İNSAN(LIK) HÂL(LER)İ VE… (Temel Demirer)
“Cesaret eden bir süre dengesini kaybeder.
Cesaret edemeyense kendisini kaybeder.”[1]
III. Büyük Bunalım’ın devreye soktuğu “Uygarlık Krizi” nezdinde insan(lık) soru(n)ları devasa bir önem kazanıyor, kazanacak da![2]
Alex Kanevsky’nin, “İnsanoğlu bir gün virgülü kaybetti: Söyledikleri birbirine karıştı. Noktayı kaybetti: Düşünceleri uzayıp gitti, ayıramadı onları. Ünlem işaretini kaybetti bir gün de: Sevincini, öfkesini, bütün duygularını kaybetti. Soru işaretini kaybetti bir başka gün: Soru sormayı unuttu. Her şeyi olduğu gibi kabul eder oldu. İki noktayı kaybetti bir başka gün: Hiçbir açıklama yapamadı. Sonuna geldiğinde, Elinde sadece tırnak işareti kalmıştı. İçinde de başkalarının düşünceleri vardı sadece,” tarifindeki yabancılaşma tablosunda “İnsanlar doğruyu konuşanlardan hoşlanmaz,”[3] ve “İnsanlar kendileri gibi konuşmayanlara kuşkuyla bakar”ken;[4] içinde debelendikleri en büyük cendere (=hapishane), egemenlerin nezdinde nasıl göründüklerine dair korkudur.
Egemenler korkuyu büyütürken; kapitalizme teslim olan her aptal, kendine hayran kalacak daha bir aptalı bulan sürüleşmede “eşitlik/ özgürlük” palavrasına teslim oluyor.
“Tüm insanlar eşittir” eşit olmasına da, böyle değildir sınıflı-sömürücü dünyanın realitesi; hep birlikte yaşadığımız üzere!
Tam da Thomas Bernhard’ın, “Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum,” ifadesindeki gibi!
Evet, “Artık kaçmamızı ve saklanmamızı sağlayacak hiçbir alanın kalmadığı globalitaryanizm çağında yaşıyoruz. Hiçbir mesafe güvenli değil. Her an gözetlenmekteyiz ve birilerinin emri altındayız. Esaretimizin cep telefonları, internete bağlı taşınabilir bilgisayarlar ve kredi kartları gibi ölçülemeyen unsurlarını uysallıkla ceplerimizde taşıyoruz.”[5]
Yani Zygmunt Bauman’ın, “Sosyal medya bize diyalog kurmayı öğretmiyor”; Jean Baudrillard’ın, “Kol saati insanın zamanı içine tıktığı bir kodestir,” betimlemesindeki kapitalist dünyada nüfus arttıkça insan sayısı azalırken; erdemle alay eden toplumsal hâl, çöküşün üretken zeminidir; geleceksizlik, umutsuzluktur.
Umutsuzluğun en yaygın biçimi de, kendin ol(a)mamaktır, yabancılaşmadır. Böyle bir hâlde “İnsan yorulur bazen insan olmaktan,” derse de Ahmet Telli; Albert Camus’nün, “İnsanın umutsuzluğa alışması, umutsuzluktan da beterdir,” vurgusu eşliğinde ekler Edip Cansever: “İnsanın insandan başka dayanağı yok.”
Tamam! Kapitalizmde duruş sahibi, boyun eğmeyen insan(lar) makbul değildir. Daima itilip-kakılır, dışlanır, yalnızlığa mahkûm edilip cezalandırılırlar.
İnsan susarak da bir şey söyleyebilir, tavır alır.
Malum: Duyarsız olmak kolaydır. Bir şeyi önemsemek ise cesaret ve sınıf ahlâkı ister ki, şimdi ihtiyacımız olan da budur.
Şurası açık: İnsan(lık)ın durumu, kabullendikleriyle hak ettiğidir.
