Atak Menü

LENİN'DEN BUGÜNE-III. BÖLÜM (Ahmet Daşkapan)

LENİN'DEN BUGÜNE-III. BÖLÜM (Ahmet Daşkapan)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
05 Kasım 2026, 14:40 | Yazar: Ahmet Daşkapan | Kategori: Sosyalizm
LENİN'DEN BUGÜNE-III. BÖLÜM (Ahmet Daşkapan)

 

DEVRİMCİ ÖRGÜTLENMEDE VEFA, İMECE VE DAYANIŞMA

 

Bu yazı dizisinin birinci bölümünde örgütlenmenin çekirdeğini insan olgusunun teşkil ettiğini, halk bireyinin nesnel gerçeğinden, ihtiyaçlarından ve taleplerinden kopan bir örgütlenmenin halkla bütünleşemediğini ele almıştım. İkinci bölümde bu başlangıç noktasını, üretim alanlarında işçi demokrasisi ve özyönetim mücadelesiyle köylerde, mahallelerde ve sokaklarda komünal kolektiflerin eşgüdümlü gelişmesine bağlamıştım.

 

Bu bölümde bu örgütlenmenin insanları birbirine hangi ahlakla bağlayacağını, hangi kültürü geliştireceğini ve geleceğin toplumunu kendi ilişkilerinde nasıl görünür kılacağını ele alacağım.

 

Özel mülkiyete dayalı kapitalist üretim ilişkilerini kaldırarak kolektif halk mülkiyetine dayalı üretim ilişkilerini kurmayı hedefleyen mücadele, insanın kendi yaşamı ve emeği üzerindeki karar gücünü geliştirmek zorundadır. İnsanların üretimde kapitalistin, örgütte yöneticinin, toplumsal yaşamda devletin edilgen uygulayıcısı olarak bırakıldığı bir düzen, mülkiyetin adı değiştirilerek özgürleştirilemez. Örgütlenmenin ahlakı, üretim ilişkilerini kökten değiştirme hedefinin insan ilişkilerindeki karşılığıdır. Devrimci örgüt, gelecekte kurulmak istenen toplumun küçük bir aynasını teşkil etmelidir.

 

Marx’ın hazırladığı Birinci Enternasyonal tüzüğünde emekçi sınıfların kurtuluşunun kendi eserleri olması gerektiği belirtilirken, üyelerin birbirlerine ve bütün insanlara karşı davranışlarının temeline doğruluk, adalet ve ahlak da yerleştirilmiştir.

 

LENİNCİ PARTİ MODELİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ VE İÇ BÜTÜNLÜĞÜ

 

Leninci parti anlayışında örgütlenme, işçi sınıfının mevcut tepkilerini bir araya getirmekten ibaret değildir. Kapitalist üretim ilişkileri içinde farklı işkollarına, bölgelere ve mücadele düzeylerine bölünmüş işçi sınıfının, ortak bir siyasi hedef doğrultusunda hareket eden devrimci güce dönüştürülmesidir. Parti bu dönüşümün siyasi öncüsü olarak konumlandırılır. Devrimci teori, program, örgütlü kadro, merkezî yönelim ve disiplin birbirinden bağımsız özellikler değildir. Bunlar sınıfın iktidar mücadelesini geliştiren aynı örgütlenmenin birbirine bağlı unsurlarıdır. Lenin’in özellikle 1920 tarihli açıklamalarında, sınıfın siyasi parti aracılığıyla, partinin de deneyimli önderlik kadroları aracılığıyla hareket etmesi açık biçimde savunulmaktadır.

 

Bu anlayışın gelişimini açıklarken üç farklı düzeyi birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, Lenin’in farklı tarihsel koşullarda geliştirdiği örgütlenme görüşleridir. İkincisi, bu görüşlerin Bolşevik hareketin mücadelesi ve iktidar deneyimi içinde aldığı somut biçimlerdir. Üçüncüsü ise daha sonraki dönemlerde “Leninci parti” adı altında kalıplaştırılan örgüt modelleridir. Bunların tamamını 1902’de hazırlanmış, sonraki bütün gelişmeleri baştan belirleyen tek bir örgüt şemasına indirgemek, tarihsel süreci açıklamaz. Lenin’in 1905’te değişen koşullar karşısında parti örgütlenmesinin yeniden kurulmasını istemesi, kendi yaklaşımında da örgüt biçiminin mücadele koşullarıyla ilişkili olduğunu göstermektedir.

 

Lenin’in başlangıçtaki örgütlenme sorunu, Çarlık baskısı altında çalışan devrimci çevrelerin yerel dağınıklığıdır. Bir bölgede kazanılan deneyimin başka bölgelere taşınamaması, tutuklamaların birikimi kesintiye uğratması ve siyasi çalışmanın dar çevrelerin imkânlarına bağlı kalması, ülke çapında süreklilik taşıyan bir mücadeleyi engellemektedir. Ne Yapmalı? eserinde amatörlük eleştirisi bu zeminde gelişir. Lenin açısından devrimci bağlılık ve cesaret tek başına yeterli değildir. Baskı aygıtıyla mücadeleyi öğrenmiş, faaliyetini sürdüren ve yerel deneyimi genel siyasi mücadeleye bağlayan bir örgüt gereklidir.

 

Profesyonel devrimciler örgütü bu ihtiyaca verilen cevaptır. Buradaki profesyonellik, yalnızca örgütten ücret almak veya belirli bir unvan taşımak anlamına gelmez. Devrimci siyasi çalışmayı sürekli uğraşı hâline getirmek, bu çalışmanın gerektirdiği bilgi ve beceriyi edinmek ve faaliyetini örgütsel bir bütün içinde yürütmektir. Lenin, özellikle gizli çalışmanın gerektirdiği işlerin deneyimli devrimcilerde yoğunlaştırılmasını savunur. Bu yoğunlaşmanın, geniş toplumsal faaliyetlerin yürütülmesini kolaylaştıracağını düşünür. Dolayısıyla merkezîleşmeyi devrimci faaliyetin korunması ve yayılması için gerekli bir örgütsel kapasite olarak gerekçelendirir.

 

Bu nedenle geniş işçi örgütleriyle profesyonel devrimciler örgütü aynı yapı olarak tanımlanmaz. Sendikal örgütlenmenin mümkün olduğunca geniş olması, siyasi görüş ve hazırlık bakımından farklı işçileri kapsaması gerekir. Devrimciler örgütü ise siyasi çalışma, gizlilik ve mücadele deneyimi bakımından daha yüksek bir ortaklaşma taşır. Lenin bu ayrımı kurarken devrimci örgütün dar bir işyeri çevresine kapanmasını da reddeder. Örgütün görevi, farklı toplumsal alanlardaki mücadeleleri bütün Rusya ölçeğinde ilişkilendirmektir. Böylece genişlik ile siyasi hazırlık arasındaki fark, farklı örgütlenme düzeyleri aracılığıyla karşılanır.

 

BİLİNÇ, TEORİ VE PARTİNİN ÖNCÜLÜĞÜ

 

Bu örgütsel ayrımın teorik temelinde, ekonomik mücadele ile sosyalist siyasi bilinç arasında kurulan ilişki bulunmaktadır. Lenin, Ne Yapmalı? eserinde işçilerin kendiliğinden mücadelesinin sendikal bilinç geliştirdiğini savunur. Bu bilinç, işçilerin birleşmesi, işverenlere karşı mücadele etmesi ve çalışma yaşamını düzenleyen haklar kazanması yönündedir. Sosyalist bilinç ise tek tek işverenlerle karşıtlığın ötesine geçerek bütün toplumsal düzenin sınıfsal niteliğinin kavranmasını gerektirir.

 

Lenin’in sosyalist bilincin dışarıdan taşınmasına ilişkin tezi bu ayrımın içinde anlaşılmalıdır. Aynı metinde sosyalist teorinin kendiliğinden işçi hareketinin dışında, felsefi, tarihsel ve ekonomik düşüncenin gelişimi içinde oluştuğunu belirtir. Bununla birlikte işçilerin teorik üretime katılmasını dışlamaz. Burada belirleyici ayrım, kişinin işçi veya aydın kökenli olmasından önce, kendiliğinden ekonomik deneyim ile bilimsel sosyalist kavrayış arasındadır. İşçi mücadelelerinin içinde bilincin ilk gelişme biçimlerini kabul eder. Fakat bu gelişmenin kendiliğinden sosyalist siyasi yönelime ulaşacağını kabul etmez.

 

Bu yaklaşımda partinin görevi, ekonomik taleplere siyasi sloganlar eklemekle sınırlanmaz. İşçilere toplumun bütün sınıflarıyla devlet arasındaki ilişkileri kavrama imkânı sağlayan siyasi faaliyet yürütmektir. Lenin, işçi sınıfının yalnızca kendi işyerindeki baskıyı değil, toplumun başka kesimlerine yönelen baskıyı da tanımasını gerekli görür. Siyasi bilinç, işçi ile patron arasındaki ilişkinin dışındaki toplumsal ilişkileri de kapsamalıdır. Bu nedenle parti, farklı alanlardaki baskıyı açığa çıkaran ve bunları otokrasinin bütünlüğü içinde açıklayan örgüt olarak düşünülür.

 

Partinin öncülüğü böylece teoriyle siyasi mücadeleyi birleştirme işlevine dayanır. Parti, sınıfın o anda taşıdığı düşünceleri olduğu gibi yansıtan bir örgüt değildir. Mevcut bilinç düzeyini aşmayı, parçalı mücadeleleri genel siyasi hedefe bağlamayı ve sınıfın ileri kesimleri aracılığıyla daha geniş emekçi kitleleri harekete geçirmeyi amaçlar. Bu anlayışta işçi sınıfının toplumsal varlığı ile onun devrimci siyasi iradesinin örgütlenmesi aynı şey değildir. Parti, ikisi arasındaki ilişkiyi kuran öncü yapı olarak yer alır.

