KİRKİT (Bedia Çaka)
-Bir Çocukluk Anısı-
Çocukluğumuzda kardeşim Sibel ile her yaz köyümüze giderdik. Annemin ve babamın yoksullukla mücadelesine az da olsa katkıydı bu gidişler: Neredeyse üç aya yakın iki boğazın eksik olması, en önemlisi ise yabancı bir şehirde çocukların yalnız kalması yerine güvende olacakları baba ocağında olmalarıydı.
Bazen daha okul kapanmadan yola düşerdik. Hele şehirden bir akraba, köye gidecekse hemen yanlarına eklenirdik. Bu kış zorlu geçmişti. Oysa bu şehre göç edenler en çok kışın çok soğuk geçmemesinden az bir yakacakla bahara ulaşmanın kolaylığından gelmişlerdi, Anadolu’nun soğuk memleketlerinden. Bizim de yakacağımız umduğumuzdan daha önce bitince annem bizİ yün yorganın içine sarmalamıştı. Nihayet çamurun ve soğuğun hükmü bitmiş, güneş içimizi ısıtmaya başlamıştı.
Böyle sıcak bir günün sabahında henüz şafak bile sökmemişti. Babam aceleci bir sesle:
— Hadi uyanın, çabuk olun! Köye gidiyorsunuz, dedi.
Kız kardeşim Sibel ve ben gözlerimizi ovuşturarak büyük bir sevinçle yün yataktan fırladık. Annem bir şeker çuvalına kıyafetlerimizi hızlı hızlı tıkıştırdı.. Babam çuvalın ağzını bağlayıp sırtladı:
— Hadi ayakkabılarınızı giyinin, beni takip edin, dedi.
Hesapta olmayan bir akrabaya son anda dâhil olduğumuz bu aceleden belli oluyordu. Tren istasyonuna geldik. Köylümüz Hasan Amca kasketini şöyle bir düzeltti:
— Senin bu kızlar çok akıllı, bana da yoldaşlık ederler. Merak etme! Ben onları Hüseyin Amca’nın evine kadar teslim ederim, dedi.
Hep birlikte kara trene bindik. Çuvalımızı trenin koridoruna dayayıp üzerine oturduk. Hasan Amca boş bir kompartıman var mı diye bakmaya gitti. Sibel ve ben sevinçten uçuyorduk. Tren düdüğünü çaldığında pencereye koştuk. Babama el sallamak istedik ama babam çoktan istasyondan ayrılmıştı. Biz de tanımadığımız insanlara el salladık.
Hasan Amca’nın “Hadi, gelin bakalım, bir yer buldum!” diyerek bize seslendi. Hasan Amca’ya bakmak için trenin camından başımızı içeriye doğru uzattık. Gidip çuvalımızı aldık. Hasan Amca önde, biz arkada vagonları hızlı hızlı adımladık. Sonra bir kompartımanın kapısını açıp içeri geçtik. Kompartımanda bizden başka insanlar da vardı. İki kişinin zorla sığacağı yere üç kişi sığmaya çalıştık. En sonunda Sibel pes edip yere oturdu.
Kızkardeşim Sibel her zaman pratik çözümler bulurdu. En zor koşullarda bile mutlaka kolay bir çözüm bulurdu. Bu sefer de kompartmanın kalabalığına karşı yere çeketini sermiş, üzerine oturmuştu.
Kara tren düdüğünü çala çala ilerlerken biz bazen camdan dışarı bakıyor, bazen de içerideki çuvalımızın üzerine oturup uyukluyorduk. Tren her durduğunda heyecanla “Geldikkkk!” diye bağırıyorduk. Hasan Amca ise “Hayır, tren rötar yaptı, siz uyumaya devam edin” diyerek bizi oturtuyordu.
Köyümüze ulaşmak için tren yolculuğu bittiğinde, binek hayvanlarıyla dağlardaki patika yollardan yaklaşık iki saat daha gitmemiz gerekiyordu. Köyümüze o yıllarda arabayla ulaşım yoktu. Zaten farklı ulaşım araçları olsaydı da bu yoksul köylünün gücünün yettiği tek ulaşım aracı tren olurdu. Köylüler için eziyet olan bu yolculuk, biz çocuklar için bir maceraydı.
Ara sıra toprak yolda tökezleyen eşekler, karşılarına çıkan tarla farelerine öfkeli öfkeli bakıyor; homurdanan bir insan gibi bütün nefeslerini bir çırpıda burnundan dışarı bırakıyorlardı. Yol boyunca kevenler, alıç ağaçları, karamıklar ve tarlalar bize eşlik ediyordu. Bazen bir kartalın süzülerek avını nasıl yakaladığına bile tanık olabiliyorduk. Bir keresinde eşeklerin önünden yavrularıyla bir keklik geçmişti; o kadar hızlıydılar ki yavruları birer benek gibi görünüyordu.