Ayrıca kapitalizm koşullarında daha insan(lık) aşamasına ulaşmış değiliz. Olsa olsa insan(lık)a giden güzergâhtaki mücadeledeyiz.
İşsiz, aç, ezilip/horlanan insan(lık)ın özgür olması mümkün müdür?
İnsan ancak ekmekle yaşayıp, özgürlükle soluk alırken, elbette “Hayır”!
Erich Fromm’un, “İnsan bugün yoksulluktan o kadar çok acı çekmiyor; bir büyük makinenin bir dişlisi, bir otomat hâline gelmesinden, hayatının boşalmasından ve anlamını yitirmesinden duyduğu acıya kıyasla,” vurgusu eşliğinde ezilenlerin haklarını inkâr etmek, onların insanlığını reddetmektir.
İnsan(lık), kapitalizm ile metalaştı, -para karşısında- değerini kaybetti; “Para, insanın tüm tanrılarını alçaltır ve onları metaya dönüştürür,” ifadesindeki üzere Karl Marx’ın.
Thomas Aquinas’ın, “Nummus non parit nummos/ Para, para kazanmamalı” mottosu “es” geçilmemeli oysa; Ezenler yiyip içmek için yaşarlar.
Kendisine çok şeyler isteyen ezenlerin aslında ellerindekinin pek azına gereksinimi varken; iktidarları bu gerçeği gölgeler.
Malum: “İnsanları temel ihtiyaçları ile meşgul edersen, kaybettikleri özgürlüğü unuturlar.”[6] Bir de: Yasalar iktidarın insan(lık)ı kontrol edip, biçimlendirmesi için gereklidir.
Kapitalizm insan(lık)ı canavara dönüştürmüş; hem de Louis Aragon’un, “Sakın görünüşe aldanma; görünüşte herkes insandır”…
Albert Camus’nün, “İnsanlara boyun eğdirmek isteyenin kulağı sağırdır”…
Paul Lafargue’ın, “Çalışmak özgür insanın bayağılaşmasıydı”…
Eugene Ionesco’nun, “İnsan öleceğini anladığı anda çocukluk biter”…
Erich Fromm’un, “Kendi benliğinden vazgeçip robot gibi yaşayan, çevresindeki milyonlarca robota tıpatıp benzeyen kişi, artık yalnız ve kaygılı olmak durumunda değildir. Ama ödediği bedel ağırdır; benliğin yitirilmesidir,” uyarılarındaki üzere.
İyi de, sürdürülemez kapitalist cinnetin kollarında dibe vurmuş insan(lık) yaşamayı sürdürebilir mi?
Hayır, bunun imkânı kalmamıştır. Yaşanan, çürüme-çöküş-yok oluş şeytan üçgenindeki felakettir.
İnsan(lık) umutsuzluktan umut yaratanken; bu konuda Albert Camus, “İnsan, kendisine bir anlam vermeye çalışan tek mahlûktur.” “İnsan, var olmak için başkaldırmak zorundadır”…
Che Guevara, “İnsanlar hayallerinin büyüklüğü kadar özgürdür”…
Louis Althusser, “İnsan alet yapan hayvandır… İnsan tarihsel bir hayvandır”…
V. İ. Lenin, “İnsan zihni, maddi dünyayı yansıtmakla kalmaz, onu değiştirir de”…
Fyodor Dostoyevski, “İnsanları toptan sevmek, ahlâksızlıktır,” derler.[7]
Aslında, insan(lık)ın vahşeti özel mülkiyetin keşfiyle ortaya çıkıyor, kullanabileceğinden fazlasını isteyen bir açgözlülükten malûl, kendisini her şeyden daha değerli gören bir bencilliğin sahibi.
Tarih dediğiniz de, sınıflı sömürücü vahşetin hikâyesi.
Artık herkes metalaştırılmış bir müşteri, yabancılaştırılmış köle; “Üreten insanların, hiçbir şey üretmeyenlerden üretmek için izin almak zorunda olduğunu fark ettiğinde, toplumunun mahkûm olduğunu bilirsin,” ifadesindeki üzere Ayn Rand’ın.
