Irkçılığa, Kürt Düşmanlığına ve Siyasal İkiyüzlülüğe Karşı Çıkmak Tarihsel ve Demokratik Bir Görevdir
Son dönemde, kendisini demokrasi ve özgürlüklerden yana tanımlayan bazı çevrelerin, konu Kürt halkı olduğunda açık ya da örtük bir Kürt düşmanlığına savrulduğunu görmek ibret vericidir. Bu çevrelerin, AKP–MHP politikalarını eleştirirken aynı anda Kürt karşıtı söylemler üretmesi; radikal İslamcı ve faşist odaklarla aynı zeminde buluşması, yalnızca siyasal bir çelişki değil, aynı zamanda tarihsel bir sorumsuzluktur.
Bu tablo, Türkiye’de yeniden gündeme getirilen barış süreci tartışmaları bağlamında daha da açıklık kazanmaktadır. AKP–MHP iktidarının, Kürt halkının özgürlük sorununun gerçekçi ve demokratik bir çözüm adresi olmadığı artık geniş kesimler açısından aşikârdır. İktidarın “barış” söyleminin arkasında samimi bir çözüm iradesinden çok; yaklaşan ya da olası seçimler öncesinde Kürt oylarını konsolide etmeye dönük taktik hesapların ve eşzamanlı olarak Suriye’de Kürtleri siyasal ve askerî olarak etkisizleştirmeyi hedefleyen planların yattığı görülmektedir.
Bu bağlamda ortaya konan eleştiriler ve tereddütler, demokrasi kültürünün doğal ve meşru bir parçasıdır. Ancak bu tartışmalar yürütülürken temel bir ilkenin göz ardı edilmemesi gerekir: Bu tür tarihsel meselelerde belirleyici olan, ezilen halkın kendi iradesidir. Barış sürecine dair değerlendirmelerde ölçüt; devlete, iktidara ya da jeopolitik hesaplara yakınlık değil, Kürt halkının talepleri ve iradesi olmalıdır. Kürt halkıyla dayanışma ise tartışmaya açık bir seçenek değil, demokratik bir kıstastır.
Demokrasi, sosyal adalet ve insan hakları; emekçi halklar arasında hiçbir ayrım gözetmeksizin savunulmak zorundadır. Kürt halkına yönelik inkârı, dışlamayı ve düşmanlığı normalleştiren her yaklaşım, hangi politik dil kullanılırsa kullanılsın, demokratik olamaz. Barışı savunduğunu iddia edip Kürt halkının en temel hak taleplerini kriminalize etmek, açık bir siyasal ikiyüzlülüktür.
Aynı zihniyetin, Türkiye sınırlarının ötesinde Suriye’de Kürtlere yönelik yürütülen imha ve tasfiye operasyonları karşısında sessiz kalması ya da bu saldırıları meşrulaştırması tesadüf değildir. Kürtlerin Suriye’de elde ettiği siyasal ve toplumsal kazanımların hedef alınması, Kürt halkını bölgesel ölçekte statüsüzleştirmeyi amaçlayan tarihsel politikanın devamıdır. Bu saldırılar karşısında sergilenen suskunluk, demokrasi ve insan hakları iddialarını bütünüyle anlamsızlaştırmaktadır.
Bugün Türkiye’de ve bölgede yaşanan sorunların kaynağında yalnızca iktidar politikaları değil; aynı zamanda toplumun belirli kesimlerinde kökleşmiş olan ırkçılık ve emekçi halklar arasına düşmanlık tohumları eken zihniyet bulunmaktadır. Kürtlere, Ermenilere, Alevilere ve diğer emekçi halklara yönelen bu yaklaşım, hem iç barışın hem de bölgesel istikrarın önündeki en büyük engellerden biridir.
Kürt halkı binlerce yıldır bu coğrafyanın eşit ve onurlu bir parçasıdır. Ne baskı, ne inkâr ne de askerî operasyonlar bu gerçeği ortadan kaldırabilir. Emekçi halkların eşitliği tanınmadan Türkiye’de gerçek bir barış süreci inşa edilemez; bölgede kalıcı bir çözümden söz edilemez.
Irkçılığa, ayrımcılığa ve her türlü faşizme karşı; emekçi halkların kardeşliğini, eşit haklar ve özgürlük mücadelesini savunmak, bugün yalnızca ahlaki bir tutum değil, tarihsel ve demokratik bir görevdir.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
