleştiri bu partide suç değil, gelişmenin koşuludur. Özeleştiri itaat belgesi değil, herkes için geçerli bir yenilenme yöntemidir. Yöneticilik ayrıcalık değil, geçici ve denetlenebilir bir sorumluluktur. Parti disiplini korkuya ve tehdide değil, bilinçli katılıma ve ortak iradeye dayanır.


Sonuç


TİP MYK’nın 15 üyenin imzaladığı rapor-dilekçeye cevap vermemesi, parti tüzüğünün açık gereklerini ihlal etmiştir. Fakat sorun yalnızca cevapsız bırakılmış bir dilekçe değildir. Sonraki pratik, raporda eleştirilen antidemokratik anlayışın merkezî yönetim düzeyinde de benimsendiğini veya en azından korunduğunu göstermiştir.


Kolektif bir başvurunun muhataplarıyla demokratik biçimde konuşmak yerine imzacıları tek tek etkilemeye çalışmak, eleştirileri yanıtlamak yerine eleştirenleri disipline yönelmek, hakaret, tehdit, kişilik katli ve dışlama yöntemlerini kullanmak ve üyelerin istifasını başarı olarak sunmak sosyalist örgüt ahlakıyla bağdaşmaz.


TİP, sol bir dil kullanan fakat örgüt içinde bürokratik merkeziyetçiliği yeniden üreten, işçi sınıfından örgütsel olarak kopmuş ve beyaz yakalı küçük burjuva katmanların belirleyici olduğu bir parti görünümündedir. Böyle bir yapı, kendi içinde göstermediği demokrasiyi Türkiye’ye vaat edemez.


Solun geleceğini, eleştiren üyeleri tasfiye ederek kendi bürokratik iktidarını koruyan yapılar yazmayacaktır. Bu köhne sözde sol anlayış, tarihin çöplüğündeki yerini alacaktır.


Yeni sol tarihi; sosyalizmin bütün tarihsel deneyimlerinden demokratik sonuçlar çıkaran, Marksizm ve Leninizmin devrimci özünden kopmayan, milliyetçiliğe teslim olmayan, emek-sermaye çelişkisini yeniden siyasetin merkezine yerleştiren ve işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesine dayanan bir hareket yazacaktır.


Bu yeni solu yalnızca işçiler adına konuşanlar değil, doğrudan doğruya örgütlenen, karar veren ve yöneten işçiler yaratacaktır.

***

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!