İRAN’A KARŞI SAVAŞ VE YENİ BİR DÜNYA DÜZENİNE DOĞRU OLASI DÖNÜŞÜM (Ahmet Daşkapan)
Bu çatışma neden dünya siyasetinin yapısını değiştirebilir
İran’a karşı yürütülen savaş yalnızca nükleer teknoloji, dinsel rekabet ya da diplomatik gerilimler etrafında dönen bölgesel bir çatışma olarak görülmemelidir. İran bir yanda, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail diğer yanda yer alan bu karşılaşma; bugünkü dünya düzeninin temelini oluşturan askerî güç, finansal egemenlik, jeopolitik üstünlük ve ideolojik meşruiyet yapılarıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu çatışma, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra şekillenen uluslararası düzenin dayandığı güç ilişkilerine dokunmaktadır.
Sandew Hira’nın jeopolitik çözümlemesine göre dünya, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın yarattığı dönüşümlere benzer tarihsel bir kırılmanın eşiğinde olabilir. Bu yaklaşıma göre büyük savaşlar çoğu zaman yalnızca askerî çatışmalar değildir; aynı zamanda dünya sistemlerinin yeniden düzenlendiği dönemlerdir. İlk bakışta devletler arası bir çatışma gibi görünen olaylar, zamanla küresel güç dengelerinin yeniden kurulmasına yol açabilir. Bu nedenle asıl soru yalnızca İran’a karşı savaşın nasıl gelişeceği değildir; bu savaşın yeni bir dünya tarihsel dönüşümün başlangıcı olup olmayacağıdır.
Dünya savaşları ve tarihsel dönüşüm
İran çevresinde gelişen çatışmanın olası anlamını kavrayabilmek için daha önce dünya düzeninin köklü biçimde değiştiği dönemlere bakmak gerekir.
1914 yılına gelindiğinde dünya siyaseti görece istikrarlı görünüyordu. Alman, Avusturya-Macaristan, Osmanlı ve Rus imparatorlukları geniş coğrafyalara hükmediyor ve güçlü görünüyorlardı. Ancak Birinci Dünya Savaşı bu imparatorlukların çökmesine yol açtı. Birkaç yıl içinde yüzyıllardır varlığını sürdüren siyasal düzenler ortadan kalktı ve Avrupa ile Orta Doğu’da yeni devletler ortaya çıktı.
İkinci Dünya Savaşı ise küresel güç dengelerinde bir başka köklü değişime yol açtı. 1939’da Avrupa sömürge imparatorlukları hâlâ dünyanın büyük bölümünü kontrol ediyordu. Savaşın ardından bu sömürge düzeni çözülmeye başladı. Amerika Birleşik Devletleri küresel ölçekte başlıca güç hâline gelirken, Sovyetler Birliği çevresinde sosyalist bir blok ortaya çıktı. Aynı dönemde Çin Devrimi Asya’da yeni bir siyasal gücün doğmasına yol açtı.
Bu tarihsel deneyim gösteriyor ki dünya savaşları yalnızca askerî çatışmalar değildir; aynı zamanda uluslararası sistemin yeniden kurulduğu dönemlerdir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya düzeninin krizi
1945 sonrasında oluşan dünya düzeni üç temel sütun üzerine kuruluydu. Bunlardan ilki Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin askerî üstünlüğüydü. İkincisi dolar merkezli uluslararası finans sistemi ve IMF ile Dünya Bankası gibi kurumların oluşturduğu ekonomik yapıydı. Üçüncüsü ise Batı’nın kendisini demokrasi ve istikrarın koruyucusu olarak sunan ideolojik meşruiyet söylemiydi.
Bu düzen içinde dünya ekonomisi, birçok ülkenin hammadde, enerji ve ucuz emek sağlayıcısı olarak sisteme eklemlendiği bir yapıya dönüştü. Askerî üsler, ticaret ağları ve finans kurumları bu düzenin sürekliliğini sağlamanın araçları hâline geldi.
Ancak bu sistem hassas bir dengeye dayanıyordu. Bir ülke bu düzenden kısmen uzaklaşmaya çalıştığında yaptırımlar, ekonomik baskı, siyasal istikrarsızlaştırma ya da askerî müdahaleler devreye sokulabiliyordu.
İran bu bağlamda özel bir örnek oluşturur. 1979 devriminden bu yana İran, mevcut dünya düzeninden kısmen bağımsız bir siyasal çizgi izlemeye çalışmış ve belirli bir stratejik özerklik elde etmiştir. Bu durum İran’ı, mevcut jeopolitik düzen açısından yapısal bir meydan okuma hâline getirmiştir.