Ve ne yazıktır ki kapitalizmin insan(cık)ları ne kadar onurlarıyla yaşadıklarını değil, ne kadar uzun yaşadıklarını umursuyorlar. Ancak onurlu yaşamak insan(lık)ın elindeyken, uzun yaşamanın ellerinde olmadığını unutuyorlar.
Lakin insan(lık)lık deneyerek daha kolay öğrenir. Malûm “Bir musibet bin nasihatten iyidir,” demezler boşuna.
O hâlde Steve McQueen’in, “Hayata saldır, nasıl olsa seni öldürecek”; Oktay Akbal’ın, “Hepimiz birtakım düşlerin ardındayız. Gerçekleştiremeden çekip gideceğiz; öyleyse düşlerin en büyüklerini kuralım. En büyüklerini. En zorlarını,” uyarıları eşliğinde “başarılı” olmaktan çok, değerli olmaya çalışmalı; hayattan aldığından fazlasını vererek…
Bunlar üzerine kafa yormalıyız. Çoğu insanın düşünmeyi sevmediği bir “sır” değil. Düşünmek insan özelliğidir oysa; hafızasız insan(lar) pelte, hikâyesi olmayan insan(lar) ölüdür.
Bunlar böyleyken bilinçli insan(lık)ın da azınlıkta olduğunu unutmamalıyız.
İnsan(lık) sahip olduklarıyla değil, henüz gerçekleştiremedikleriyle müsemmayken; değişim insan(lar)ın eseridir.
İnsan(lık), iktidara benzediğinde ölü sayılır; onun iktidarın kurallar kalıbına sığmayan bir niteliği olduğu asla göz ardı edilmemeli! İlaveten: İsyan ümit çığlığıdır. Ölüler isyan etmez. İnsan(lık) için en yüce varlık yine insan(lık)tır.
İnsan bilinci kadarken, Jean Paul Sartre, “İnsan kendi kendini kurar. Önceden kurulmuş, tamamlanmış sona ermiş değildir. Ahlâkını seçerken kendi kendini de kurmuş olur”…[8]
Friedrich Engels, “İnsanlar yaşadıkları gibi düşünürler”…
Karl Marx, “İnsan, kelimenin tam anlamıyla politik bir hayvandır…
Louis Althusser, “İnsan, çalışmak zorunda olan biricik hayvandır”…
Mao Zedung, “Silahlar savaşta önemli bir etkendir; ancak belirleyici etken değildir. Belirleyici olan şey silahlar değil, insanlardır,” derler.
Bu arada, insan(lık)ın kattığı anlam dışında yaşamın hiçbir anlamı yoktur ve insan(lık) başkalarına yardım etmediği sürece yapayalnızdır…
Onlar makine değildir, olmamalıdır da!
Sıradan insan(lık) kapitalizmin üretimidir ve insan(lar) kalabalıklar içinde de yalnızdırlar. Hayal kuramayan kalabalıklar içindeki insan(lık) sıradanlaşmayla, can sıkıntısına mahkûmdur. Ve de can sıkıntısı, hiçlik duygusu insan olmayı reddeden çaresizliktir.
Dünyadaki en yoksul insan, paradan başka hiçbir şeyi ol(a)mayan iken; insan(lık), tehlikeyle yüzleşmeden, sınanmadan anlaşılamaz.[9]
Vicdansızların düşmandan farkı olmadığı tabloda insan(lık)ın yükselebilmesi, derinlere kök salmasıyla mümkünkdür. Bilinçle kendisi olmalı; yoksa hiç olacağı kesinliğidir.