 

Lenin’in 1903’teki üyelik tartışmasına verdiği önem de bu bağlamdadır. Lenin ve Martov parti programının kabulü ve partiye maddi destek konusunda ortaklaşıyordu. Ayrım, bu koşullara ek olarak üyeliğin bir parti örgütüne bizzat katılmayı gerektirip gerektirmediği üzerindeydi. Lenin doğrudan katılımı savunuyordu. Martov ise bir parti örgütünün yönetimi altında düzenli kişisel yardım sunanların da üye sayılmasını öneriyordu. Lenin’in yaklaşımında üyelik, örgütlü faaliyete katılma ve ortak sorumluluğa bağlanmadır. Böylece partiyle onu destekleyen daha geniş çevre arasında belirli bir sınır kurulur. Partinin sınıfın öncüsü olması, bütün sınıfın doğrudan parti üyeliği içinde eritilmesi anlamına gelmez.

 

Bu sınır, destekçilerin mücadeleden uzaklaştırılması olarak gerekçelendirilmez. Lenin, parti örgütüne doğrudan katılmayanların onunla ilişkili başka örgütlenmelerde çalışmasını mümkün ve gerekli görür. Üyelik ise örgütün yönlendirmesine, denetimine ve disiplinine bağlı belirli bir çalışma sorumluluğu taşır. Böylece sınıf, parti, partiyle ilişkili örgütler ve destekçi çevreler arasında birbirine bağlı fakat özdeş olmayan halkalar oluşur.

 

MERKEZÎLEŞMENİN SİYASİ VE ÖRGÜTSEL ANLAMI

 

Leninci örgütlenmede merkezîleşme, yerel çalışmalar arasında haberleşme sağlamaktan daha geniş bir işlev taşır. Yerel örgütlenmelerin tek bir siyasi bütünün parçaları hâline gelmesini ifade eder. Programın, mücadele yöneliminin ve örgütsel kararların yerel çevrelerin birbirinden bağımsız tercihlerine bırakılmaması amaçlanır. Lenin’in 1904 tarihli tartışmalarında, yerel komitelerin özerklik sınırlarının belirlenmesinde son sözün yerel değil merkezî parti kurumlarına ait olduğu açıkça savunulmaktadır.

 

Bu anlayışta yerel deneyim önemlidir. Ancak parti bütünü yalnızca yerel kararların toplamı değildir. Ortak siyasi yönelim, yerel faaliyeti bağlayan bir otorite taşır. Merkez, partinin bütünlüğünü temsil eden siyasi ve örgütsel yönlendirmeyi gerçekleştirir. Merkezîleşmenin gerekçesi, sermaye ve devlet karşısında dağınık güçlerin tek bir mücadele iradesi geliştirmesi ihtiyacıdır.

 

Lenin’in bütün Rusya ölçeğinde siyasi gazete önerisi, bu merkezîleşmenin nasıl kurulacağını gösteren önemli bir örnektir. Gazete, haber toplama, yazı hazırlama, basım, dağıtım ve sürekli ilişki kurma faaliyetleri aracılığıyla yerel çevreleri ortak çalışmada birleştiren örgütleyici bir merkezdir. Ortak yayın faaliyeti, ortak siyasi bakışın yanında örgütsel alışkanlık ve ülke çapında bağlantı geliştirir. Böylece merkeziyetçilik, ortak bir işin sürekli yürütülmesi içinde maddi zemin kazanır.

 

Lenin bu örgütlenme biçimini değişen koşullarla birlikte ele almıştır. 1905’te toplantı, basın ve örgütlenme alanında ortaya çıkan yeni imkânlar karşısında, gizli aygıt korunurken geniş yasal ve yarı yasal örgütlenmelerin kurulmasını ister. Gizlilik koşullarında tam olarak uygulanamadığını düşündüğü seçim ilkesinin, yeni koşullarda hayata geçirilmesini savunur. Yeni mücadele alanlarının açılması, partinin de genişlemesini ve çalışma biçimlerini değiştirmesini gerektirir.

 

DEMOKRATİK MERKEZİYETÇİLİĞİN İKİ YÖNÜ

 

Lenin’in demokratik merkeziyetçilik anlayışında seçim, hesap verme, geri çağırma ve yerel örgütlerin siyasi yaşamı demokratik yönü oluşturur. 1906’da yerel örgütlerin partinin fiilen temel birimleri hâline gelmesini savunur. Üst organların seçimle oluşmasını, sorumlu tutulmasını ve geri çağrılmasını ister. Yerel örgütlerin özerkliğinin kâğıt üzerinde kalmaması gerektiğini belirtir. Parti içindeki farklı düşünsel eğilimlerin açık mücadele yürütmesini de örgütün siyasi gelişiminin parçası olarak kabul eder.

 

Merkeziyetçi yön ise ortaklaşa alınmış kararın eylemde bağlayıcı olmasıdır. Lenin, eleştiri özgürlüğüyle ortak eylem birliğini birlikte savunur. Parti içinde farklı görüşlerin bulunması ortak eylemi imkânsızlaştırmamalıdır. Belirli bir eylemin birliğini bozan eleştiriyle genel siyasi tartışma arasında bu nedenle sınır çizer. Eleştiriyi kapalı parti toplantılarına hapsetmez. Fakat kararlaştırılmış eylemin yürütülmesini engelleyen tutumu eleştiri özgürlüğü kapsamında görmez.

 

Lenin’in bu dönemdeki yaklaşımında siyasi tartışma sürer. Ortak eylemde ise parçalanma kabul edilmez. Örgütün demokratik oluşumu ile kararlarının bağlayıcılığı aynı bütünün unsurlarıdır. Merkez bu bütünlük içinde hem siyasi yönlendirme yetkisi hem de partiye karşı demokratik sorumluluk taşır.

 

Leninci disiplinin dayanağı yalnızca yaptırım değildir. Lenin 1920’de devrimci partinin disiplinini öncünün bilinci ve bağlılığına, geniş emekçi kitlelerle yakın ilişkisine ve siyasi yönelimin doğruluğunun kitleler tarafından kendi deneyimleriyle görülmesine bağlar. Bu koşullar olmadan disiplin kurma girişiminin boş söz olarak kalacağını belirtir. Disiplin, mücadele içinde kazanılmış siyasi güven gerektirir.

 

Aynı metinde çok sıkı merkeziyetçilik ve demir disiplini, burjuvaziye karşı mücadelenin zorunlu koşulları olarak savunur. Eski egemen sınıfın doğrudan direnişinin yanı sıra küçük üretimin, alışkanlıkların ve kapitalist ilişkileri yeniden üreten toplumsal zeminin iktidarın alınmasından sonra da sürdüğünü belirtir. Böylece merkezî birlik, devrimden önce iktidarı kazanmanın yanında, iktidarı korumanın ve toplumsal dönüşümü yürütmenin de temel koşulu hâline gelir.

 

PARTİ, ÖNDERLİK VE KİTLELER ARASINDAKİ İLİŞKİ

 

Lenin, önderlik ile kitleleri genel olarak birbirinin karşıtı sayan anlayışı reddeder. 1920’de siyasi partilerin deneyimli ve etkili kadrolar tarafından yönetilmesini, sınıf mücadelesinin örgütlü işleyişinin bir unsuru olarak açıklar. Önderlerin kitlelerden kopmasını eleştirirken parti önderliğinin hangi sınıfsal ve siyasi yönelime hizmet ettiğini esas alır.

 

Bu yaklaşımda parti, sınıfın ileri kesimlerini birleştiren yapıdır. Önderlik ise bu partinin siyasi deneyimini ve yönelimini taşır. Devrimci programı savunması, sınıfla ilişkisi ve mücadelede sınanmış siyasi kapasitesi, önderliğin meşruiyetini belirler. Siyasi yönlendirme sorumluluğunun belirli kadrolarda ve organlarda yoğunlaşması modelin kurucu özelliklerinden biridir.

 

1917’de parti ile kitle örgütleri arasındaki ilişki, sovyetler üzerinden somutlaşır. Lenin, Nisan Tezleri’nde Bolşeviklerin birçok sovyette azınlıkta olduğunu kabul eder. Bu durumda sabırlı açıklama, siyasi eleştiri ve kitlelerin kendi deneyimleri aracılığıyla yönelim değiştirmesi üzerinde durur. Aynı metinde parlamenter cumhuriyet yerine işçi, tarım emekçisi ve köylü sovyetleri cumhuriyetini savunur. Böylece parti öncülüğü, sovyetlerde çoğunluğu kazanma mücadelesiyle ilişkilendirilir.

 

PARTİ İLE YENİ DEVLET ARASINDAKİ BAĞ

 

Lenin, Devlet ve Devrim eserinde, Paris Komünü deneyiminden hareketle sürekli ordunun ve ayrıcalıklı bürokrasinin yerine farklı bir devlet örgütlenmesini savunur. Görevlilerin seçilmesi, her an geri çağrılması ve ücretlerinin işçi ücretleri düzeyine çekilmesi, yönetenlerin toplumdan ayrı bir tabakaya dönüşmesini önleyecek tedbirler olarak ele alınır.

