SIĞINMACI VE GÖÇ KARŞITI POLİTİKA IRKÇI APARTHEİD İDEOLOJİSİNİN BİR SEMBOLÜDÜR (Ahmet Daşkapan)
HOLLANDA IRKÇI APARTHEİD İDEOLOJİSİNİN ETKİSİ ALTINA GİRİYOR
Son on yıllarda ana akım medya ve sağ siyasi akımlar, sığınmacılar, göçmen kökenli vatandaşlar ile Hollanda’daki çeşitli toplumsal sorunlar arasında nedensel bir bağ kurmak için sistematik biçimde çalışmıştır. Konut krizi, işgücü piyasasındaki baskı, sosyal hizmetlerin gerilemesi ve güvenlik gibi meseleler bu baskın söylem içinde sürekli olarak bu grupların varlığıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece karmaşık yapısal sorunlar, köken ve göç meselesine indirgenen bir siyasi ve toplumsal çerçeve oluşturulmaktadır.
Bu tablo tarafsız bir analiz değil, ırkçı apartheid ideolojisinin bir inşasıdır. Konut krizinin nedenleri, yıllardır süren başarısız konut politikaları, piyasanın serbestleştirilmesi ve devletin düzenleyici rolünden çekilmesinde yatmaktadır. Sosyal hizmetler üzerindeki baskı, tasarruf politikaları ve piyasa odaklı tercihlerden kaynaklanmaktadır. İstihdam sorunları ise ekonomik yeniden yapılanma, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve güvenceli işlerin ortadan kaldırılmasıyla bağlantılıdır. Bu yapısal nedenler görünmez kılınarak sorumluluk sığınmacılara ve göçmen kökenli vatandaşlara yüklenmekte, böylece siyaset ve sermayenin gerçek sorumluluğu gizlenmektedir.
Sığınma meselesi bu bağlamda sadece bir politika alanı değil, aynı zamanda bir siyasi araç olarak kullanılmaktadır. Bu mesele, ırkçılığın normalleştirildiği ve meşrulaştırıldığı daha geniş bir ideolojik mücadelenin sembolü haline gelmiştir. Toplumsal sorunların göçle ilişkilendirilmesi sürekli tekrar edilerek, ırkçı apartheid ideolojisinin, ayrımcılığın ve eşitsiz muamelenin normal kabul edildiği bir iklim yaratılmaktadır. Bu süreç, tartışmayı sosyal adalet zemininden kültürel ve etnik karşıtlıklar zeminine kaydırmaktadır.
Bu bağlamda sığınmacı karşıtı ve göç karşıtı politika, ırkçı apartheid ideolojisinin bir ifadesi haline gelmektedir. Bu, klasik anlamda hukuki olarak tanımlanmış bir yapıdan ziyade, toplumun ideolojik olarak düzenlendiği ve haklar, fırsatlar ve muamele açısından fiili ayrışmanın meşrulaştırıldığı bir sistemdir. Vatandaşlar kökenlerine göre örtük biçimde sınıflandırılmakta, konut, iş ve sosyal güvenliğe erişim giderek bu ırkçı apartheid ideolojisinin ürettiği mekanizmalar tarafından belirlenmektedir. Sığınmacılar ve göçmen kökenli insanlar, toplumun eşit ve tam katılımcıları olarak değil, kontrol edilmesi ve sınırlandırılması gereken bir sorun kategorisi olarak ele alınmaktadır.
Bu gelişmenin toplumun tamamı üzerinde derin etkileri vardır. Toplumsal kesimleri karşı karşıya getirerek sosyal uyumu zayıflatmakta ve güvensizliği artırmaktadır. Aynı zamanda işçi sınıfının genel konumunu da zayıflatmaktadır. Sorunların nedeni olarak göçün gösterilmesi, emek ile sermaye arasındaki temel çelişkinin görünmez kalmasına yol açmaktadır. Emek sömürüsü, artan eşitsizlik ve servetin yoğunlaşması bu şekilde gizlenmektedir.
Sorunun özü tam da bu kaymada ortaya çıkmaktadır. Sığınmacı karşıtı ve göç karşıtı politika, yalnızca bir göç politikası değil, etnik hatlar üzerinden yeniden tanımlanan toplumsal çelişkileri temel alan daha geniş bir stratejinin parçasıdır ve bu strateji ırkçı apartheid ideolojisine dayanmaktadır. Bu durum, toplumsal yıkım politikalarının geniş bir direnişle karşılaşmadan sürdürülmesini mümkün kılmakta, çünkü sonuçlar kurgulanmış bir “öteki”ye yüklenmektedir.
Gerçek bir alternatif, bu mekanizmaların kırılmasını gerektirir. Bu da tartışmayı yeniden toplumsal sorunların gerçek nedenlerine çekmeyi, tüm vatandaşlar için eşit hakları tanımayı ve ırkçı apartheid ideolojisine dayanan her türlü politikayı reddetmeyi gerektirir. Ancak bu temelde adaletin, eşitliğin ve dayanışmanın esas alındığı bir toplum kurulabilir.
Sığınmacı karşıtı ve göç karşıtı politika, ırkçı bir siyasi ifadedir. Bu durum tartışma götürmez. Irkçılığın en temel biçimi günümüzde sığınmacı karşıtı ve göç karşıtı politikanın içinde yer almaktadır. Bazı vatandaşların göçmenlerin gelişine verdiği dramatik tepkiler anlaşılabilir ve dikkate alınmalıdır. Ancak bu tepkiler hiçbir koşulda siyasi kararların belirleyicisi olamaz. Sağ ve sol siyasetin, göçmen kökenli insanları ve sığınmacıları günah keçisi ilan eden bu dramatik siyasete katılması, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde ırkçı apartheid anlatısına dahil olmaktır.
Göçten olumsuz etkilendiğini düşünen insanların yaşam dünyasını anlamak gereklidir. Ancak bu anlayış, sığınmacı karşıtı ve göç karşıtı politikaları savunmak anlamına gelmez. Özellikle sığınma hakkı, aile kurma ve aile birleşimi göçü temel insan haklarıdır ve asla tartışma konusu yapılamaz.
Bazı göçmen kökenli ya da farklı etnik kökene sahip bireylerin bu ırkçı apartheid anlatısına katılması bu gerçeği değiştirmez. Irkçılık, onu dile getiren kişinin kimliğine göre meşrulaşmaz. Siyah bir birey ırkçılığı savunduğunda bu durum ırkçılığı meşru kılmaz.
Bazı siyasi akımların ırkçılığı ve apartheid düşüncesini gizlemek için ön saflara farklı kökenlerden insanları koyması, yalnızca bu ideolojinin ne kadar rafine hale geldiğini göstermektedir. Bu durum antırkçılık mücadelesinde daha fazla dikkat ve netlik gerektirir. Bu kişilerin etkili pozisyonlara gelmesi ve bu ideolojiyi savunması, onların bu yapının bir parçası olduğu gerçeğini değiştirmez. Bireysel çıkarlar ve kariyer hesapları bu rolü değiştirmez.
Irkçılığın hiçbir meşru temeli yoktur ve hiçbir zaman olmayacaktır. Göç ve sığınma politikalarına yönelik hoşnutsuzluk, göçmenlere, farklı etnik kökenlere, dinlere ya da kültürlere karşı ayrımcılık ve ırkçılık için asla bir gerekçe olamaz. Sığınmacı karşıtı ve göç karşıtı tutumların reddedilmesi, bugün Hollanda’nın ırkçı apartheid ideolojisinin etkisi altına girdiği bu ortamda, antırkçılık mücadelesinin temelini oluşturmalıdır.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