Bu ikilem karşısında insan(lık)ın kendi yolundan ilerleyip ilerlemediği, attığı adımdan belli olur; onun asıl doğduğu yer, kendini bildiği noktadır; dünyadan göçüp gider insanlardan, yaptıkları şeyler kalacaktır sadece…
Ancak düzenin ona enjekte ettiği yanılgılarla vardır insan(lık). [İnsan(lık) hatalarını mutluyken değil, mutsuzken fark eder.]
Örneğin insan(lık) alışkanlıklarına zincirlenmemeli…
Arzularının yerine gelmesi için küçülmeli…
Gösterişten sakınmalı…
Çözüm için daima bir soru(n) bulmakta mahir negatif insan(lar)dan uzak durmalı…
Çıkara dayalı “Cennet” vaadi ahlâk(sızlık) anlayışını reddetmeli…
Övmeye de övülmeye de; yani kişilik kültünün tüm versiyonlarına karşı çıkmalı… (Geçerken eklenmeli: Yerkürede insan(lık)dan başka hiçbir yaratık kendini övmez; bu da onun -kaçınması gereken!- zaafıdır.)
Çabuk yüksel(til)en şeylere değer vermemeli… (Bilinmeli: Hiçbir şey toz ve tüy kadar çabuk yükselmez.)
Bir şey daha: İnsan(lık)ın en büyük hatalarının biri de Thomas Paine’in, “Zalim bir tanrı’ya inanan, zalim bir insan olur”…
Osho’nun, “İnsanın özgürlüğü kurtarılacaksa tanrı ölmek zorundadır”…
Karl Marx’ın, “İnsan dini yaratır, din insanı yaratmaz.” “Din, insan aklının anlayamadığı olaylarla baş etmedeki acizliğidir.” “İnsanların mutluluğunun ilk şartı dinin ortadan kaldırılmasıdır”…
Emma Goldman’ın, “Tanrı’ya inanmıyorum, çünkü insanlığa inanıyorum”…
Søren Kierkegaard’ın, “Ne zaman ki insan tek dileği, tek avuntusu ölüm olacak kadar perişan düşer, din ancak bundan sonra hakikâten başlar”…
Özetin özeti: Dinsel söylenceler, insan(lık)ı “doğaüstü” güçlerin korkusuyla yutar. Tanrılar insan yapımıdır; hep de böyle olmuştur. Ve de “kutsal” denilen şeyler insan(lık) için bir boyunduruktur.
İnsanlık tarihindeki hataların başında putlara tapınma gelir; din, iktidardakilerin ezilenleri kontrol etme, sömürme aracıdır.
İnsan(lık) bilmediği şeyler hakkında daima abartılı düşüncelere kapılırken; din ezilenleri susturmak için mükemmel bir enstrüman idi. Hâlâ da öyle!
“İyi de tutum(umuz) ne olmalı” mı?
İnsanın ilk görevi nedir? Kendi olabilmektir…
İddiaları yoksa insan(lar) yok olur. O yaptıklarının toplamıdır…
Paul Lafargue’ın, “İnsan ancak layık olana karşı iyi davranır, saygı gösterir”…
François Noël Babeuf’ün, “Herkes eşit doğar demek yetmez, yaşamında da herkes eşit olmalıdır!”…
Yaşar Kemal’in, “İnsan evrende gövdesi kadar değil, gönlü kadar yer kaplar”…
Albert Camus’nün, “Cellatların tarafında olmamak, düşünen insanların işidir”…
Karl Marx’ın, “İnsan ancak toplum içinde bireye dönüşebilen bir hayvandır”…
Fyodor Dostoyevski’nin, “Kendine yalan söyleme. Kendine yalan söyleyen ve sonunda kendi yalanlarına inanmaya başlayan kişi, gerçeği tanıma yeteneğini yitirir. Onu ne kendinde ne de çevresinde görür artık ve sonunda hem kendine hem de başkalarına duyduğu saygıyı kaybeder. Ve kimseye saygı duymadığında, sevmeyi de bırakır. Böylece, sevgiden yoksun kalıp yalnızca oyalanmak için çabalarken, tutkularına teslim olur ve en iğrenç zevklere doğru sürüklenerek bir tür hayvaniliğe gömülür. Ve tüm bunlar, sürekli yalan söylediği için olur: Başkalarına da, kendine de”…
