Atak Logo

Atak Menü

İSLAMOFOBİ: ANTİFAŞİST BİR KAVRAM DEĞİLDİR (Ahmet Daşkapan)

31 Ocak 2026, 19:02 | Yazar: Ahmet Daşkapan | Kategori: Dünya
İSLAMOFOBİ: ANTİFAŞİST BİR KAVRAM DEĞİLDİR (Ahmet Daşkapan)

 

“İslamofobi” din esaslı bir devlet düzeni kurmayı amaçlayan antidemokratik siyasi-İslam ideolojik hareketleri tarafından küresel bir kavram olarak kullanılmaktadır. Din esaslı düzeni temel alan bu siyasi-İslam dünya görüşüne aykırı konum alan bütün demokratik, antifaşist, laik evrensel ilkelere sahip olan kişi, kurum ve örgütlenmeleri İslam ve Müslüman düşmanı yaftalamak ve baltalamak için kullanılan bir kavram niteliğini kazanmıştır. Haliyle “İslamofobi” kavramı bir karşı devrim etiketlemesidir ve faşist-ırkçı hareketlerin mağduru olan Müslüman kitlelerin bu konudaki yaralarını ve hassasiyetlerini siyasi-İslam emeller için istismar etmeyi hedefleyen ideolojik kavramdır. 

 

“İslamofobi” İslam ve Müslüman düşmanlığı olgularının faşist ideolojilerin temel unsuru olduğu algısı yaratmayı ve faşist ideolojilerin sınıfsal özünü gizlemeyi hedefleyen bir kavramdır. 

 

“İslamofobi” kavramı, faşizme karşı finansal kapitale ve neoliberal evrilmesine karşı, işçi sınıfı temelli geniş sosyal ekonomik katmanlı antifaşist birleşik cephe mücadelesi yerine din esaslı kimlik mücadelesini yerleştirmektir ve antifaşist mücadelenin özünü boşaltmayı hedeflemektedir. 

 

Bunun daha farklı olma şansı da ideolojik olarak mevcut değildir. 

 

Siyasi-İslam sınıfsal olarak aşırı milliyetçi sağ gibi neoliberal ideolojilerin diktatöryel kriz yönetim biçimi olarak konum almıştır. Siyasi-İslam katıksız karşı devrimdir. Siyasi İslam’ın anti-emperyalist anlatımı salt siyasi popülizmden ibarettir ve Batılı olmayan halklarda mevcut olan derin sömürgecilik yaralarını ve hassasiyetlerini siyasi emelleri için istismar etmeyi hedeflemektedir. 

 

Haliyle siyasi-İslam, antifaşist ideolojik siyaset perspektifinden hareketle asla anti-emperyalist ve antifaşist cephenin müttefiki değildir. 

 

Faşist ideolojiler: 

 

Müslümanlara yönelik nefret, faşist ideolojilerin temel bir bileşeni değildir. 

 

Sadece daha geniş bir faşist ideolojik düşünce sistematiği içinde yer alan tali ve güncel bir olgudur Müslüman düşmanlığı. 

 

Klasik faşist ideolojiler tarihsel olarak günah keçisi siyaseti metodunu sabit bir yol olarak uygulamışlardır. 

 

Faşist hareketler kökleşmek istedikleri kitlelerde mevcut olan bütün sosyal, ekonomik krizlerin sebebi olarak sistematik biçimde marjinalleştirilmiş etnik, kültürel, dinsel, ırksal ve cinsiyet kimlik temelli azınlıklara işaret eder, hedef gösterir ve insan olma özlerini imha etmeyi hedefler ve insanlık dışı muameleleri müstahak göstermeye çalışır. 

 

Yani günah keçisi politikası uygulanır. Bu yöntem faşist ideolojilerde ikincil değil, kriz dönemlerinde iktidarı konsolide etmenin temel aracıdır. 

 

Günümüz bağlamında bu mantık, Renaud Camus tarafından formüle edilen “büyük istila” teorisiyle yeni bir biçim almıştır. 