Belki de bizim bu köye gitme sevdamızın asıl nedeni bu yol hikayeleriydi..
Bu sefer de büyük bir heyecanla tren yolculuğunun sona ermesini bekliyorduk. Dedeme haber gitmiş miydi acaba? Eşeğiyle bizi almaya Ulugüney İstasyonu’na gelecek miydi? Gelmese bile Hasan Amca vardı, o bizi mutlaka köye ulaştırırdı. Tek bir eşek varsa çuvallarımızı yükler, biz eşeğin yanı sıra yürürdük. Yürümek harika olurdu. Eşekle gitmek kolay gibi görünse de aslında çok sıkıntılıydı. Eşeğin palanı iyi bağlanmamışsa dengede durmak bir maharetti; uzun süre dengede durmaya çalışmak ise belinizi ağrıtabilirdi. Biz bunu kardeşimle geçmiş yolculuklarımızda tecrübe etmiştik.
Bu nedenle dedemin gelememesi üzücü değildi, sadece ona olan özlemimiz biraz daha sürecekti. Olsun…Yolun sonunda hayatımızın en şefkatli iki kucağı bizi bekliyordu. Her seferinde bu kavuşmanın mutluluğunu yaşıyorduk.
Tren gecenin bitimine az kala Ulugüney istasyonu’nda durdu.Hasan Amca “Hızlı olun çocuklar,geldik, iniyoruz!” dedi. Trenden çok çabuk aşağıya indik. Uykulu gözlerimizi ovuşturarak etrafa baktık. Bu sefer dedem bizi karşılamaya gelememişti, muhtemelen bizden haberi olnamıştı. Hasan Amca:
— Hadi bakalım, yola revan olalım. Yorulunca söyleyin, tamam mı? dedi.
İki çuvalı eşeğe yükledik, biz de eşeğin peşi sıra yürümeye başladık. Trenden indiğimizde hava henüz karanlıktı ve hala güneş doğmamıştı. Yüzümüze çarpan serin hava, üzerimizdeki ağır kömür kokusunu alıp uykulu bacalara doğru sürüklüyordu sanki.
Şehrin boğucu ve sıcak havasından sonra böyle bir serinlik harikaydı. Sibel ile neşemiz yerine gelmişti, yürürken şarkı söylemeye bile başlamıştık. Hasan Amca da sigaraları uç uca ekliyor, sararmış bıyıklarının altından bize bakıp bakıp gülümsüyordu.
Ulugüney’in toprak evlerini ve kayısı bahçelerini geçerek sonunda bizi köye ulaştıracak patika yola çıkmıştık. Güneş de yavaş yavaş ortalığı aydınlatıyordu. Eşek önde, biz arkada epeyce yürüdük. Bir kaynak suyun başında mola verdik. Her pınar çayırın yakınlarında olur. Bu pınarlara yakın tarlalarda da mutlaka bir alıç ağacı bulunurdu. Buna çok şaşırırdım. Dedeme bu alıç ağaçlarını sorduğumda bunların çoğunun, tarlada kendiliğinden büyüdüğünü söylemişti ama ben pek inanmamıştım. Sonra okulda bir kitapta, kuşların ve sincapların tohumları toprağa sakladığını okumuştum. Bu alıç ağaçlarının gerçek sahibi evsiz kuşlar olmalıydı.
Koca koca dağları aştıktan sonra nihayet köyün toprak damları ve tek yeşil alanı olan köm akasya ağaçları göründü. Sibel ile birbirimize baktık, kalbimiz güm güm atıyordu. Kalbimizin gümbürtüsü dışarıdan bile duyulabilirdi. Kardeşimle aynı anda tepeden aşağıya bağırarak koşmaya başladık. Ayağımıza batan kevenlere ve eşek dikenlerine aldırış etmeden koşuyorduk.
Köyün son eviydi dedemin evi. Evdeyseler mutlaka sesimizi duyarlardı. Önde dedem, arkasında babaannem kollarını açarak bize doğru koşarlardı; her gelişimizde böyle olmuştu. Fakat bu sefer tüm bağırmalarımız boşlukta yayılıyor, sonra dönüp yine bize çarpıyordu.