Jeopolitik araç olarak ekonomik savaş
İran ile yaşanan çatışma yalnızca askerî değildir; aynı zamanda ekonomik bir mücadeledir. Bu mücadelenin önemli araçlarından biri finansal yaptırımlardır.
İran’a yönelik yaptırımlar arasında uluslararası ödeme sistemlerinden dışlanma, petrol ihracatına getirilen sınırlamalar, yurt dışındaki varlıkların dondurulması ve İran ile ticaret yapan şirketlere yönelik ikincil yaptırımlar yer almaktadır.
Bu önlemler, İran devletinin ekonomik temelini zayıflatmayı ve ülke içinde siyasal baskı yaratmayı amaçlamaktadır. Modern jeopolitikte ekonomik baskı çoğu zaman doğrudan askerî müdahalenin alternatifi olarak kullanılmaktadır. Yaptırımlar, para birimi üzerindeki baskılar ve ticaret kısıtlamaları, tek bir kurşun atılmadan ekonomileri sarsabilecek araçlar hâline gelmiştir.
Savaşın meşrulaştırılması ve propaganda
Uluslararası çatışmalarda ideoloji de önemli bir rol oynar.
Amerikalı dilbilimci ve siyasal düşünür Noam Chomsky, propaganda ve medya söylemlerinin askerî müdahaleleri meşrulaştırmak için nasıl kullanıldığını ayrıntılı biçimde incelemiştir. Chomsky’ye göre büyük güçler, kendi müdahalelerini genellikle güvenliği veya demokrasiyi koruma amacıyla yapılan zorunlu eylemler olarak sunar.
Rakip devletlerin irrasyonel, tehlikeli ya da istikrarsız olarak gösterilmesi, kamuoyunun bu müdahalelere destek vermesini kolaylaştırır. İran’ın Batı medyasında çoğu zaman bu çerçevede sunulması, bu ideolojik mekanizmanın bir parçasıdır.
Sömürgecilik mirası ve dünya ırkçılığı
İran etrafındaki jeopolitik çatışma aynı zamanda sömürgecilik sonrası düşünce açısından da değerlendirilebilir.
Frantz Fanon, sömürge düzenlerinin yalnızca ekonomik yapılar yaratmadığını, aynı zamanda ırksal hiyerarşiler ürettiğini göstermiştir. Aníbal Quijano ise “iktidarın sömürgeselliği” kavramını geliştirerek, sömürge döneminde oluşan hiyerarşilerin resmî sömürgeler ortadan kalktıktan sonra bile devam ettiğini savunmuştur.
Bu çerçevede dünya ırkçılığı olarak adlandırılabilecek bir ideolojik yapı ortaya çıkar. Bu yapı içinde Batılı devletler kendilerini aklın ve uygarlığın temsilcileri olarak konumlandırırken, Batı dışındaki toplumlar çoğu zaman irrasyonel veya tehlikeli olarak sunulur. Batı Asya’daki çatışmaların anlatımında bu tür söylemlere sıkça rastlanır.
21. yüzyılda faşizan eğilimler
Georgi Dimitrov’un faşizm çözümlemesi, ekonomik kriz ile otoriter siyaset arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Dimitrov, faşizmi finans kapitalin en saldırgan ve en emperyalist kesimlerinin açık terör diktatörlüğü olarak tanımlamıştı.
Bugünün dünyası 1930’lardan farklı olsa da bu analiz bazı yönleriyle hâlâ önem taşır. Ekonomik kriz ve jeopolitik gerilim dönemlerinde sermayenin bazı kesimleri, konumlarını korumak için daha otoriter ve militarist yöntemlere başvurabilir.
Günümüzde faşizan eğilimler çoğu zaman klasik diktatörlükler biçiminde değil, demokratik görünen devletler içinde ortaya çıkan esnek yönetim araçları biçiminde görülür. Gözetim sistemleri, güvenlik siyaseti, militarizasyon ve ırkçı söylemler bu eğilimlerin modern biçimleri arasında yer alır.
Küresel ittifaklar ve karşı cepheler
Dimitrov’un vurguladığı önemli bir nokta, faşizme karşı mücadelenin geniş ittifaklar gerektirdiğidir. Günümüzde de benzer bir dinamik görülebilir.
