Atak Menü

MİHRAC URAL’A YÖNELİK İKİ YÖNLÜ YARGISIZ İNFAZ VE LİNÇ KAMPANYASI (Ahmet Daşkapan)

MİHRAC URAL’A YÖNELİK İKİ YÖNLÜ YARGISIZ İNFAZ VE LİNÇ…
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
17 Ekim 2026, 11:43 | Yazar: Ahmet Daşkapan | Kategori: Dünya
MİHRAC URAL’A YÖNELİK İKİ YÖNLÜ YARGISIZ İNFAZ VE LİNÇ KAMPANYASI (Ahmet Daşkapan)

İki gündür hem Türkiye hem de Suriye iktidarlarına yakın çevreler ve yayın kuruluşları, Mihraç Ural hakkında suçlu algısı yaratmak ve bir linç atmosferi oluşturmak amacıyla sistematik propaganda yayınları yapmaktadır. Henüz bağımsız bir mahkeme önünde yargılanmamış ve hakkındaki suçlamalar kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararıyla sonuçlanmamış olan Mihraç Ural, iki ülkenin iktidar yanlısı yayın organları tarafından çoktan suçlu ilan edilmiştir. Böylece yargılama yapılmadan hüküm verilmekte, kamuoyu önünde siyasi ve toplumsal bir infaz gerçekleştirilmektedir.

 

Mihraç Ural, Türkiye tarafından yıllardır aranmasına rağmen bugün Suriye'de demokratik meşruiyetten yoksun, hukuk devleti güvencelerini sağlamayan bir rejimin elinde bulunmaktadır. Mihraç Ural, Suriye vatandaşlığı almış olsa da Türkiye'nin bir evladıdır. 12 Eylül askerî diktatörlüğü döneminde birçok devrimci ve demokrat gibi vatandaşlıktan çıkarılmıştır. 12 Eylül rejiminin bu hukuksuzluğu tarihsel olarak her türlü demokratik meşruiyetten yoksundur. Bir askerî diktatörlüğün vatandaşlıktan çıkarma kararları, bir insanın doğduğu ülkeyle olan tarihsel ve toplumsal bağlarını ortadan kaldırmaz.

 

Türkiye'de yıllardır aranan Mihraç Ural'ın, Türk ve Suriye istihbarat servisleri arasında gerçekleştirildiği açıklanan ortak operasyon sonucunda Suriye makamlarının elinde bulunması ciddi sorular doğurmaktadır. Üstelik yakalanma biçimi konusunda birbirinden farklı açıklamalar bulunmaktadır. Suriye makamları Ural'ın sınırdan kaçmaya çalışırken yakalandığını açıklarken, Lübnan'dan kaçırılarak Suriye'ye götürüldüğüne ilişkin haberler de yayımlanmıştır. Bu çelişkinin aydınlatılması, gerçekleşen operasyonun hukuki niteliğinin belirlenmesi bakımından zorunludur.

 

AKP iktidarı Mihraç Ural'ın Türkiye'de yargılanmasından neden korkuyor? Bunca yıldır yakalamaya çalıştığı Mihraç Ural'ı neden Türkiye'de yargının önüne çıkarmıyor? Türkiye'de hakkında devam eden bir ceza davası bulunan bir kişinin, Türkiye ile koordinasyon içinde yürütüldüğü açıklanan operasyon sonucunda Suriye istihbaratının elinde bulunmasının siyasi ve hukuki gerekçesi nedir? Türkiye iktidarı, kendisinin yıllardır yönelttiği suçlamaların bağımsız bir yargılama sürecinde bütün yönleriyle incelenmesini neden sağlamıyor?

 

Buradaki temel mesele Mihraç Ural'ın suçlu veya suçsuz olduğuna siyasi iktidarların, istihbarat örgütlerinin ya da basın kuruluşlarının karar vermesi değildir. Suçlamaların bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, somut deliller temelinde, savunma hakkı eksiksiz güvence altına alınarak incelenmesidir.