 

Faşist ideolojiler bu çerçevede Batı’daki Batı dışından gelen nüfusu, sözde “Batı uygarlığı” için varoluşsal bir tehdit olarak niteler. 

 

İki savaş arası dönemde Yahudiler başlıca günah keçisi konumundayken, bugün kapitalist düzen içinde işçi sınıfının önemli bir bölümünü oluşturan başka gruplar hedef gösterilmektedir. 

 

Avrupa’da özellikle Müslümanlar ve Amerika Birleşik Devletleri’nde ise Meksikalılar, diğer Latin kökenli topluluklar ve yerli halklar kriminalize edilmekte ve insan olmadıkları algısı aşılanarak insanlık dışı uygulamalara maruz bırakılmaktadırlar. 

 

Her seferinde söz konusu ülke ve coğrafyanın somut durumuna göre başka bir azınlık halk grubunun günah keçisi olarak belirlenerek hedef gösterilmesi faşist ideolojilerin günah keçisi şeklindeki yöntemde bir yapısal değişimin göstergesi değildir. 

 

Günah keçisi metodu faşist ideolojilerde birincildir ve günah keçisi seçilen halk grubunun özellikleri talidir ve somut koşullara bağlı olarak değişkendir. 

 

Faşist ideolojilerdeki temel mesele her zaman, kapitalist üretim tarzından kaynaklanan sistem krizlerinin sorumluluğunu üstlenecek bir “iç düşman” yaratmaktır. 

 

Tarihsel olarak faşist ideolojiler muhafazakâr ve ataerkil değerlerle derinden bağlantılıdır. Toplumsal cinsiyet eşitliğine, feminizme, LGBTQ+ özgürleşmesine ve siyah özgürlük hareketlerine kökten karşıdırlar. 

 

Buna karşıt romantize edilmiş bir erkeklik, disiplin ve hiyerarşi anlayışını yüceltirler. 

 

Sömürgecilik yeniden bir “medeniyet misyonu” olarak meşrulaştırılırken, Batı dışı halklar sistematik biçimde geri, aşağı ya da tehditkâr olarak sunulur. 

 

Bu ideolojik yapı içinde demokrasiye ve eşitliğe yer yoktur. 

 

İklim politikalarına ve iklim hareketlerine karşıtlık da faşist ideolojilerde temel unsurdur. İklim politikası kolektif sorumluluk, sermaye birikiminin sınırlandırılması ve uluslararası dayanışma gerektirir. Bu ise faşizmin otoriter, sömürücü ve milliyetçi mantığıyla çelişir. 

 

Faşist ideolojilerde militarizm, şiddet ve savaş yalnızca dış düşmanlara karşı değil, toplumun iç disiplinini sağlamak için de yapısal bir temeldir. 

 

Faşist hareketler ülkeye ve koşullara göre popülist ve taktiksel biçimde antisemitizme karşı durabilir, Batı ülkelerinde eşcinsel evliliğini savunabilir, seçici bir “femo-milliyetçilik” uygulayabilir, Afrika’nın kalkınmasını desteklediğini iddia edebilir ya da elit karşıtı söylemlerle savaşa karşı pozisyon alabilir. Bunların hiçbiri ideolojik değildir, tamamı araçsaldır ve seçim kazanma ile iktidarı ele geçirmeye yöneliktir. 

 

Faşist hareketler tarihsel olarak dar gelirli vatandaşlar, işçiler, yaşlılar, gençler, işsizler ve konut krizi yaşayan kesimler için güçlü sosyal programlar geliştirmiştir. 

 

Bu programlar çoğu zaman görünürde sol bir hareket izlenimi verir. 

 

Faşist ideolojilerde milliyetçilik ile sosyal söylemlerin (garibanlara, fakirlere sahip çıkmak gibi) birleşimi faşist propagandanın özünü oluşturur. 

 

Ancak iktidara geldiklerinde neoliberal politikaların ilk mağdurları toplumun en kırılgan kesimleri olur. 