 

Bu anlayışta kamu görevlerinin ayrıcalıklı bir uzmanlar zümresinin tekelinden çıkarılması ve geniş emekçi kesimlerin yönetim işlerini öğrenmesi hedeflenir. Devlet görevlisinin toplumun hizmetkârından toplumun efendisine dönüşmesi tehlikesi açıkça tanınır. Seçilme, geri çağırma ve maddi ayrıcalıkların kaldırılması bu tehlikeye karşı önerilir. Böylece partinin merkezî öncülüğüyle toplumun doğrudan yönetim katılımı aynı siyasi projenin içinde yer alır.

 

İktidarın alınmasından sonra üretimin yönetimi konusunda güçlü bir irade birliği vurgusu gelişir. Lenin, 1918 tarihli Sovyet İktidarının Acil Görevleri metninde büyük ölçekli makine üretiminin ortak emeği yöneten sıkı bir irade birliği gerektirdiğini savunur. Belirli üretim süreçlerinde tek kişinin yönetim yetkisini ve çalışma sırasında bu yönetime itaati sosyalist iktidarla bağdaşır kabul eder. Bu yetkiyi ortak üretimin yürütülmesinde zorunlu gördüğü yönetim ilişkisi olarak gerekçelendirir.

 

Lenin, geniş katılım ve tartışmayla sıkı uygulama birliğini bağdaştırır. Emekçilerin siyasi iktidarıyla çalışma sürecindeki yönetim ilişkilerini ayrı düzeylerde ele alır. Üretimin sürekliliği, verimlilik ve ortak emeğin düzenlenmesi adına belirli yönetim yetkilerinin yoğunlaştırılmasını kabul eder. Bu yaklaşım, parti disiplininde savunulan ortak irade birliğinin üretimin örgütlenmesindeki karşılığını oluşturur.

 

İKTİDAR DÖNEMİNDE PARTİ BİRLİĞİ VE ÖRGÜTLÜ MUHALEFET

 

1921’de parti birliği sorunu daha kısıtlayıcı bir biçim alır. Lenin’in hazırladığı parti birliği taslağı, ayrı platformlar etrafında oluşmuş bütün grupların dağıtılmasını ister. Bu karara uyulmamasını partiden çıkarılma nedeni sayar. Merkez Komitesine, hizipçiliğin yeniden gelişmesi karşısında parti yaptırımları uygulama yetkisi tanır. Böylece farklı görüşlerin bulunmasıyla bu görüşler etrafında ayrı örgütsel birlik oluşturulması arasında kesin bir sınır kurulur.

 

Lenin bu tutumu, iktidarın kuşatılması ve parti içindeki ayrılıkların karşıdevrim tarafından kullanılması tehlikesiyle gerekçelendirir. Eleştiriyi gerekli saymaya devam eder. Fakat eleştirinin ayrı platformlar içinde örgütlenmesine karşı çıkar. 1906’daki açık eğilim mücadelesi vurgusundan 1921’deki hizip yasağına geçişte, parti birliğini korumaya verilen ağırlık artmış, örgütlü iç muhalefetin alanı daraltılmıştır.

 

Aynı kongre bağlamındaki sendikalizm eleştirisinde, işçi sınıfının siyasi olarak yönlendirilmesi görevini komünist partiye verir. Bütün emekçileri doğrudan kapsayan örgütlerin kendiliğinden ortak devrimci yönelim üreteceğini kabul etmez. Parti, farklı eğilimleri ve dar mesleki çıkarları aşan siyasi bütünlüğün taşıyıcısıdır. İktidar sonrasında da parti öncülüğü, sınıfsız topluma geçişin yönetilmesinde zorunlu sayılır.

 

Lenin’in son dönem değerlendirmelerinde güç yoğunlaşması ve bürokrasi sorunları da yer tutar. 1922 sonu ve 1923 başındaki Kongreye Mektup notlarında Stalin’in genel sekreter olarak elinde büyük bir yetki yoğunlaştırdığını belirtir. Onun bu yetkiyi yeterli ihtiyatla kullanacağı konusunda kuşku açıklar. Merkez Komitesinin genişletilmesini ve daha fazla işçinin bu yapıya katılmasını önerir. Stalin’in genel sekreterlik görevinden alınmasının düşünülmesini de ister.

 

Lenin çözümü, merkezî yapının genişletilmesi, niteliğinin geliştirilmesi, denetimin güçlendirilmesi ve belirli kişilerin görevlerinin değiştirilmesinde arar. Bu son değerlendirmelerde de parti, devrimin siyasi sürekliliğini taşıyan temel örgüttür. Yerel katılım, seçim, geri çağırma ve emekçilerin yönetim işlerine katılması bu anlayışın içinde bulunmaktadır. Bunlarla birlikte siyasi yön verme yetkisinin öncü partide ve onun merkezî organlarında yoğunlaşması da modelin temel özelliğidir.

 

LENİN’LE ORTAKLAŞTIĞIM NOKTALAR

 

Kapitalist üretim ilişkilerinin kaldırılması hedefi, işçi sınıfının devrimci rolü ve günlük ekonomik mücadelenin siyasi kurtuluş mücadelesiyle birleşmesi bakımından Lenin’le ortak bir zemin bulunmaktadır. Günübirlik çıkışlar, kendiliğinden öfke patlamaları ve geçici eylem birlikleri, sermaye sınıfının üretim ilişkileri sistemini kökten değiştirecek sürekli gücü kendi başına oluşturmaz. Teorik çalışma, örgütlü süreklilik, tarihsel deneyimden öğrenme ve ortak mücadele sorumluluğu gereklidir.

 

Birinci bölümde halk bireyinin nesnel gerçeğini başlangıç noktası kabul ettim. İkinci bölümde bu başlangıcı, özel mülkiyete dayalı kapitalist üretim ilişkilerinin kaldırılması ve kolektif halk mülkiyetine dayalı üretim ilişkilerinin kurulması hedefine bağladım. Günlük mücadele ile devrimci hedef arasında bu bağın kurulması zorunluluğu, Lenin’le ortaklaştığım önemli bir noktadır. Bir işyerinde elde edilen kazanımın veya bir mahallede kurulan dayanışmanın, sermaye sınıfının bütün toplumsal egemenliğine karşı mücadeleyle birleşmesi gerekir.

 

Yerel örgütlerin fiilen etkin olması, üst organların seçilmesi, temsilcilerin hesap vermesi ve geri çağrılması bakımından da ortaklık bulunmaktadır. Lenin’in Paris Komünü üzerinden tartıştığı, görevlilerin toplum üzerinde ayrıcalıklı bir tabaka oluşturmalarının engellenmesi ve emekçilerin yönetim işlerine doğrudan katılması, benim örgütlenme arayışımın da temel meselelerindendir. Temsilcinin seçilmiş olması ve geri çağrılabilmesi önemli olmakla birlikte, asıl ayrım temsilcinin hangi yetkiyi kullandığı ve siyasi yönün hangi düzeyde oluştuğu konusunda ortaya çıkar.

 

21. YÜZYILDA DEVRİMCİ ÖRGÜTLENMENİN İKİ BOYUTLU MİKRO TEMELİ

 

Savunduğum devrimci örgütlenmenin kalbini iki boyutlu mikro örgütlenme teşkil edecektir. Birinci boyut, emekçi halk bireyiyle yürütülen mikro çalışmadır. Bu çalışma, insanın üretim içindeki konumunu, günlük yaşamının nesnel koşullarını, ihtiyaçlarını ve taleplerini başlangıç noktası kabul eder. Emekçinin o anki siyasi düşüncesi bu ilişkinin önkoşulu değildir. Devrimci çalışma, insanın kendi yaşamında karşılaştığı sorunları başkalarının deneyimleriyle ilişkilendirmesini, bunların kaynağındaki üretim ilişkilerini kavramasını ve ortak mücadelenin yönünü belirlemeye katılmasını sağlamalıdır.

 

İkinci boyut, bu çalışmanın üretim ve yaşam alanlarında yerel emekçi halk kolektiflerine dönüşmesidir. Fabrikalarda, depolarda, şirketlerde, tarlalarda ve her türlü üretim alanında gelişen mikro örgütlenmeler, mahallelerde, köylerde ve diğer yaşam alanlarında kurulan komüncü kolektiflerle bir bütünlük içinde gelişmelidir. Aynı emekçi, üretim alanında artıdeğer sömürüsüne maruz kalırken yaşam alanında kira, borç ve bakım yüküyle karşı karşıyadır. Üretim ve yaşam alanlarının eşgüdümü, aynı insanın günlük gerçeğini iki ayrı mücadeleye bölmeden, her iki alanda oluşan talepleri ve kararları ortak devrimci hedefe bağlar. Devrimci imece, bu örgütlenmelerin birlikte düşünme, karar verme ve yaşamın yükünü paylaşma ahlakını oluşturur.

 

Makro örgütlenmenin bütün merkezî yapıları, yerel mikro komüncü kolektiflerin seçtiği temsilcilerden oluşmalıdır. Her temsilci, kendisini seçen yerel kolektif tarafından her an geri çağrılabilmelidir. Temsil yetkisinin kaynağı yerel kolektiftir. Merkezî yapının görevi, üretim ve yaşam alanlarında gelişen önerilerin ortaklaştırılmasını ve alınan kararların eşgüdümünü sağlamaktır. Makro örgütlenmenin siyasi yönü, mikro kolektiflerin düşüncesinden, deneyiminden ve kararlarından süzülerek oluşmalıdır.