 

Mihraç Ural'a yöneltilen suçlamalar ağırdır. Reyhanlı'da hayatını kaybeden insanların ve Suriye'deki katliamlarda yaşamını yitiren sivillerin uğradığı haksızlıkların aydınlatılması zorunludur. Ancak bu zorunluluk, suçlanan kişinin hukuk dışı yöntemlerle cezalandırılmasını meşrulaştırmaz. Tam tersine, suçlamaların ağırlığı, yargılamanın bağımsızlığını ve delillerin güvenilir biçimde incelenmesini daha da önemli hâle getirmektedir.

 

Suriye'deki mevcut rejimin siyasal yapısı, yargı bağımsızlığına ilişkin ciddi sorunlar ve gözaltındaki kişinin güvenliği konusundaki belirsizlikler karşısında, Mihraç Ural'ın bu rejimin yargısına teslim edilmesi kabul edilemez. Türkiye'deki mevcut siyasi iktidarın yargı üzerindeki etkisi ve hukuk devleti ilkelerinin aşınması da Türkiye'de bağımsız bir yargılama yapılabileceğine ilişkin ciddi güvensizlik yaratmaktadır. Bu koşullarda Mihraç Ural'ın, uluslararası düzeyde bağımsızlığı ve tarafsızlığı güvence altına alınmış bir yargı organı önünde, uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde yargılanması gerektiği açıktır.

 

MİHRAÇ URAL SIRADAN BİR ADLİ SUÇLU OLARAK DEĞERLENDİRİLEMEZ

 

Mihraç Ural'ın hukuki durumu, Suriye'de yaşanan uzun süreli savaşın siyasal, askerî ve uluslararası koşullarından soyutlanamaz. Kendisi, Suriye'de dış müdahalelere ve emperyalist güçlerin desteklediği silahlı hareketlere karşı yürütülen halk savunmasının içinde yer aldığını savunan ve bu mücadelede liderlik üstlenmiş siyasi bir şahsiyettir.

 

Bu siyasi ve askerî geçmiş, kendisine yöneltilen suçlamaların niteliğinin ve yargılamanın koşullarının belirlenmesinde dikkate alınmak zorundadır.

 

Bir savaşın galipleri, mağlup ettikleri tarafın bütün mensuplarını yalnızca siyasi ve askerî konumları nedeniyle suçlu ilan etme hakkına sahip değildir. Savaşta yenilgiye uğramak suçluluğun, galip gelmek ise hukuki meşruiyetin kanıtı değildir.

 

Suriye'de yaşanan iktidar değişikliği de bu temel ilkeyi ortadan kaldırmamaktadır.

 

Bugün Suriye iktidarının başında bulunan Ahmed el-Şara, Colani adıyla tanınan, geçmişte El Kaide bağlantılı Nusra Cephesi'nin ve daha sonra Heyet Tahrir el-Şam'ın liderliğini yürütmüş bir siyasi şahsiyettir. Bu örgütler uluslararası düzeyde terör örgütü olarak tanımlanmış ve yaptırımlara tabi tutulmuştur. Sonraki dönemde bu yaptırımların önemli bir bölümünün kaldırılması, söz konusu hareketin tarihsel geçmişini ortadan kaldırmamaktadır.

 

Emperyalist güçlerin siyasi tercihleri doğrultusunda dün terörist olarak tanımlanan bir hareketin bugün devlet iktidarının meşru muhatabı hâline getirilmesi, uluslararası siyasetteki güç ilişkilerinin hukuk üzerindeki etkisini göstermektedir.

 

Bu değişim, Colani iktidarına geçmiş savaşın karşı cephesinde yer alan Mihraç Ural'ı peşinen suçlu ilan etme veya bağımsız yargılama güvencelerinden yoksun bırakma hakkı vermemektedir.

 

Burada birbirinden ayrılması gereken iki temel mesele bulunmaktadır. Birincisi, Mihraç Ural'ın Suriye savaşındaki siyasi ve askerî konumu ile faaliyetleridir. İkincisi ise kendisine yöneltilen belirli katliam suçlamalarıdır.