Finans kapitalin egemenliğine karşı farklı toplumsal güçler rol oynayabilir. İşçi hareketleri, sömürgecilik karşıtı hareketler, demokratik örgütler, barış hareketleri ve jeopolitik bağımsızlık arayan devletler bu güçler arasında sayılabilir.
Uluslararası siyasette BRICS gibi yeni ekonomik ve siyasal iş birliği platformlarının ortaya çıkması da daha çok kutuplu bir dünya düzeninin gelişebileceğine işaret etmektedir.
Savaşı kimlik tartışmalarına indirgeme sorunu
Bu tarihsel bağlamda İran’a karşı yürütülen savaşın kimi zaman yalnızca rejim değişikliği tartışmaları, rejim eleştirileri veya kültürel kimlik meseleleri çerçevesinde ele alınması dikkat çekicidir. İran’daki iç siyasal yapı, toplumsal haklar veya kültürel tartışmalar önemli konular olabilir. Ancak bu konular, mevcut savaşın tarihsel ve jeopolitik boyutlarının yerine geçirildiğinde tartışmanın odağı daralmaktadır.
Böylesi bir indirgeme çoğu zaman tarihsel durumu kavramakta yetersiz kalır. Tartışma yalnızca iç siyaset veya kültürel meseleler etrafında yürütüldüğünde, Amerikan emperyalizminin rolü ve küresel güç mücadelesinin merkezi unsurları görünmez hâle gelir.
Bu durum, bilinçli olsun ya da olmasın, Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri tarafından yürütülen koloniyal nitelikli savaşın ideolojik meşrulaştırılmasına hizmet edebilir. Tartışmanın odağı devletlerin iç düzeni ya da kültürel normları olduğunda, küresel güç ilişkileri, ekonomik baskı mekanizmaları ve askerî üstünlük stratejileri geri planda kalır.
Bu nedenle bugünkü tarihsel durumun ciddi bir biçimde analiz edilebilmesi için tartışmanın merkezine küresel güç yapıları, finans kapital ve jeopolitik egemenlik mücadelesi yerleştirilmelidir.
Filistin, Gazze ve küresel siyasal mobilizasyon
Günümüzdeki jeopolitik dinamiklerin önemli unsurlarından biri de Gazze’de yaşanan savaşın yarattığı küresel etkidir. Bu savaş, dünyanın birçok yerinde büyük protestolara ve siyasal mobilizasyona yol açmıştır.
Küresel Güney’de birçok toplum için Gazze, sömürgecilik karşıtı mücadelenin simgelerinden biri hâline gelmiştir. Filistin meselesi bu nedenle uluslararası dayanışma hareketlerinin önemli bir unsuru hâline gelmiştir.
Bu durumun jeopolitik önemi, uluslararası siyasette ahlaki meşruiyetin de önemli bir rol oynamasından kaynaklanmaktadır. Dünyanın büyük bir bölümünün bir çatışmayı Batı’daki egemen anlatılardan farklı biçimde yorumlaması, mevcut güç dengelerini etkileyebilir.
Olası bir dünya tarihsel kırılma
Tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde dünya siyasetinin bir dönüşüm sürecine girdiği görülmektedir.
İran’a karşı yürütülen savaş, birçok tarihsel sürecin kesiştiği bir noktada yer almaktadır. Finans kapitalin krizi, yeni jeopolitik güç merkezlerinin yükselişi, sömürgecilik mirası, dünya ırkçılığına karşı mücadele ve otoriter siyasal eğilimlerin güçlenmesi bu sürecin unsurlarıdır.
Geçmişte dünya savaşlarının yarattığı dönüşümler göz önüne alındığında, bu tür krizlerin küresel güç yapılarını beklenmedik biçimde değiştirebildiği görülmektedir.
Sonuç
Bu nedenle İran etrafındaki savaş yalnızca bölgesel bir çatışma olarak görülmemelidir. Bu savaş, uluslararası politikanın geleceği açısından bir dönüm noktası olabilir.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları dünya düzenini nasıl kökten değiştirdiyse, bugünkü jeopolitik karşılaşma da küresel güç dengelerinin yeniden şekillenmesine yol açabilir.
Bu dönüşümün daha adil bir dünya düzenine mi yoksa yeni çatışma biçimlerine mi yol açacağı henüz belirsizdir. Ancak kesin olan bir şey vardır: bu krizin sonucu yalnızca İran’ın geleceğini değil, aynı zamanda yirmi birinci yüzyılın dünya siyasetinin yapısını da belirleyecektir.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