 

Yerel mikro örgütlenmelerin seçtiği devrimcilerden teorik çalışma ve eğitim komisyonları oluşturulmalıdır. Bu komisyonlar hem yerel kolektiflerde hem örgütün genelinde teorik ve ideolojik gelişim çalışmaları yürütmelidir. Üretim ve yaşam alanlarında ortaya çıkan sorunlar, teorik çalışmanın konularını belirlemelidir. Teorik çalışmanın sonuçları da kolektiflerin tartışmasına ve kendi mücadele deneyimleriyle sınamasına açılmalıdır. Böylece emekçiler teorinin oluşumuna kendi bilgileri ve deneyimleriyle katılır. Teorik çalışma, yerelde ortaya çıkan bir sorunu üretim ilişkilerinin bütünü içinde açıklarken, yerelin deneyimi de teorinin eksiklerini ve yanlışlarını açığa çıkarır.

 

MİKRO ÖRGÜTLENMELER ÖRGÜTÜN ÖNCÜSÜDÜR

 

Mavi yakalı emekçilerin öncülüğü, mikro düzeydeki emekçi halk örgütlenmelerinin kesin belirleyiciliğinde yatar. Mikro yapılar örgütün öncüsüdür. Fabrikalarda, depolarda, tarlalarda ve diğer üretim alanlarında, mahallelerde, köylerde ve diğer yaşam alanlarında örgütlenen emekçi halk, örgütün siyasi yönünü belirler. Mavi yakalı işçilerle yoksul beyaz yakalı emekçilerin örgütsel temsilde belirleyici çoğunluğu oluşturması bu öncülüğün somut karşılığıdır.

 

Leninci modelle temel ayrım burada ortaya çıkar. Leninci parti anlayışında öncü parti, işçi sınıfının mücadelesine siyasi yön verir. Benim savunduğum örgütlenmede ise bu ilişki tersine çevrilir. Mikro düzeyde örgütlenen emekçi halk, makro örgütün siyasi yönünü belirler. Merkezî yapılar, mikro kolektiflerin seçtiği ve her an geri çağırabildiği temsilcilerden oluşur. Merkezin görevi, tabanda oluşan kararların eşgüdümünü sağlamaktır. Teorik ve eğitim komisyonları da siyasi yönü belirleme yetkisini üstlenmeden, mikro kolektiflerin kendi teorik ve ideolojik gelişimini güçlendirir.

 

Emekçi halkın örgütlenmesi, teorik ve ideolojik gelişimi ve siyasi temsilciliği, tabandan merkeze doğru süzülerek gelişen aynı örgütsel bütünün parçalarıdır. Teorik çalışmanın uzmanlık gerektirmesi, bu çalışmayı yürütenlere siyasi belirleyicilik vermez. Aydın beyaz yakalıların teorik, bilimsel ve teknik birikimi ortak mücadeleye katılmalıdır. Bu birikimin örgütsel belirleyiciliğe dönüşmesi önlenmelidir. Bir üretim alanında yıllarca çalışan işçinin bilgisi, bakım yükü altında yaşayan kadının deneyimi ve yoksul beyaz yakalı emekçinin kendi çalışma koşullarına ilişkin kavrayışı teorik çalışmanın içindedir. Komisyonlar bu deneyimlerin üretim ilişkilerinin bütünü içinde anlaşılmasına hizmet eder. Kararı mikro kolektifler verir.

 

Mavi yakalı işçiler, üretimi kolektif olarak gerçekleştirme, durdurma ve yeniden örgütleme güçleriyle devrim mücadelesinin motor gücünü teşkil etmektedir. Bu öncülüğün ahlaki sorumluluğu, üretimdeki ortak emeğin gücünü bütün emekçi halkın kurtuluşuyla birleştirmektir. İşçinin üretim alanındaki sömürüye karşı mücadelesi, mahallede bakım emeğini taşıyan kadının, borç altında yaşayan küçük esnafın ve güvencesiz çalışan beyaz yakalı emekçinin yaşamından ayrı değildir. Kolektif öncülük bu farklı deneyimleri birbirine bağlayarak herkesin kendi sözüyle ve iradesiyle ortak mücadelede yer almasını geliştirmelidir.

 

Mavi yakalı öncülüğünün sürekliliği hem devrimci örgütün gelişiminde hem de toplumsal yaşamın ve devletin yeniden örgütlenmesinde korunmalıdır. Bu ilke her ülkede, o ülkenin üretim yapısı ve emekçi halkın somut bileşimi içinde karşılığını bulmalıdır. Öncülüğün örgütsel karşılığı, merkezde mavi yakalı kökenden gelen birkaç yöneticinin bulunmasıyla kurulmaz. Üretim ve yaşam alanlarındaki mikro kolektiflerin örgütün bütün yönelimini kesin olarak belirlemesiyle kurulur.

 

Mikro örgütlenme düzeyinde devrimci imece ve demokratik işleyiş, örgütlenmenin demokratik ilkelerini ve ahlakını tabandan merkezî eşgüdüme taşıyan yolu döşeyecektir. Bu demokratikleşme hem örgütün yapısında gerçekleşecek hem de üretim alanlarında ve mahallelerde gelişerek toplumsal yapıya yayılacaktır. Tabandan gelişen bu demokratikleşme, nihayetinde devletin merkezî yapısına da devrimsel anlamda yansıyacaktır.

 

Bu yansımanın üretim ilişkilerini değiştiren bir nitelik taşıyabilmesi için mikro düzeydeki mücadelenin devrimci niteliği belirleyici olacaktır.

 

Bu dönüşümün yönü, devletin merkezinde yoğunlaşmış karar gücünün üretim ve yaşam alanlarında örgütlü emekçi halka geçmesidir. Merkezî eşgüdüm, tabandan gelişen bu iradenin üzerinde yeni bir egemenlik kurmamalıdır. Demokratikleşmenin devrimci niteliği, özel mülkiyete dayalı kapitalist üretim ilişkilerinin kaldırılması ve kolektif halk mülkiyetine dayalı üretim ilişkilerinin kurulmasıyla bütünleşmesinde somutlaşır.

 

MAKRO ÖRGÜTLENMENİN KÜRESEL BOYUTU

 

Faşizan emperyalist sistemin dünya ölçeğinde örgütlendiği saptamasından hareket ediyorum. Buna karşı mücadele, her ülkenin kendi sınırları içinde yürüttüğü faaliyetlerle sınırlı kalmamalıdır. Üretim ve yaşam alanlarında gelişen mikro örgütlenmeler, farklı ülkelerdeki emekçi halk kolektifleriyle kalıcı ilişkiler kurmalıdır. Makro örgütlenme burada küresel boyut kazanır. Küresel eşgüdümün dayanağını da yerel kolektiflerin seçtiği ve geri çağırma hakkını elinde tuttuğu temsilciler oluşturmalıdır. Emekçi halkların kendi koşullarında geliştirdiği kararlar, dünya ölçeğinde ortak devrimci mücadeleyi bu temelde beslemelidir.

 

Günümüzün iletişim ve ulaşım olanakları, farklı ülkelerdeki işçilerin ve yaşam alanı kolektiflerinin birbirleriyle doğrudan ilişki kurmasını, deneyimlerini paylaşmasını ve ortak mücadele yürütmesini sağlamalıdır. Çarlık koşullarında geliştirilen gizli örgütlenme anlayışını bugünün evrensel modeli olarak kabul etmiyorum. Gizli, illegal ve birbirinden yalıtılmış örgütlenmelerin yerini, bütün emekçi halkları kapsayan yasal, açık, şeffaf ve şiddetsiz bir devrimci örgütlenme almalıdır. Bu örgütlenme, faşizan emperyalist düzene işyerinden mahalleye, ülke düzeyinden dünya ölçeğine kadar meydan okuyan ortak bir mücadele geliştirmelidir.

 

VEFA, İMECE VE DAYANIŞMA AHLAKI

 

Bu bakımdan Anadolu'nun tarihsel imece kültürü, dayanışma gelenekleri ve vefakârlık anlayışı devrimci örgütlenme açısından yeniden düşünülmeye değer toplumsal kaynaklardır.

 

İmece, yalnızca insanların belli bir işi birlikte yapması değildir. İmece, bireyin tek başına çözemediği bir sorunun kolektif emekle çözülmesidir. Hasadın kaldırılmasından ev yapımına, düğünden cenazeye, hastalıktan yoksulluğa kadar hayatın farklı alanlarında ortaya çıkan bu gelenek, insanların birbirlerini piyasa ilişkileri üzerinden değil, karşılıklı sorumluluk ve dayanışma üzerinden görmelerine dayanır. Böyle bir örgütlenmede dayanışma bir kampanya değildir. Dayanışma gündelik hayat biçimidir.

 

Kapitalist toplum ise bunun tersine bireyi giderek daha fazla yalnızlaştırır. İnsan ilişkilerini rekabet, başarı, kariyer, çıkar ve piyasa mantığı içinde yeniden biçimlendirir. İnsanların birbirleriyle olan ilişkileri dahi zamanla fayda hesabına indirgenebilir. Devrimci örgütlenmenin bu toplumsal çözülmeyi kendi içinde yeniden üretmesi kabul edilemez.

 

Vefakâr olmak; dostluk ve sevgi bağlarını kolaylıkla terk etmemek, kendisine yapılan iyiliği unutmamak, birlikte verilen emeğin değerini bilmek, zor zamanlarda insanları yalnız bırakmamak ve verilen sözlerin sorumluluğunu taşımaktır. Vefa, ilişkinin yalnızca iyi günlerde değil, çatışma, yenilgi, hastalık, yoksulluk, yalnızlık ve siyasal gerilim dönemlerinde de sürdürülmesini gerektirir.