 

Silahlı mücadelede bulunmuş olmak, tek başına savaş suçu işlemiş olmak anlamına gelmez. Aynı şekilde siyasi mücadele yürütmüş olmak da savaş sırasında sivillere karşı işlenmiş suçlardan otomatik muafiyet sağlamaz.

 

Bu ayrımın yapılacağı yer siyasi propaganda organları değil, bağımsız ve tarafsız mahkemelerdir.

 

Suriye'de savaşın galibi olan iktidarın, karşı cephede yer almış bir siyasi ve askerî şahsiyet hakkında yürüttüğü yargılamanın adil olabilmesi, kazanan tarafın siyasi iradesinden bağımsız olmasını gerektirir.

 

Mihraç Ural'ın sıradan bir adli suçlu muamelesine tabi tutulmaması gerektiği yönündeki talep, kendisine ayrıcalık tanınması anlamına gelmemektedir. Talep edilen, yargılamanın savaşın tarihsel koşullarını, silahlı çatışmaların niteliğini, tarafların konumlarını ve uluslararası müdahaleleri de kapsayan bir hukuki araştırma olarak yürütülmesidir.

 

YARGILAMANIN AMACI SUÇLU İLAN ETMEK DEĞİL, GERÇEKLERİ ORTAYA ÇIKARMAK OLMALIDIR

 

Mihraç Ural'ın Suriye'de mi yoksa Türkiye'de mi yargılanacağı tartışmasında, Türkiye yurttaşı olarak doğmuş ve 12 Eylül askerî diktatörlüğü tarafından vatandaşlıktan çıkarılmış olması göz ardı edilemez. Türkiye'nin kendisine yönelttiği suçlamalar bakımından Türk yargı kurumlarının yetkisi ve yargılama sorumluluğu tartışma götürmez bir zorunluluktur. Ancak birincil tercih, uluslararası düzeyde bağımsızlığı ve tarafsızlığı güvence altına alınmış bir mahkemede, savunma ve avukat yardımından yararlanma haklarının hiçbir hukuksuz sınırlamaya tabi tutulmadan yargılanmasıdır.

 

Mihraç Ural'ın yargılanacağı mahkeme, yalnızca hakkında ileri sürülen suçlamaların karara bağlandığı bir ceza yargılaması değil, aynı zamanda kapsamlı bir hukuki araştırma ve gerçekleri ortaya çıkarma süreci niteliği taşımalıdır. Özellikle Banyas ve Reyhanlı katliamlarının bütün yönleriyle aydınlatılması, sorumluların somut delillerle belirlenmesi ve bu katliamların ardındaki ilişkilerin açığa çıkarılması hedeflenmelidir.

 

Bu bağlamda Mihraç Ural'ın yapacağı kapsamlı savunma, açıklamaları, sunacağı deliller ve tanıkların ifadeleri tarihsel gerçeklerin aydınlatılmasına katkı sağlayacaktır. Yargılama, yalnızca bir kişinin cezai sorumluluğunu belirlemekle sınırlı kalmamalı, söz konusu katliamların gerçekleştiği siyasi ve askerî koşulların, örgütsel ilişkilerin ve sorumluluk zincirinin araştırılmasına da hizmet etmelidir.

 

TARİHSEL YARGILAMALARIN ARAŞTIRMACI NİTELİĞİ VE EMSAL DAVALAR

 

Siyasi ve askerî çatışmalardan kaynaklanan ağır suçlamaların yargılanması, sıradan bir ceza davasının sınırlarını aşan tarihsel bir önem taşımaktadır. Bu tür davalarda mahkeme, bireysel cezai sorumluluğu araştırırken aynı zamanda olayların gerçekleştiği siyasi koşulları, örgütsel ilişkileri, emir-komuta zincirini ve suçların işlenmesinde rol oynayan kurumları da incelemek zorundadır.