Eve ulaştığımızda dedem, babaannem gerçekten de evde yoktu, tarlaya gitmişlerdi. Hasan Amca çuvalımızı bıraktı ve kendi evine doğru gitti. Biz ahır kapısının yanındaki taşın altından kapının kilidini aldık (bizim yörenin ağzıyla anahtara ‘kilit’ derdik). Kilit kocamandı, örülmüş kalın bir iple bağlanmıştı. Bu kilit hep aynı yerde dururdu. Aslına bakarsanız köydeki bütün kapıların kilitleri kapının yakınlardaki bir parça kilimin ya da taşın altına konurdu. Konu komşunun ihtiyacı olduğunda yeri belliydi. Zaten o kilitler insanlar için değil; koyun, keçi ve köpek gibi hayvanlar içeri girmemesi içindi. Şehirde ise durum tam tersiydi. İnsanların evlere girmemesi için kapılar kilitlenirdi.Tek bir kilit de yeterli olmazdı şehir kapılarına…
Kapıyı açıp içeri girdiğimizde toprak evin mis kokusunu içimize çektik. Sonra evliğe geçtik. Babaannemin yüklüğün altına mayaladığı yoğurttan bakır kâselere doldurduk. Yufka ekmekle bir güzel karnımızı doyurduk. En sevdiğimiz yemekti yoğurt ve yufka ekmek…
Yol bizi çok yormuştu, toprak sekinin üzerinde dedemle babaannemi beklerken uyuyakalmışız. Babaannemin “Koş Hüseyin, kuzularımız gelmiş!” sesine uyandık. Büyük bir sevinçle ikisinin de boynuna sarıldık. Dedemin gözleri sevinçten yaşarmıştı. Bir çocuğun istediği cennet bu evden başka bir yer olamazdı. Cennetimiz burasıydı; kahramanlarımız dedem ve babaannemdi. Başı ve sonu en güzel şekilde biten bir cennet masalının içindeydik.Dedemle babannemin şaşkınlığı geçer geçmez babaannem su getirmeye gitti, helkelerle getirdiği suları karakazana boşalttı sonra kazanın altını yaktı. Suyu ısıttı. Büyük, geniş bir bakır leğende, sırayla önce kardeşimi sonra beni yıkadı. Temiz kıyafetlerimizi giydirdi.
Dedeme ve babaanneme şehirde yaşadığımız ve zihnimizde yer alan her şeyi anlattık. Babamla annemin çok çalıştığını, annemin eve bir devetabanı çiçeği diktiğini, boyu bir metreyi aşarsa bir evimiz olacağını, bunun için Sibel’le sık sık çiçeğe su verdiğimizi, ev sahibinin her kira gecikmesinde anneme kızdığını, babamla annemin bazen para yüzünden tartıştıklarını…
Treni, yolda gördüğümüz büyük dağları, gölleri; kısacası içimizde ne varsa her şeyi bir çırpıda anlatıyorduk. Benim unuttuklarımı Sibel, Sibel’in unuttuklarını ben tamamlıyorduk.
Sonunda dedem:
— Hadi bakalım, yemeğimizi yiyelim. Allah deyip yerimize yatalım. Yarın erken kalkacağız, dedi.
Babaannem yere serilen sofranın üzerine kalburu ters çevirdi, üzerine de siniyi getirdi. Sinide mis gibi kokan tereyağlı bulgur pilavı, yoğurt ve yeşil soğan bize bakıyordu. Hep birlikte büyük emaye tepsideki bulgur pilavına kaşık salladık. Dünyanın en güzel yemeği bulgur pilavıydı; ağzımızda sevginin ve emeğin tadıyla bulgurlar karışıyordu.
Yemeğimizi yedikten sonra babaannemin üvey anne masallarıyla derin bir uykuya daldık.
Bu masallarda hep üvey annelere kızıyorduk. Hiç bilmiyorduk üvey annelerin de aslında onulmaz yaraları olduğunu, babaların hep bu masallarda karlı çıktığını.
Uyandığımızda dedem çoktan tarlaya gitmişti. Babaannem kahvaltımızı siniye hazırlamış, dokuma tezgahının başına geçmişti. Kahvaltıyı aceleyle yaptıktan sonra yanına gittim. Babaannem elindeki komik aleti iplere vuruyor, aletten dışarıya ritmik bir ses yayılıyordu: Tak, tak, tak, takı dı tak tak…
— Babaanne, elindeki nedir? Bu sesi nasıl çıkarıyor?
— Uyandınız mı kuzularım? Karnınız doydu mu? Bu mu? Bunun adı kirkit. Kilim ve halı dokurken ipleri bununla sıkıştırıyorum. İyi vurmazsan halın güzel olmaz, gevşek kalır, kimse satın almaz.