 

Vefa, eleştirisizlik değildir. Vefa, yanlışların üzerini örtmek değildir. Vefa, lidere veya örgüte kayıtsız şartsız bağlılık değildir. Vefa, politik sadakat adına kişiliğin ortadan kaldırılması hiç değildir. Gerçek vefa, yoldaşına gerektiğinde en ağır eleştiriyi yöneltebilmekle birlikte onu insan olarak terk etmemektir. Bir yöneticiyi, kadroyu veya çoğunluğu eleştirmek vefasızlık değildir.

 

KATI RASYONEL MAKİNELEŞMEYE KARŞI SOSYALİST DAYANIŞMA RUHU

 

Kapitalist üretimin yönetim mantığı, insanın değerini ne kadar iş ürettiğine, ne kadar zaman verdiğine ve kendisinden ne kadar sonuç alındığına göre ölçer. Aynı mantık devrimci örgüte taşındığında üye, toplantıya katılımı, dağıttığı bildiri, topladığı para veya yerine getirdiği görev üzerinden değerlendirilen bir politik işgücüne dönüşür. Hastalığı, yorgunluğu, çocuğunun ihtiyacı, yaşlı yakınının bakımı, sevinci ve acısı örgütsel verimliliği aksatan özel sorunlar sayılır. Böyle bir örgüt, söylemde karşı çıktığı insanı araçlaştırma ilişkisini kendi içinde yeniden üretir. Oysa insan duyguları, ilişkileri, korkuları, sorunları, ailesi, geçmişi ve geleceği olan bütünlüklü bir insandır.

 

Planlama, bilgi, düzen ve görev sorumluluğu gereklidir. Sorun, bunların insanın üzerinde bağımsız bir amaç haline gelmesidir. İnsanların yaşamını kolaylaştırmak için kurulmuş bir çalışma planı, insanların yaşamını kendisine uydurmalarını isteyen sorgulanamaz bir buyruğa dönüştüğünde araç ile amaç yer değiştirmiştir.

 

Sosyalist dayanışma ruhu, kişisel yakınlık çevrelerine dağıtılan bir ayrıcalık değildir. En çok sevilenin, en çok konuşanın veya yöneticiye en yakın olanın ihtiyacının önce görüldüğü bir ilişkide dayanışma değil, kayırmacılık gelişir. Dayanışma, ihtiyacın ağırlığına ve insanların kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olmasına dayanmalıdır. Yardım alan kişi minnet borçlusuna çevrilmemeli, onun adına karar verilmemeli ve yaşadığı güçlük örgütün kendisini övmesinin malzemesi yapılmamalıdır.

 

Sevgi, dostluk, mizah, ortak sevinç, sanat ve birlikte öğrenme de devrimci yaşamın içindedir. İnsanların yalnızca görev yüküyle birbirine bağlandığı bir ilişki, görev sona erdiğinde çözülür. Birbirinin yaşamını önemseyen insanların kurduğu bağ ise mücadeleyi günlük hayatın içine yerleştirir. Örgütün insanı güçlendirmesi, onun kendine ayırdığı bütün zamanı örgüte vermesine değil, kendi kişiliğiyle ve ihtiyaçlarıyla kolektif yaşamın öznesi olmasına bağlıdır.

 

İNSANI VE DOĞAYI AHLAKIN MERKEZİNE ALMAK

 

İnsanın özgürleşmesi, doğanın sınırsızca kullanılacak bir hammadde deposu sayıldığı üretim anlayışıyla bağdaşmaz. Özel mülkiyetin kaldırılması, üretimin kendiliğinden insan ve doğa yararına düzenlendiği anlamına gelmez. Üretimin büyüklüğünü tek başarı ölçütü sayan, toprağın, suyun, ormanın, hayvanların ve gelecek kuşakların yaşamını üretim rakamlarının arkasına iten anlayış da aşılmalıdır. Kolektif halk mülkiyeti, ortak yaşamın doğal koşullarını koruma sorumluluğunu üretim kararlarının içine yerleştirmelidir.

 

İkinci bölümde ele aldığım iki yönlü örgütlenmenin ahlaki karşılığı burada somutlaşır. Bir üretim kolektifinin çalışma ve geçim ihtiyacıyla aynı bölgede yaşayan halkın temiz su, sağlıklı toprak ve güvenli yaşam ihtiyacı birlikte değerlendirilmelidir. Bir işyerinin devamlılığı adına mahallenin suyunun kirletilmesi de doğanın korunması adına işçinin geçiminin karşılıksız bırakılması da ortak kurtuluş anlayışına aykırıdır.

 

Üretimin hangi ihtiyaç için, hangi yöntemle ve hangi toplumsal ve ekolojik bedelle sürdürüleceği, üretim ve yaşam alanlarındaki kolektiflerin birlikte karar vereceği bir meseledir.

 

Doğaya karşı sorumluluk, yalnızca programdaki bir çevre başlığı değildir. Örgütün kendi tüketiminde, kullandığı kaynaklarda, etkinliklerinde ve dayanışma faaliyetlerinde de karşılık bulmalıdır. İnsanın sağlığını, dinlenmesini ve güvenliğini üretim uğruna gözden çıkaran anlayışla doğayı üretim uğruna tüketen anlayış aynı araçlaştırma mantığında birleşmektedir. Devrimci örgütlenmenin ahlakı, insan yaşamının ve doğanın örgütsel başarı veya ekonomik büyüme adına feda edilmesini reddetmelidir.

 

DEVRİMCİ AMAÇ İLE ÖRGÜTSEL AHLAK ARASINDAKİ BAĞ

 

Buradaki sorun, örgütün kusursuz insanlar topluluğu olması gerektiği yönünde ahlakçı bir beklenti değildir. Devrimci örgüt de içinde bulunduğu toplumun çelişkilerini taşır. Üyeler kapitalist rekabetin, patriyarkanın, milliyetçiliğin, ırkçılığın, statü arayışının ve otoriter kültürün dışında doğmuş değildir. Bu nedenle devrimci ahlak, hatasızlık iddiası üzerine değil, bu ilişkileri tanıma, açığa çıkarma ve kolektif olarak dönüştürme iradesi üzerine kurulmalıdır.

 

Asıl ölçüt, örgütte hiçbir yanlışın ortaya çıkmaması değil, yanlış ortaya çıktığında kimin korunduğu, kimin susturulduğu, eleştirinin nasıl ele alındığı ve zararın nasıl giderildiğidir.

 

Bu çerçevede devrimci ahlak, bireylerin özel erdemlerinin toplamına indirgenemez. İyi niyetli insanların kötü işleyen bir yapının içinde birbirlerine zarar vermesi mümkündür. Aynı şekilde güçlü kurallar ve denetim mekanizmaları olmadan kişisel fedakârlık, zamanla örgütsel keyfiliğin üzerini örten bir araca dönüşebilir. Bu nedenle ahlakın hem kişisel hem kurumsal bir boyutu vardır.

 

Vefakâr olmak, ilkesizlik karşısında sessiz kalmayı değil, demokratik, ideolojik ve gerektiğinde son derece keskin bir devrimci mücadeleyi gerektirir. Devrimci birlik, ortak ilkelerin herkes için bağlayıcı olmasıyla mümkündür. Emekçiyle dayanışma kurmak ise onun mevcut siyasi düşüncesini değiştirmesi şartına bağlanamaz. Geçim, barınma ve bakım ihtiyacından başlayan ortak mücadele, emekçinin kendi deneyimiyle düşünmesini ve karar vermesini geliştirmelidir. Devrimci sorumluluk üstlenmek, bu mücadeleyi kapitalist üretim ilişkilerini kaldırma hedefine bağlayan ortak ilkelerin sorumluluğunu da üstlenmektir.

 

Bu nedenle ilkesizlik karşısında norm belirleyen olmak devrimci örgütsel ahlakın zorunlu bir parçasıdır. İlkesizliğe uyum sağlamak, örgüt içindeki yanlış davranışları ‘birlik bozulmasın’ gerekçesiyle normalleştirmek veya güçlü konumdaki kişilerin davranışlarına göre siyasal ve ahlaki ölçüleri değiştirmek devrimci tutum değildir.

 

REİSLİK HASTALIĞININ TARİHSEL VE İDEOLOJİK KÖKENLERİ

 

Reislik hastalığı, öncülük kisvesi altında geçen yüzyılın en ciddi sol hastalıklarının başında gelmektedir. Bu hastalık, kolektif emeğin yarattığı düşünceyi, örgütü ve mücadeleyi bir kişinin iradesinin ürünü gibi sunar.

 

Halkın tarihi, liderin hayat hikâyesine indirgenir. Başarı lidere yazılırken yanlışların sorumluluğu halka, alt görevlilere veya eleştirenlere yüklenir. Böylece halk, kendi kurtuluşunu gerçekleştiren özne olmaktan çıkarılarak kendisi adına düşünen ve karar veren kişiyi izleyen bir kitleye dönüştürülür.

 

Bu zihniyet, kapitalizm öncesinin hükümdar, ata ve kurtarıcı figürlerinden bütünüyle kopmuş değildir. Toplumsal iradeyi bir kişinin bedeninde temsil etme alışkanlığı, modern siyasal örgütün içine devrimci unvanlarla taşınır. İdeolojik düzeyde halkın henüz yeterince bilinçli olmadığı, karmaşık kararları ancak özel yetişmiş bir merkezin veya üstün bir kişinin vereceği ileri sürülür.

 

Geçici rehberlik böylece kalıcı vesayete dönüşür. Halkın kendi deneyimiyle öğrenmesi ve karar yeteneği geliştirmesi, ona duyulan güvensizlik nedeniyle sürekli ertelenir.