 

Tarihsel deneyimler, büyük savaşların ve kitlesel katliamların yargılanmasında ortaya çıkan delillerin, mahkeme kararlarının ötesinde tarihsel gerçeklerin belgelenmesine hizmet ettiğini göstermektedir.

 

Nürnberg yargılamaları

 

Nürnberg yargılamaları bu açıdan önemli bir emsaldir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nazi yöneticilerinin yargılandığı mahkemede yalnızca bireylerin suçları değil, Nazi devletinin siyasi, askerî ve ekonomik örgütlenmesi, savaşın hazırlanması, toplama kamplarının işleyişi ve kitlesel katliamların örgütlenme mekanizmaları da araştırılmıştır. Mahkemeye sunulan devlet belgeleri, askerî yazışmalar, emirler, tanık ifadeleri ve savunmalar sayesinde Nazi rejiminin suç mekanizmasının önemli bir bölümü tarihsel kayıt altına alınmıştır.

 

Nürnberg yargılamalarının bir diğer öğretici yönü, mahkemenin savaşın galibi olan devletler tarafından kurulmuş olmasıdır. Bu durum, galiplerin adaleti ve seçici yargılama eleştirilerini beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla bir mahkemenin uluslararası nitelik taşıması, tek başına tarafsızlık güvencesi değildir. Gerçek bağımsızlık, bütün tarafların eylemlerinin aynı hukuki ölçütlerle incelenmesini gerektirir.

 

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi

 

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, özellikle Srebrenitsa katliamının araştırılması bakımından başka bir emsal oluşturmaktadır. Srebrenitsa davalarında toplu mezarlar, adli tıp incelemeleri, askerî emirler, iletişim kayıtları, tanıklıklar ve örgütsel sorumluluk ilişkileri araştırılmıştır. Mahkeme, yalnızca belirli sanıkların cezai sorumluluğunu karara bağlamamış, Srebrenitsa'da gerçekleştirilen soykırımın kanıtlarla ortaya konmasına da hizmet etmiştir.

 

Radislav Krstić davası ile Radovan Karadžić ve Ratko Mladić davaları, askerî ve siyasi sorumluluk ilişkilerinin araştırılması bakımından tarihsel öneme sahiptir. Bu yargılamalarda savaşın yalnızca sonuçları değil, suçların işlenmesine giden süreçler ve sorumluluk zincirleri de ayrıntılı biçimde incelenmiştir.

 

Sierra Leone Özel Mahkemesi ve Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu

 

Sierra Leone Özel Mahkemesi ve Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu ise cezai yargılama ile tarihsel araştırmanın birbirini tamamlayan iki ayrı işlevini göstermektedir. Sierra Leone iç savaşında işlenen suçlarla ilgili yargılamalarda, bireysel sorumlulukların yanında silahlı örgütler arasındaki ilişkiler, savaşın finansmanı ve sivillere yönelik saldırılar incelenmiştir. Eski Liberya Devlet Başkanı Charles Taylor'ın yargılanması, siyasi iktidar sahiplerinin başka ülkelerdeki silahlı hareketlere verdikleri desteğin ve bu destekle bağlantılı suçların uluslararası yargılama konusu yapılması bakımından önemlidir.

 

Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu ise ceza mahkemesinin görev alanından daha geniş bir araştırma yürüterek savaşın tarihsel nedenlerini ve toplumsal sonuçlarını incelemiştir. Bu iki kurumun farklı görevleri, Mihraç Ural'ın yargılanmasına ilişkin tartışma bakımından da önemlidir. Bir ceza mahkemesi sanıkla ilgili suçlamaları incelemek zorundadır. Fakat bu incelemenin ürettiği belgeler, tanıklıklar ve kararlar, daha geniş bir tarihsel araştırmanın temelini oluşturur.

 

Bu tarihsel deneyimlerden çıkarılması gereken sonuç açıktır: Mahkemenin görevi sanığı önceden belirlenmiş bir hükme ulaştırmak değil, isnat edilen suçların gerçekliğini bağımsız araştırma yoluyla ortaya çıkarmaktır. Mihraç Ural'ın yargılanması da bu hukuki ilkeye dayanmalıdır.