 

Özünde faşist ideolojiler illiberaldir. İdealize edilen Aydınlanma ve Rönesans’ın (sözde) tarihsel kazanımlarına, bireysel özgürlüğe, eşitliğe ve demokratik sorumluluğa karşıdırlar. İdeolojik hedeflerinin hiyerarşi, otorite ve itaate dayalı premodern bir düzene geri dönüş olduğu aşikârdır. 

 

Bununla birlikte faşist rejimler tarihsel olarak kapitalizmin dışında değil, onun içinde işlev görmüştür. 

 

Naomi Klein, “Şok Doktrini” analizinde otoriter ve faşist ideolojilerin kriz dönemlerinde piyasa ve ekonomiyi yeniden yapılandırmak için nasıl işlevselleştirildiğini çarpıcı biçimde ortaya koyar. 

 

Bu nedenle pek çok eleştirel düşünür faşizmi liberal kapitalizmin bir sapması değil, onun radikalleşmiş bir biçimi olarak değerlendirmiştir. Kriz anlarında liberalizmin sahte bireysel özgürlük vaadi çöker, sermaye çıkarlarının insan özgürlüğü ve eşitliğinin önüne geçtiği açığa çıkar. Neoliberalizm ile ırksallaştırma birbirinin karşıtı değil, birbirini güçlendiren süreçlerdir. 

 

Bu tespit, faşizme karşı mücadelenin birbirinden kopuk bölünmüş bir kimlik siyasetiyle yürütülemeyeceğini açıkça göstermektedir.

 

Antifaşist mücadele kadınların, LGBTQ+ bireylerin, işçi sınıfının, siyah hareketlerin, ayrımcılık karşıtı ve antikolonyal mücadelelerin ortak ve bütünlüklü özgürleşme mücadelesi olmak zorundadır. 

 

Bu mücadele, kesişimsellik (intersectionalisme) kavramının ötesine geçmelidir. Gerekli olan şey kimlik hareketleriyle emek hareketlerinin hiyerarşi kurmadan, rekabet etmeden ve birbirini dışlamadan iç içe geçtiği kolektif bir özgürleşme hattıdır. Ancak bu tür rekabet dışı ve ortak bir yaklaşım, yapısal özgürleşmenin önünü açabilir. 

 

Ne var ki neoliberal ideoloji özgürleşme ve çeşitlilik kavramlarını radikal ve idealist içeriğinden arındırmıştır. 

 

Özgürleşme temsil ve bireysel tanınmaya indirgenmiş, maddi ve kolektif boyutu sistematik biçimde tasfiye edilmiştir. 

 

Günümüz koşullarında bu ortak özgürleşme alanını yeniden kazanmak, neoliberal ideolojilerin etkisini kırmak açısından hayati önemdedir. Antifaşist mücadele doğası gereği demokratiktir. 

 

Demokratik olmayan örgütler, kişiler ve ideolojiler inandırıcı bir antifaşist hareketin parçası olamaz. 

 

Pasifizm (ilkesel şiddet karşıtlığı) bir zayıflık değil; faşizmin şiddet ve otoriterlik mantığını yeniden üretmemek için zorunlu bir ilkedir. 

 

Bu nedenle antifaşist mücadelede kullanılan kavramlar ve referans çerçeveleri sürekli olarak eleştirel süzgeçten geçirilmelidir. 

 

Bu bağlamda “İslamofobi” kavramının tartışmaya açılması zorunludur. Amaç Müslümanlara yönelik ayrımcılığı inkâr etmek değil; tam tersine onu ırksallaştırma, faşist günah keçisi siyaseti ve neoliberal kriz yönetimi bağlamında doğru yere oturtmaktır. 

 

Sorun ayrımcılığın var olup olmadığı değil, mesele hangi kavramların ayrımcılığın yapısal nedenlerini gizlemeden mücadele etmeye imkân verdiğidir. 