 

Bu hastalığı yalnızca yöneticinin kişisel kibrine bağlamak yetersizdir. Bilginin dar bir çevrede toplanması, görevlendirmelerin aynı kişinin onayına bağlanması, mali kaynakların denetimsiz kullanılması, örgüt adına konuşma yetkisinin tekelleştirilmesi ve görev süresinin belirsizleşmesi reisliği besleyen örgütsel ilişkilerdir. İnsanlar bir ilkeye bağlı kalmaktan çok bir kişinin desteğini kaybetmemeye yöneltildiğinde, eleştiri siyasal bir katkı olmaktan çıkar ve kişisel bir risk haline gelir.

 

Bu nedenle komünist partilerde genel sekreterlik gibi güç yoğunlaşmasını taşıyan görevler de sorgulanmalıdır. Sorun yalnızca görevin adı değildir. Genel sekreterin, başkanın veya başka bir unvanı taşıyan kişinin gündemi, kadroları, kaynakları ve örgütün kamusal temsilini fiilen belirlediği bir yapıda merkez, eşgüdüm görevini aşarak ayrı bir iktidar odağına dönüşmüştür. Aynı yetkiler korunarak unvanın değiştirilmesi, bu ilişkiyi ortadan kaldırmaz.

 

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 1956’daki XX. Kongresi’nde kişilik kültürünün ve kolektif kararın kişisel iradeyle bastırılmasının bizzat parti yönetimi içinden eleştirilmiş olması, sorunun tarihsel ağırlığını göstermektedir. Hruşçov’un bu konuşması da dönemin parti içi siyasal mücadelesinin bir belgesidir; geçmişin bütününü açıklayan tarafsız bir son hüküm değildir. Benim çıkardığım örgütsel ders, sorumluluğu yalnızca ölmüş bir liderin karakterine yüklemenin yetmediğidir. Kişisel iktidarı üreten yetki, bilgi ve denetim ilişkileri değişmedikçe yeni kişilerin aynı konuma yerleşmesinin zemini korunur.

 

KİŞİLERİN PUTLAŞTIRILMASINA KARŞI KOLEKTİF HAFIZA

 

Reislik hastalığı, bireylerin putlaştırılması kültürünü doğurmuştur. Solcu liderlerin heykellerinin kamusal alanları kaplaması, fotoğraflarının devlet dairelerinde zorunlu biçimde asılması ve siyasal bağlılığın bu görüntüler önünde gösterilmesi, tarihten bilinen köhne otorite kültürünün devrimci simgelerle yeniden üretilmesidir. Mücadele etmiş bir insanın emeğini hatırlamakla onun görüntüsünü halkın günlük yaşamına zorunlu bir bağlılık işareti olarak yerleştirmek aynı şey değildir.

 

Putlaştırma yalnızca heykel ve fotoğrafla gerçekleşmez. Bir kişinin sözünün tartışmayı bitirmesi, her değerlendirmenin onun adına dayandırılması, geçmişteki bir açıklamasının değişen koşulların önüne geçirilmesi ve eleştirisinin örgüte saldırı sayılması da aynı kültürün parçalarıdır. Bir portre duvardan indirildiğinde, kişinin sorgulanamazlığı düşünce ve karar ilişkilerinde sürüyorsa reislik aşılmış değildir.

 

Kolektif liderlik, bir reisin yerine aynı yetkileri paylaşan birkaç kişinin geçirilmesi değildir. Bir kurulun varlığı tek başına kolektif iradeyi güvenceye almaz. Kararlar kapalı bir çevrede oluşturuluyor ve üyelerden yalnızca bunları onaylamaları bekleniyorsa, kişisel reisliğin yerini kurul vesayeti almıştır. Kolektif öncülük, düşüncenin ve kararın üretim alanlarında, mahallelerde, köylerde ve sokaklarda örgütlü bireylerden gelişmesiyle gerçekleşir.

 

Kolektif öncülüğün gelişmesi, bilgi ve deneyimin bir kişide birikerek diğer insanları ona bağımlı kılmasının aşılmasını gerektirir. Birlikte öğrenmek, bilgiyi paylaşmak ve başkasının da sorumluluk üstlenmesini desteklemek devrimci imecenin düşünsel karşılığıdır. Bir örgütte bir kişinin yokluğunda her şey duruyorsa, bu durum o kişinin büyüklüğünün değil, kolektif kapasitenin yeterince geliştirilmediğinin göstergesidir.

 

ASKERÎ İTAAT YERİNE DEMOKRATİK AHLAK VE DİSİPLİN

 

Askerî disiplin yerine demokratik ahlak ve disiplin geliştirmek gerekir. Burada reddettiğim ilişki, emrin doğruluğunu tartışma hakkını ortadan kaldıran, kişinin vicdanını ve düşüncesini üst makamın iradesine teslim eden emretme ve itaat ilişkisidir. Köhne sömürgeci kapitalizmin faşizan askerî anlayışının karşısına, insanı susturan aynı ilişkiyi devrimci bir ad altında koymak özgürleşme değildir.

 

Demokratik disiplin, ortaklaşa alınmış kararın sorumluluğunu taşımaktır. Bu sorumluluk, insanların birbirlerinin emeğine ve verdiği söze güvenmesini gerektirir. Bir yoldaşın geçim, hastalık veya bakım yükünü görmezden gelerek ondan sınırsız fedakârlık istemek disiplin değil, insanı tüketmektir. Ortak yükün paylaşılması, disiplinin dayanışma ahlakıyla birleştiği yerdir.

 

Ortak kararın uygulanması, eleştiri ve yeniden değerlendirme hakkının sona ermesi anlamına gelmez. Kararın sonuçları yeni bir zarar doğurduğunda bunu bildirmek ve yeniden görüşülmesini istemek sorumsuzluk değildir. Çoğunluk kararı, şiddeti, ayrımcılığı veya insan onuruna saldırıyı meşrulaştıramaz. Demokratik disiplin, ortak ilkelere yöneticilerin de üyeler kadar bağlı olmasıyla gelişir.

 

Barışçıl ve pasifist yönelim, örgütün hem dış mücadelesinde hem iç ilişkisinde belirleyici olmalıdır. Tehdit, aşağılama, korkutma, fiziksel saldırı, insanları susturma ve farklı görüşü zorla bastırma devrimci yöntem sayılamaz. Şiddetsiz mücadele, edilgen bekleyiş değildir. Grev, boykot, demokratik protesto, dayanışma ve halkın kendi yaşamını kolektif biçimde örgütlemesi, emekçi halkın iradesini geliştiren etkin mücadele biçimleridir. Örgütün disiplini, insanın vicdanını askıya almak yerine ortak sorumluluğunu güçlendirmelidir.

 

EVRENSEL ÖRGÜT ŞABLONU YERİNE HALKLARIN ÖZGÜR ÖRGÜTLENME ARAYIŞI

 

21. yüzyılın devrimci örgütlenmesi köhne reislik düşüncesiyle vedalaşmalıdır. Leninci parti modeli dahil hiçbir parti modeli, her halk ve her tarihsel dönem için evrensel ve değişmez bir örgütlenme şablonu olarak kabul edilmemelidir. Bir örgütlenme anlayışının belirli koşullarda tarihsel bir işlev üstlenmiş olması, başka halkların kendi deneyimlerini onun kalıbına dökmek zorunda olduğu anlamına gelmez.

 

Lenin’in 1902’de Ne Yapmalı? metninde geliştirdiği profesyonel devrimciler örgütü anlayışında Çarlık otokrasisi, siyasi polis ve gizlilik koşulları açıkça yer tutmaktadır. Bu tarihsel bağlamı belirtmek, sonraki bütün uygulamaları aynı metne indirgemek değildir. Benim itirazım, o koşullarda geliştirilmiş merkezî örgütlenme anlayışının bütün ülkeler ve dönemler için bağlayıcı bir modele dönüştürülmesinedir. Tarihsel deneyimden öğrenmekle tarihsel modeli sorgulanamaz kurala çevirmek birbirinden ayrılmalıdır.

 

Rosa Luxemburg’un 1904 tarihli örgütlenme tartışmasında merkez komitesinin yanılmazlığına karşı işçi hareketinin kendi deneyimiyle öğrenmesini savunması, merkez ile sınıfın iradesi arasındaki sorunun daha o dönemde tartışıldığını göstermektedir. Luxemburg’un bütün siyasal görüşlerini bugünkü pasifist ve mikro temelli örgütlenme anlayışıyla özdeşleştirmiyorum. Bu tarihsel tartışmadan çıkardığım sonuç, kolektif öznenin yerine merkezî iradenin geçirilmesine karşı eleştirinin devrimci düşüncenin kendi tarihi içinde de bulunduğudur.

 

Her halk, kendi tarihsel kültürüne, toplumsal deneyimine ve kökenlerine uyumlu örgütlenme kültürünü ve modelini geliştirme özgürlüğüne sahiptir. Anadolu’daki imece, bu arayışın kaynaklarından biridir. Başka halkların kendi karşılıklı yardımlaşma, ortak üretim, dayanışma ve birlikte karar verme deneyimleri de aynı özgürlük içinde değerlendirilmelidir. Bu deneyimlerin değeri, bir merkezin onları onaylamasından değil, emekçi halkın eşitliğini, özgür iradesini ve kolektif yaşamını geliştirmesinden doğar.