 

Banyas ve Reyhanlı katliamlarının araştırılması, yalnızca Mihraç Ural'a yöneltilen suçlamaların tekrar edilmesiyle sınırlı tutulamaz. Bu olaylarda hangi örgütlerin, hangi siyasi ve askerî yapıların, hangi istihbarat ilişkilerinin ve hangi emir-komuta mekanizmalarının rol oynadığı araştırılmalıdır. İddialar, savunmalar ve karşıt deliller aynı titizlikle incelenmelidir. Mahkemenin araştırmacı niteliği, bütün bu ilişkilerin ortaya çıkarılmasını gerektirir.

 

Ancak bir ceza mahkemesinin doğrudan görevi, yetkisine giren suçlar bakımından bireysel cezai sorumluluğu belirlemektir. Daha geniş tarihsel araştırma, mahkeme tarafından ortaya çıkarılan delillerle desteklenen bağımsız bir hakikat araştırmasıyla tamamlanmalıdır.

 

NELSON MANDELA ÖRNEĞİ: IRKÇI REJİMİN TERÖRİST İLAN ETTİĞİ ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ

 

Nelson Mandela örneği, siyasi iktidarların özgürlük mücadelelerini suç olarak tanımlaması ile bağımsız yargı arasındaki çelişkiyi tarihsel olarak ortaya koymaktadır.

 

Mandela, Güney Afrika'daki ırkçı apartheid rejimine karşı yürütülen özgürlük mücadelesinin önderlerinden biriydi. Afrika Ulusal Kongresi'nin silahlı kanadı Umkhonto we Sizwe'nin kuruluşunda da öncü rol üstlenmişti.

 

Apartheid yönetimi, siyah halkın eşit yurttaşlık ve siyasi özgürlük mücadelesini devlet güvenliğine yönelik bir tehdit olarak değerlendirmiş, hareketin faaliyetlerini ağır ceza yasaları kapsamında suç saymıştır.

 

1963-1964 yıllarında yürütülen Rivonia Davası'nda Mandela ve mücadele arkadaşları sabotaj suçlamalarıyla yargılandı. İdam cezasıyla karşı karşıya kalan Mandela, 20 Nisan 1964 tarihinde mahkeme önünde yaptığı tarihsel savunmada, mücadelesinin nedenlerini ırkçı rejimin baskı politikalarıyla ilişkilendirdi.

 

Bu savunma, yalnızca bir sanığın kendisini savunması değildi. Güney Afrika'daki ırk ayrımcılığının, siyasal haklardan yoksun bırakılmanın ve özgürlük mücadelesinin tarihsel koşullarının dünya kamuoyuna açıklanmasıydı.

 

Mandela ve yedi mücadele arkadaşı 12 Haziran 1964 tarihinde ömür boyu hapis cezasına mahkûm edildi.

 

Rivonia Davası'nın tarihsel önemi, apartheid rejiminin mahkemeyi siyasi muhalefeti cezalandırmak için kullanmasına rağmen Mandela'nın savunmasının rejimin suçlayıcı anlatısını aşan bir tarihsel belgeye dönüşmesidir.

 

Irkçı yönetimin mahkemesi, apartheid düzeninin kendisini sanık sandalyesine oturtmadı. Mandela'nın yargılandığı hukuki düzen, ırkçı devletin kendi yasalarına dayanıyordu. Bu nedenle dava, apartheid rejiminin tarihsel sorumluluğunu bağımsız biçimde araştıran bir yargılama niteliği taşımıyordu.

 

Ancak Mandela'nın savunması ve sonradan ortaya çıkarılan tarihsel belgeler, bu yargılamanın gerçek siyasal niteliğinin anlaşılmasını sağladı.

 

Burada önemli olan nokta, bir devletin bir özgürlük hareketini yasadışı veya terörist olarak tanımlamasının, o hareketin tarihsel ve siyasi niteliğini tek başına belirlememesidir.