— Ben de vurayım mı?
— Sen yapamazsın yavrum, ipi koparırsın. Biraz halı dokuyayım sonra dedenize azık götüreceğim, dedi.
Öğlene kadar halı dokudu babaannem, sonra dedeme götürmek için azık hazırlamaya koyuldu. O tarlaya doğru yola çıkınca büyük bir merakla halı tezgahına doğru yöneldim. Babaannem gibi minderi altıma koydum, kirkiti elime aldım. Kirkit çok ağırdı; iki elimle tutup zar zor yukarı kaldırdım. Kaldırır kaldırmaz ağırlığına yenik düştüm ve halı iplerinin üzerine bırakıverdim.
Ne olduysa o zaman oldu. Kirkitin dişleri iki ipliği kopardı, kendisi de yere düştü. Paniklemem geçince kopan ipleri bağlamaya çalıştım ama ipler asla birbirine yetişmiyordu. Üzüntüyle kardeşime baktım. Sibel:
— Abla ne yaptın, halıyı bozdun! Babaannem çok üzülecek, dedi.
Ağlayarak sekiye gidip oturdum; babaannemle dedemi beklemeye başladım.
Güneş dağların ardında yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştı. Köyün sığırı yaylımdan dönmüştü. Dedemle babaannemin gelme vakti yaklaşmıştı. Sonunda yolun başında göründüler. Bugün eşeği götürmemişti dedem nedense; heybeyi omzuna atmıştı. Büyük bir yükün altında eziliyor gibi aksak adımlarla sallana sallana yürüyordu.
Henüz avluya girmişlerdi ki Sibel:
— Babaanne, ablam halıyı bozdu, kirkiti düşürdü! diye bağırmaya başladı.
Sibel’e çok sinirlenmiştim ama daha bir şey diyemeden babaannem “Aboov, yandık desene!” diyerek halı tezgahına koştu. Kopan iplere baktı; gözlerinden süzülen iki damla yaş, kırışık yanaklarından toprak zemine düştü.
— Artık bu halıyı iyi fiyata satamayız herif! diyerek iki eli böğründe öylece kalakaldı.
Bana hiçbir şey demedi, kızmadı ama artık büyük bir hevesle tezgahın başına da oturmadı. Sanki halıdaki tüm motiflerin renkleri soldu; babaannemin neşesi gibi…
O yıl bütün yazım pişmanlık ve vicdan azabıyla geçti. Babaanneme her baktığımda içim eziliyor, o günün silinmesi gibi bir mucize bekliyordum.
Altı üstü iki tane iplik kopmuştu. Bu kopan ipliklerin babaannemi neden bu kadar sarstığını anlamıyordum o zamanlar.
O yazın üstünden nice yazlar geçti. Biz büyüdük, dünya da büyüdü.
Ömrünü iplerin dilini öğrenmeye adamış bir kadının her halıda yoksulluğu yenme umudunu ve onun en sadık yoldaşı olan kirkitin yeni bir umudu muştulama sesini ancak bir kadın olunca anladım.
Babaannem çalışmaktan eciş bücüş olmuş nasırlı parmaklarıyla tüm yaşamını harmanlayıp eğirerek motiflere can veriyordu.
Tezgahın dikey ipleri olan çözgüler babaannemin yoksul hayatının sınırlarını çiziyor, kirkit o sınırların içinde varoluşunu ilmek ilmek inşa ediyordu.
Babaannemin de tıpkı diğer kadınlar gibi kaderi çoğu zaman bu çözülmeye hazır iplere benziyordu. Toplumsal rollerin, beklentilerin, hayatın yüklerinin ve bitmek bilmeyen sorumluluklarının arasında sıkışıp kalan babaannem; ailesini, yuvasını ve kendi ruhunu bir arada tutarak kadınlığını düğümlerle bağlıyordu. Hayatın getirdiği tüm belirsizlikleri, acıları ve dağınıklıkları, tıpkı bir kirkit gibi sabırla ve kararlılıkla vurarak bir düzene oturtmaya çalışıyordu. Kirkitler ipleri topluyordu, babaannem ise hayatı.
Geleneklerin, törelerin ya da çevrenin kalın duvarları arasında sıkışan yoksul bir kadının öfkesini, uğradığı haksızlıkları, halı tezgahının başında haykırıyordu babaannem. Halıya işlediği her motif Şükrü Erbaş’ın dizesindeki gibi yalnızlığının dili oluyordu.
“Bizim susmalarımız, yabancılığımız, çekingenliğimiz / Bir kilim gibi dokunmuştur yalnızlığın gergefinde.”
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