 

Kültürel kökenlere dayanmak, geçmişte var olan her ilişkiyi devrimci saymak değildir. Geleneksel dayanışma ilişkilerinin içindeki ataerkil otorite, aşiret veya aile reisliği, yaşa dayalı sorgulanamazlık, aile baskısı, hemşericilik ve dışlayıcı cemaat ilişkileri yerel kültür adına korunamaz. Halkların özgünlüğü ile insanın eşitliği birbirine karşı kullanılamaz. Örgütlenme modeli yerel deneyimden beslenmeli; insanın söz ve karar hakkı, kadınların eşitliği, farklı kimliklerin özgürlüğü ve doğanın korunması hiçbir gelenek adına askıya alınmamalıdır.

 

GÜVENİN ÖRGÜTSEL VE SİYASAL NİTELİĞİ

 

Güven çoğu zaman kişisel yakınlık, uzun yıllara dayanan tanışıklık veya lidere duyulan inanç olarak anlaşılır. Oysa devrimci örgütlenmede güvenin sağlam temeli, kişilerin birbirini sevmesinden önce, herkesin bağlı olduğu açık ilkelerin ve denetlenebilir usullerin bulunmasıdır. Bir üye, eleştiri yönelttiğinde dışlanmayacağını; hakkında suçlama varsa içeriğini öğreneceğini; kendisini savunabileceğini; kararların kişisel ilişkilere göre değişmeyeceğini ve yöneticilerin de aynı kurallara tabi olduğunu bildiği ölçüde örgüte güvenebilir.

 

Bu nedenle güven, eleştirinin karşıtı değildir. Eleştirinin bastırıldığı yerde görünürde sessizlik sağlanır, fakat bu sessizlik güvenin değil korkunun ürünüdür. İnsanlar düşüncelerini açıkça söylemediklerinde çelişkiler ortadan kalkmaz; söylentilere, kapalı gruplara ve kişisel hesaplaşmalara dönüşür. Üretim alanlarında ve mahallelerde gelişen deneyim ve eleştiriler kolektifler arasında paylaşılmadığında, örgütlü emekçiler birbirlerinin gerçeğinden kopar ve ortak kararlarını sınayacak bilgiden yoksun kalır. Eşgüdümün sorumluluğu bu karşılıklı öğrenmenin önünü açmaktır.

 

Devrimci güvenin kişilere tapınmaya değil ilkelere, ortak deneyime ve karşılıklı denetime dayanması gerekir. Bir kişinin uzun mücadele geçmişi ona saygı kazandırabilir, fakat denetimden muafiyet kazandıramaz. Vefa, geçmiş emeği tanımayı gerektirir; geçmiş emeği bugünkü kararların sorgulanamaz gerekçesine dönüştürmek ise vefayı otorite aracına çevirir. Güven ile denetim bu nedenle birbirini dışlamaz. Denetim, güvensizliğin değil ortak sorumluluğun kurumsal biçimidir.

 

ELEŞTİRİNİN AMACI, İÇERİĞİ VE YÖNTEMİ

 

Eleştiri, devrimci örgütün düşünme yeteneğidir. Örgüt kendi kararlarının sonuçlarını ancak farklı deneyimlerin ve itirazların açığa çıkmasıyla değerlendirebilir. Bunun için eleştirinin bir hak olmasının yanında örgütsel bir görev olarak da kabul edilmesi gerekir. Yanlışı gördüğü halde ilişkisinin bozulmasından korkarak susmak, kişisel huzuru koruyabilir fakat ortak sorumluluğu yerine getirmez. Buna karşılık her itirazı devrimcilik adına sınırsız bir saldırı hakkı saymak da eleştirinin niteliğini bozar.

 

Eleştiri, kişinin bütün karakterini mahkûm etmek yerine belirli bir söz, karar, davranış veya uygulama üzerinde durmalıdır. İddia ile olgu, yorum ile kanıt, siyasal görüş ayrılığı ile etik ihlal birbirinden ayrılmalıdır. Bir kişinin yanlış bir değerlendirme yapması, güveni kötüye kullanmasıyla aynı şey değildir. Bir toplantıda sert konuşması ile sistemli biçimde aşağılama uygulaması da aynı kategoride ele alınamaz. Bu ayrımlar kurulmadığında siyasal tartışma hızla ahlaki suçlamaya, ahlaki suçlama da tasfiye gerekçesine dönüşür.

 

Eleştirinin muhatabı, kendisi hakkında ne söylendiğini eksiksiz biçimde bilme ve cevap verme hakkına sahip olmalıdır. Kişinin bulunmadığı ortamlarda hakkında kanaat oluşturmak, söylentileri bilgi yerine geçirmek veya karar verildikten sonra göstermelik bir savunma istemek devrimci adaletle bağdaşmaz. Eleştiri süreci, önceden verilmiş bir hükmü meşrulaştırmak için değil, gerçeği birlikte ortaya çıkarmak için işletilmelidir.

 

Bu nedenle eleştiriyi yönelten kişi de sözünün sonuçlarından sorumludur. Kanıtlayamadığı ağır ithamları tekrar etmek, örgütsel iklimi zehirler ve masumiyet karinesini ortadan kaldırır.

 

Eleştiri yukarıdan aşağıya işleyen tek yönlü bir mekanizma olamaz. Ortak görev üstlenen kişi başkalarını eleştirebiliyor, fakat kendisi aynı açıklıkla eleştirilemiyorsa orada eleştiri değil disiplin dili vardır. Devrimci örgütün niteliği, sözcülerinin ne kadar konuşabildiğiyle değil, her örgütlü bireyin eşit söz ve karar hakkını ne ölçüde korkmadan kullanabildiğiyle sınanır. Görevlerin farklılığı, insanların siyasi iradesi arasında bir hiyerarşi yaratamaz.

 

ÖZELEŞTİRİ, SORUMLULUK VE ONARIM

 

Özeleştiri, kişinin kendisini suçlamaya zorlandığı bir itiraf töreni değildir. Gerçek özeleştiri, yapılan davranışın hangi koşullarda ortaya çıktığını, kime ne zarar verdiğini, kişinin bu süreçteki payını ve benzer bir durumun yeniden yaşanmaması için neyi değiştireceğini açıklamasıdır. Yalnızca ‘hata yaptım’ demek, sorumluluğun yerine getirilmesi için yeterli değildir. Aynı biçimde bütün sorunu kişisel zayıflığa indirgemek de yapısal nedenleri görünmez kılabilir.

 

Bir yanlışta bireysel sorumluluk ile örgütsel sorumluluğun birlikte araştırılması gerekir. Yetkiyi kötüye kullanan kişiyi eleştirirken, bilginin tek elde toplanmasını ve kişisel bağlılıkların ortak iradenin önüne geçmesini korumak, aynı yanlışı yeniden üretir. Özeleştiri bu ilişkileri değiştirmediğinde, kişiyi geçici olarak günah keçisi haline getirir fakat aynı yanlışı üreten yapıyı korur.

 

Özeleştirinin inandırıcılığı sözden çok davranışla ölçülür. Zarar gören kişinin hakkının tanınması, yanlış bilginin düzeltilmesi ve gasp edilen karar hakkının sahiplerine geri verilmesi gerekir. Onarım, geçmişi silmez; fakat sorumluluğun kabulünü maddi hale getirir. Örgüt, hatasını kabul eden kişiyi sonsuza kadar aynı hatayla tanımlamamalı; buna karşılık birkaç doğru cümleyi de hesap vermenin yerine koymamalıdır.

 

Zorla alınmış özeleştirinin ne ahlaki ne de siyasal değeri vardır. Kişinin örgütte kalabilmesi için kendisine yöneltilen bütün suçlamaları kabul etmeye mecbur bırakılması, düşünsel dönüşüm değil itaattir. Böyle bir uygulama kısa vadede yönetimin otoritesini güçlendirebilir, fakat uzun vadede üyeleri gerçek düşüncelerini saklamaya öğretir. Devrimci örgüt için gerekli olan itaatkâr beyanlar değil, gerçeği söyleyebilecek ve kendi payını dürüstçe değerlendirebilecek özgür kişiliklerdir.

 

YOLDAŞLIK, ADALET VE İNSAN ONURU

 

Vefa ve yoldaşlık, şiddetin, tacizin, ayrımcılığın, sistemli aşağılamanın veya mali suistimalin üzerini örtmek için kullanılamaz. Zarar gören kişiyi korumak, savunma hakkını gözetmek ve kimseye kişisel bağlılık nedeniyle ayrıcalık tanımamak aynı adalet anlayışının parçalarıdır. Burada vefanın ölçüsü, geçmiş arkadaşlık adına zararı inkâr etmek değil, gerçeğe, adalete ve ortak özgürleşme ilkesine sadık kalmaktır.

 

GÖREVDEN AYRILANLARA VE ÖRGÜTTEN UZAKLAŞANLARA YAKLAŞIM

 

Devrimci örgütlerin ahlaki niteliği yalnızca aktif üyelerine nasıl davrandıklarıyla ölçülemez. Görevden ayrılan, yorulan, farklı düşünmeye başlayan veya örgütsel ilişkiyi sona erdiren insanlara yaklaşım da belirleyicidir. İnsanları yalnızca görev yaptıkları sürece değerli saymak, kapitalist işletmenin çalışanla kurduğu yararcı ilişkinin siyasal alanda yeniden üretilmesidir. Bir insanın örgütsel faaliyeti sona erebilir; fakat yıllarca verdiği emek, kurduğu ilişkiler ve kolektif hafızaya yaptığı katkı ortadan kalkmaz.

 

Politik ayrılıkların düşmanlığa dönüşmesi zorunlu değildir. Ayrılan herkes hain, kalan herkes sadık değildir. Bazen örgütte kalmak kişisel çıkarı korumanın, ayrılmak ise ilkelere bağlı kalmanın sonucu olabilir. Bunun tersinin yaşandığı durumlar da vardır. Bu nedenle kişinin ahlaki değeri, yalnızca örgütsel konumuyla belirlenemez. Somut davranış, gerekçe ve sonuç değerlendirilmelidir.