 

Bugün dünya tarihinde özgürlük mücadelesinin simgelerinden biri olarak kabul edilen Mandela, kendi döneminde ırkçı devletin ceza yasalarıyla mahkûm edilmişti.

 

Bu tarihsel gerçek, siyasi iktidarların suçlu ilan etme yetkisi ile hukuki ve tarihsel meşruiyet arasındaki ayrımı ortaya koymaktadır.

 

Mandela örneği ile Mihraç Ural'ın durumu arasındaki tarihsel bağlantı

 

Mandela'nın apartheid rejimi tarafından yargılanması ile Mihraç Ural'ın bugün Suriye'deki iktidarın elinde bulunması arasında siyasi iktidar, silahlı mücadele ve yargılama ilişkisi bakımından incelenmesi gereken bir benzerlik bulunmaktadır.

 

Her iki durumda da silahlı çatışmanın bir tarafında yer almış siyasi şahsiyetlerin, mücadele ettikleri iktidar yapıları veya karşıt siyasi güçler tarafından suçlu olarak tanımlanması söz konusudur.

 

Ancak bu benzerlik, iki kişinin siyasi faaliyetlerinin, tarihsel rollerinin veya haklarındaki suçlamaların özdeş olduğu anlamına gelmemektedir. Mandela örneğinin emsal niteliği, hukukun siyasi iktidarın çıkarlarına tabi kılınmasına karşı adil yargılama ilkesinin öneminde yatmaktadır.

 

Mihraç Ural, Suriye'de dış müdahalelere ve emperyalist güçlerin desteklediği silahlı yapılara karşı mücadele ettiğini açıklayan, bu mücadelede siyasi ve askerî liderlik üstlenmiş bir şahsiyettir.

 

Suriye'deki savaşta karşı cephenin galip gelmesi ve Ahmed el-Şara yönetiminin iktidarı ele geçirmesi, Mihraç Ural'ın kendisine yöneltilen bütün suçlamalardan dolayı otomatik olarak suçlu kabul edilmesini haklı çıkarmaz.

 

Geçmişte El Kaide bağlantılı Nusra Cephesi'nin liderliğini yapmış ve uluslararası terör yaptırımlarına konu olmuş Colani'nin bugün devlet iktidarının başında bulunması, geçmişte karşısında savaşmış kişilere yönelik yargılamaların bağımsızlığı sorununu daha da önemli hâle getirmektedir.

 

Savaşın galipleri, savaşın tarihini tek başlarına yazma ve mağlup ettikleri tarafı yargısız biçimde mahkûm etme hakkına sahip değildir.

 

Mandela'nın tarihsel deneyimi, bir siyasi hareketin devlet tarafından suçlu ilan edilmesiyle gerçeklerin ortaya çıkarılması arasındaki farkı göstermektedir.

 

Mihraç Ural açısından da belirleyici olan, Suriye'deki yeni iktidarın kendisini nasıl tanımladığı değil, hakkında ileri sürülen suçlamaların bağımsız ve tarafsız bir mahkemede somut deliller temelinde araştırılmasıdır.

 

Mihraç Ural'ın kendisine yöneltilen Banyas ve Reyhanlı katliamlarıyla herhangi bir ilgisinin bulunmadığı yönündeki açıklamaları da bu araştırmanın konusu olmalıdır.

 

Mahkeme, savunmasını dinlemeli, ileri sürdüğü delilleri incelemeli, tanıklarını dinlemeli ve suçlamaların dayandırıldığı bilgilerin güvenilirliğini araştırmalıdır.

 

Mandela'nın mahkeme önündeki savunması nasıl apartheid rejiminin suçlayıcı anlatısının ötesine geçen tarihsel bir belgeye dönüşmüşse, Mihraç Ural'ın bağımsız bir mahkemede yapacağı savunma da Suriye savaşının ve kendisine yöneltilen katliam suçlamalarının aydınlatılmasına önemli katkılar sağlayacaktır.

 

Tarihsel emsalin özü budur.