 

Eleştiriyi nötralize eden bir kavram 

 

“İslamofobi” kavramı sınıfsal bağlamı ortadan kaldırır ve ayrımcılığı analiz eden bir araç olmaktan ziyade, eleştiriyi ahlaki olarak geçersiz kılma ve önceden diskalifiye etme işlevi görür.

 

Bu dinamik, siyasal İslam’ın doğrudan devlet gücü kullandığı ülkelerde açıkça görülmektedir. Türkiye’de devlet aygıtının İslamlaştırılmasına ve Erdoğan etrafındaki iktidar yoğunlaşmasına yönelik eleştiriler sistematik biçimde İslam düşmanlığı olarak sunulmaktadır. Suriye’de de İslamcı-diktatoryal rejime yönelik eleştiriler, insan hakları, feminizm ya da demokratik çoğulculuk temelinde olsa dahi, anti-İslami olarak çerçevelenmektedir. Bu bağlamlarda İslamofobi, ayrımcılığa karşı bir koruma aracı değil, siyasal sorumluluktan kaçınmanın bir kalkanı hâline gelmektedir.

 

Siyasal İslam ve İslamofobinin stratejik yeniden tanımı 

 

Siyasal İslam, İslamofobiyi stratejik biçimde yeniden tanımlamıştır ve artık Müslümanlara yönelik ayrımcılık olarak değil, İslam’ın siyasal ve hukuki çerçeve olarak reddedilmesi anlamında ifade eder. 

 

Bu yeniden tanım, laiklikten feminizme, LGBTQ+ haklarından şeriata karşı çıkışa kadar uzanan geniş bir eleştiri alanını ahlaken mahkûm etmeye yarar. 

Kavram, antidemokratik bir disiplin aracına dönüşmüştür. 

 

Bir mobilizasyon aracı olarak İslamofobi 

 

İslamofobi, siyasi İslam tarafından dini kimlik etrafında kolektif siyasal sadakat örgütleyen bir mobilizasyon aracıdır. Küresel Müslüman topluluk homojen bir mağdur olarak sunulur, iç farklılıklar, sınıfsal çelişkiler ve iktidar ilişkileri görünmez kılınır. 

 

Dini kimlik siyaseti ve biz-onlar mantığı 

 

Dini kimlik siyaseti, biz-onlar ayrımını güçlendirir. Eleştirel sesler, seküler Müslümanlar, reformcular, kadın hakları savunucuları “hain”, “Batıcı” ya da “İslamofobinin aracı” olarak damgalanır. 

 

Kapsayıcı bir güç aracı olarak kavram

 

Irkçılık, ayrımcılık ve meşru eleştirinin aynı kavram altında toplanması, analitik keskinliği ortadan kaldırır ve tartışmayı kapatır. 

 

Yanlış eşitleme: Antisemitizm ve İslamofobi 

 

Antisemitizm yüzyıllar boyunca krizleri açıklayan bir komplo ideolojisi olarak işlev görmüş ve soykırımla sonuçlanmıştır. İslamofobi ise sömürgecilik, göç ve güvenlik söylemleriyle bağlantılı, tarihsel olarak daha yeni bir olgudur. Antisemitizm Yahudileri her şeyi kontrol eden gizli güçler olarak sunarken, İslamofobi genellikle kültürel geri kalmışlık ve güvenlik tehdidi söylemleri üzerinden işler. 

 

Sonuç 

 

İslamofobi, günümüzde siyasal İslam’ın referans çerçevesi içinde işlev görmekte ve bu nedenle antifaşist mücadele için uygun bir kavram değildir. İlerici bir antifaşist mücadele, ırksallaştırmaya ve ayrımcılığa karşı dururken, siyasi-İslam doktrini tarafından kuşatılmayan eleştirel ve evrenselci bir kavramsal zemin inşa etmek zorundadır. 

 

Eleştirel devrimci evrenselcilik, faşizme ve ırkçılığa karşı mücadelenin temel pusulası olmaya devam etmelidir.

 

______________________________________________________________________________

 

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!