 

Örgütten ayrılan insanın geçmiş emeğini silmek, ortak tarihi bugünkü bağlılığın ödülüne dönüştürmektir. Ayrılan kişinin de ortak bilgi ve birikimi kişisel mülkü gibi tutması aynı kolektif emeği inkâr eder. Ayrılığın karşılıklı değersizleştirmeye dönüşmemesi, hem mücadelede yaratılan bağların hem insan onurunun korunmasını gerektirir.

 

BAKIM, HASTALIK, YAŞLILIK VE GÜNDELİK YAŞAM SORUMLULUĞU

 

Devrimci örgütlenme çoğu zaman insanların toplantıya katılabildiği, seyahat edebildiği, uzun saatler çalışabildiği ve sürekli görev üstlenebildiği varsayımıyla düzenlenir. Bu varsayım hastaları, engellileri, yaşlıları, bakım sorumluluğu taşıyanları, yoksulları ve güvencesiz çalışanları görünmez hale getirir. Sonuçta en fazla zamanı ve hareket olanağı bulunanlar örgütsel kararlar üzerinde daha etkili olurken, hayatın ağır yükünü taşıyanların deneyimi siyasal aklın dışında kalır.

 

Bakım sorumluluğu özel hayatın örgütü ilgilendirmeyen bir meselesi değildir. İşsiz kalan emekçinin yalnız bırakılmaması; hasta bir yoldaşın ziyaret edilmesi, hastane randevusuna ulaşımının sağlanması ve bakımının yalnızca ailesine bırakılmaması; göçmen işçinin hukuki sorununda yanında bulunulması; çocuk ve yaşlı bakımının paylaşılması; grevdeki işçilerin ailelerinin desteklenmesi; gençlerin eğitim ve barınma sorunlarının kolektif olarak sahiplenilmesi, imecenin çağdaş biçimleridir. Toplantılar erişilebilir hale getirilmeli, maddi zorluk yaşayanlar onurları zedelenmeden desteklenmelidir.

 

Bu işler çoğunlukla kadınların görünmeyen emeğine bırakılıyorsa, dayanışma söylemi patriyarkal işbölümünü yeniden üretir. Bakımın planlanması ve paylaşılması bu nedenle örgütsel bir sorumluluktur.

 

Yaşlı yoldaşlara vefa, onları yalnızca anma günlerinde onurlandırmak değildir. Bilgi ve deneyimlerinden yararlanmak, sağlık ve yalnızlık sorunlarında yanlarında olmak, fakat geçmiş mücadeleleri nedeniyle bugünkü kuşaklar üzerinde vesayet kurmalarına da izin vermemek gerekir. Gençlik ile deneyim arasında kurulacak ilişki, itaate veya kuşakların birbirini küçümsemesine değil, karşılıklı öğrenmeye dayanmalıdır.

 

KOLEKTİF HAFIZA VE GÖRÜNMEYEN EMEK

 

Vefa, insanları putlaştırmanın gerekçesine dönüştürülemez. Örgütsel hafıza yalnızca kongre kararlarından, yöneticilerin konuşmalarından ve büyük siyasal dönemeçlerden oluşmaz. Örgütü kuranların, bildiri dağıtanların, para toplayanların, baskı dönemlerinde bedel ödeyenlerin ve ailelerinin geçimini paylaşanların emeği de bu tarihin içindedir.

 

Bir salonun hazırlanması, bir grev çadırında gece tutulması, göçmen bir işçiye tercümanlık yapılması, bir tutuklunun ailesiyle dayanışılması, arşivin korunması, yemek yapılması ve çocuklara bakılması da örgütün tarihidir. Bu emek kayıt altına alınmadığında tarih, görünür görevleri üstlenen az sayıdaki kişinin biyografisine indirgenir.

 

Kolektif hafıza, bugünkü iktidar ilişkilerinden bağımsız değildir. Kimin adı anılıyor, kimin emeği unutuluyor, hangi ayrılıklar anlatılıyor ve hangileri gizleniyor soruları, örgütün kendisini nasıl meşrulaştırdığını gösterir. Yeni yönetimlerin önceki dönemi bütünüyle değersizleştirmesi ya da geçmiş yöneticilerin örgütün tarihini kendi kişisel mülkü gibi sunması aynı sorunun iki biçimidir. Devrimci tarih, kahraman yaratmak veya rakipleri silmek için değil, deneyimden öğrenmek için tutulmalıdır.

 

DEVRİMCİ AHLAKIN TOPLUMSAL KARŞILIĞI

 

Vefa, güven, eleştiri, özeleştiri ve dayanışma, üretim alanlarında ve mahallelerde emekçi halkın kurduğu ilişkilerde karşılığını bulmalıdır. İşyerinde üretimi birlikte gerçekleştirenlerin karar gücüyle mahallede yaşamın yükünü birlikte paylaşanların dayanışması aynı özgürleşme mücadelesinin içindedir. İnsan örgüt içinde susturulurken toplumda özgürleştirilemez; kadınların görünmeyen emeği örgütün içinde yeniden sömürülürken eşitlik kurulamaz. Geleceğin toplumunun küçük aynası olmak, savunulan ilkeleri bugünün insan ilişkilerinde yaşatmayı gerektirir.

 

Örgütün başarısı yalnızca üye sayısı, seçim sonucu, düzenlenen eylem veya yayımlanan metinle ölçülemez. İnsanların örgüt içinde ne kadar güçlendiği, birbirlerine ne kadar güvenebildiği, farklılıklarını korkmadan ifade edip edemediği ve ortak sorumluluğu ne ölçüde üstlenebildiği de başarının parçasıdır. Siyasal sonuç uğruna insanları tüketen bir örgüt, kısa süreli kazanımlar elde etse bile kendi toplumsal temelini zayıflatır.

 

ULUSLARARASI DAYANIŞMANIN AHLAKI

 

İkinci bölümde savunduğum uluslararası antiemperyalist dayanışma, örgütlenme ahlakında da karşılık bulmalıdır. Bir halkın örgütü, başka bir halkın mücadele deneyimine kendi modelini dayatan öğretmen veya koruyucu güç gibi yaklaşamaz. Dayanışma, bir merkeze bağlılık değil, eşit halkların ve emekçilerin birbirinin iradesine saygı göstererek ortak mücadele geliştirmesidir. Bir ülkenin yöneticisini veya devletini eleştirisiz desteklemekle o ülkedeki emekçi halkla dayanışmak aynı şey değildir.

 

İletişim ve ulaşım teknolojileri, farklı halkların deneyimlerini doğrudan paylaşmasını, grevlerle dayanışmayı ve savaş karşıtı ortak faaliyetleri kolaylaştırmak için kullanılmalıdır. Bu araçlar bir merkezin diğer örgütleri denetlemesine, tek bir dilin veya siyasi kültürün üstünlük kurmasına hizmet etmemelidir. Çeviri, bilgiye erişim ve karşılıklı öğrenme, uluslararası eşitliğin örgütsel sorumluluklarıdır.

 

Milliyetçi ve ulusalcı antiemperyalizm söylemine karşı ideolojik mücadele de kendi halkını yüceltip diğer halkların emekçilerini görünmezleştiren anlayışın aşılmasını gerektirir.

 

TEZ

 

Reislik hastalığı, öncülük kisvesi altında yeniden üretilecek bir miras değildir. Bireyi putlaştıran, halkın düşünme ve karar gücünü bir kişiye veya dar bir kurula devreden anlayış tarihsel, ideolojik ve örgütsel olarak mahkûm edilmeli ve tarihin çöplüğüne gömülmelidir. Bunu gerçekleştirmek, heykelleri kaldırmanın veya unvanları değiştirmenin ötesinde, bu kültürü üreten güç yoğunlaşmasını ortadan kaldırmayı gerektirir.

 

Devrimci örgütlenmenin ahlakı, sermaye sınıfının özel mülkiyete dayalı üretim ilişkileri sistemini kökten değiştirme mücadelesinin insan ilişkilerinde geliştirdiği kültürdür. Üretimde işçi özyönetimiyle mahallelerdeki komünal yaşamın devrimci imece ve demokratik dayanışma içinde birleşmesi, emekçi halkın hem kendi karar gücünü hem birbirine karşı sorumluluğunu büyütmelidir. Vefa insanı göreviyle tüketmemeyi, kolektif öncülük iradesini bir reise teslim etmemeyi, sosyalist dayanışma ise insanı ve doğayı ortak yaşamın merkezine almayı gerektirir.

 

Mikro yapılar örgütün öncüsüdür. Mavi yakalı emekçilerin öncülüğünün örgütsel güvencesi, üretim ve yaşam alanlarındaki mikro kolektiflerin kesin belirleyiciliğidir. Makro örgütün siyasi yönü bu kolektiflerde oluşur ve merkezî yapılar bu yön doğrultusunda eşgüdüm sağlar. Geleceğin toplumunun küçük aynasını teşkil eden devrimci örgütlenme, bu ahlakı ve karar ilişkisini bugünden yaşatarak mikro düzeydeki mücadeleyi kolektif halk mülkiyetine dayalı toplumsal dönüşüme bağlamalıdır.

 

Bir sonraki yazıda “NEDEN PASİFİST DEVRİMCİ MÜCADELE VE NEFSİ MÜDAFAA HAKKI” konusunu işleyeceğim.

 

***

 

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!