 

Yargılamanın siyasi iktidarın hükmünü onaylayan bir işlem olarak değil, suçlamaları ve savunmaları bütün yönleriyle araştıran bağımsız bir hukuki süreç olarak yürütülmesi zorunludur.

 

Bu nedenle Mihraç Ural'ın yargılanması, yalnızca şahsına yöneltilmiş suçlamalar açısından değil, Banyas ve Reyhanlı katliamlarının gerçek yüzünün ortaya çıkarılması açısından da tarihsel bir sorumluluk taşımaktadır.

 

YARGISIZ İNFAZ KAMPANYASI GERÇEKLERİN ARAŞTIRILMASINI ENGELLİYOR

 

İki gündür sürdürülen yargısız infaz ve linç propagandası, tam da böyle bir yargılama sürecinin önünü tıkamaktadır. Bu kampanyanın siyasi işlevi, yargılama başlamadan hükmü kesinleştirmek, kamuoyunda mahkûmiyet algısı oluşturmak ve gerçeklerin bağımsız biçimde araştırılmasını etkisizleştirmektir.

 

Mihraç Ural, kendisine yöneltilen katliam suçlamalarıyla herhangi bir ilgisinin bulunmadığını defalarca açıklamıştır. Bu açıklamaların doğruluğunun araştırılması, kendisine yöneltilen suçlamaların delillerle karşılaştırılması ve savunmasının eksiksiz dinlenmesi adil yargılamanın vazgeçilmez koşuludur.

 

Ancak bugün yaratılan linç atmosferi, Mihraç Ural'ın kendisini bağımsız bir mahkeme önünde savunmasının önüne geçmeye yöneliktir. Oldubittiyle suçlu ilan edilmesi, yalnızca savunma hakkının ihlali değildir. Aynı zamanda Banyas ve Reyhanlı katliamlarının gerçek yüzünün ortaya çıkarılmasını da engellemektedir.

 

Burada sorulması gereken temel soru şudur: Mihraç Ural'ın bağımsız bir mahkemede konuşmasından, savunmasını yapmasından ve bildiklerini açıklamasından kimler rahatsızlık duymaktadır?

 

Gerçeklerin bütün yönleriyle ortaya çıkarılması yerine siyasi propaganda yoluyla peşin hüküm oluşturulmasının tercih edilmesi, bu soruyu daha da önemli hâle getirmektedir.

 

Suçlamalar ne kadar ağır olursa olsun, bir insanı yargılamadan mahkûm etmek, savunma hakkını fiilen ortadan kaldırmak ve kamuoyu önünde hedef hâline getirmek adil yargılanma ve insan hakları ilkeleriyle bağdaşmaz.

 

SAVAŞ ESİRİ STATÜSÜ VE ULUSLARARASI HUKUKİ GÜVENCELER

 

Mihraç Ural, Suriye'de özgürlüğünden yoksun bırakıldığı sürece, silahlı çatışmayla bağlantılı olarak esir alınmış bir kişi olarak uluslararası hukuk güvencelerinden yararlanmalıdır. Savaş esiri statüsünün tanınması gerektiği yönündeki talep, silahlı çatışmanın hukuki niteliği ve Cenevre Sözleşmeleri bakımından bağımsız olarak incelenmelidir. Statüsü hakkında karar verilinceye kadar yaşamı, beden bütünlüğü, insanca muamele görme hakkı ve bütün savunma güvenceleri eksiksiz korunmalıdır.

 

Mihraç Ural'ın geçmişte silahlı çatışmalarda üstlendiği rol ve bugünkü hukuki durumu da uluslararası insancıl hukuk bakımından ayrıca incelenmelidir. Savaş esiri statüsünün tanınması meselesi, siyasi iktidarların keyfî kararlarına değil, uygulanabilir uluslararası hukuk hükümlerine göre değerlendirilmelidir.

 

Suriye'de mevcut iktidarın savaşta karşı cephede yer almış kişilerin yargılanmasını kendi siyasi zaferinin bir uzantısı hâline getirmesi, bağımsız yargılama ilkesini ortadan kaldırır.

 

Silahlı çatışmalarda yer alan kişilerin savaş esiri, sivil tutuklu veya başka bir hukuki statü kapsamında değerlendirilmesi, somut koşullara ve uluslararası hukuka bağlıdır. Hangi statü uygulanırsa uygulansın işkence, kötü muamele, zorla itiraf alma ve yargısız infaz yasaktır.

 

Mihraç Ural'ın insan haklarının korunması, siyasi görüşleri ve geçmişteki faaliyetleri hakkındaki değerlendirmelerden bağımsız bir yükümlülüktür.

 

ULUSLARARASI BAĞIMSIZ MAHKEME, AKSİ HÂLDE TÜRKİYE'DE YARGILAMA

 

Mihraç Ural'ın yargılanması bakımından birincil tercih, uluslararası düzeyde bağımsızlığı ve tarafsızlığı güvence altına alınmış, yetkili bir mahkeme önünde yargılanmasıdır.

 

Bu mahkemede savunma hakkı, bağımsız avukat seçme hakkı, dosyadaki bütün delillere erişim, tanıkların sorgulanması, savunma delillerinin sunulması ve yargılamanın kamuoyunun denetimine açık olması güvence altına alınmalıdır.

 

Mihraç Ural'ın uluslararası düzeyde bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanması sağlanmadığı sürece, ivedilikle Türkiye'ye getirilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti yargı mercileri önüne çıkarılması zorunludur.

 

Türkiye'de yıllardır aranan ve hakkında ceza yargılaması yürütülen Mihraç Ural'ın, bugün Suriye'de savaşın galibi konumundaki siyasi iktidarın elinde bırakılması, Türkiye'deki siyasi iktidarın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

 

Bugün Suriye'de Orta Çağ'ı aratmayacak bir yargılama düzeninin elinde bilerek bırakılmasının tarihsel sorumluluğu, Türkiye'deki mevcut siyasi iktidara aittir.

 

Mihraç Ural'ın yaşamı, güvenliği ve adil yargılanma hakkı bakımından doğacak sonuçların siyasi sorumluluğu da bu iktidarın omuzlarındadır. Mevcut siyasi iktidar, böyle bir tercihin tarihsel sorumluluğundan asla kurtulamaz.

 

Türkiye'ye getirilmesi durumunda da aynı temel hukuki ilkeler geçerlidir. Yargılama siyasi iktidarın yönlendirmesinden bağımsız olmalı, suçlamalar somut delillerle incelenmeli ve savunma hakkı eksiksiz uygulanmalıdır.

 

Mihraç Ural'ın yargılanması, siyasi hesaplaşmanın ve intikamın aracı değil, gerçekleri ortaya çıkarmanın hukuki zemini olmalıdır. Banyas ve Reyhanlı katliamlarında yaşamını yitiren insanların anısına ve yakınlarının adalet arayışına karşı sorumluluk da bunu gerektirmektedir.

 

Mihraç Ural'a yöneltilen suçlamaların açıklığa kavuşturulmasının yolu linç kampanyaları değil, bağımsız yargılamadır.

 

Türkiye ve Suriye'de sürdürülen suçlu ilan etme kampanyaları, hukukun yerine siyasi iktidarların hükmünü koymaktadır. Yargısız infazın iki yönlü niteliği de burada ortaya çıkmaktadır: Bir yanda Türkiye'den yükselen suçlu ilan etme propagandası, diğer yanda Suriye'de gözaltı ve yargılama yetkisini elinde bulunduran rejimin aynı doğrultudaki açıklamaları.

 

Hiçbir siyasi iktidar, hiçbir istihbarat örgütü ve hiçbir yayın kuruluşu mahkemenin yerine geçemez.

 

Mihraç Ural'ın yaşam hakkının, beden bütünlüğünün, savunma hakkının ve adil yargılanma güvencelerinin korunması zorunludur. Ona yöneltilen suçlamaların gerçekliği ancak bağımsız yargılama sonucunda belirlenebilir.

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!