Franz Fanon’un, “İnsan bir ‘Hayır’ tavrıdır aynı zamanda. Horgörüye ‘Hayır’. Nefrete ‘Hayır’. İnsanın insan tarafından sömürülmesine ‘Hayır’. İnsanın insana kulluğuna ‘Hayır’. Ve insanın en insan yanının, yani özgürlüğünün yok edilmesine de ‘Hayır’…”[10] diye tarif ettiğidir…
Özetin özeti: İnsanın düşüncelerini, yaşam biçimi belirlerken; insan olmak duruş sahibi olmaktır. O konuştuğu için düşünmez, var olduğu/ eylediği için düşünür…
Bilgiye atılan ilk adımı, ne kadar cahil olduğunu fark etmesiyle mümkündür…
Gerçeği bilmek insan(lar)ı özgür kılar. Öfkelenmesini bilmeyen insan(lık), iyi olmayı da beceremez…
İnsan(lık), hiçbir yenilgisinden pes edip çekilmemelidir. Yenilgiyi kabullenene kadar hiçbir insan yenilmez. İnsanları iradeleri dışında yönetmenin bir yolu yoktur…
Söz konusu yolda insan(lık)ın en büyük düşmanı, kendi zayıflığı; amaçsız yaşamıdır… (Amaçsız insan, insan mıdır?)
Bilinç olmadığında, insan(lık) sıradanlıktan başka bir şey değildir…
Ötekileştirilenler için yaşamayı göze alanlar, kendisi için yaşayanlardan çok daha fazla hatırlanır/ yaşar; “İnsanın en değerli varlığı yaşamdır. Ona bir kez verilir ve o, öyle yaşamalıdır ki (…) ölürken şöyle diyebilsin; tüm yaşamım, tüm gücüm, dünyadaki en yüce dava için harcandı, insanlığın kurtuluşu için savaş,” uyarısındaki üzere Nikolai Ostrovsky’nin…
Kötülüğe boyun eğerek yaptığınız iyilik oranında, kötülüğü besleyip, güçlendirirsiniz…
İnsan(lık)ın onuru, yine ellerindedir ve onunla batar ya da yükselir…
Dik durup diklenen doğruluk, sonsuzluğun güneşidir ve nasıl olursa olsun doğar…
Asla geri döneceğin, vazgeçeceğin, pişman olacağın hiçbir şeyi yapma…[11]
Durmadan, süratle özür dileyenlerden uzak dur…
Öğrenmeyi bıraktığınız an, ölündüğünü ve tüm canlılara olması gereken sevginin, insanın en asli özelliği olduğunu unutma… (Ancak insanın da o sevgi ve nefreti bir arada yaşayan sınıfsallıkla müsemma olduğunu not et.)
Nihayet Sabahattin Ali’nin, “Satın alınamayan şeyleri severim ben. Deniz gibi, gökyüzü gibi, ay ve güneş gibi…” sözleri rehberin olsun…
Tüm bunlar ekmek, özgürlük, insan olma onuru içindir ve “İnsan, bir anlamı olduğuna inandığı sürece dayanılmaz acılara katlanabilir”…[12]
“Özgürlük anlam yitince ortaya çıkar,” der Jean-Paul Sartre; haklıdır. Çünkü insan(lık), özgür olduğu sürece bu sıfata layıktır…
Özgürlük, hayal gücüne yabancılaşmış sürülerin fark edemediği bir niteliktir. Özgürlüğün sırrı insanları eğitmek ise, zulmün sırrı ise cahil tutmaktır.
En önemlisi de Anatole France’ın, “Üç şey birlikte doğdu: İnsan, özgürlük ve ışık,” ifadesindeki özgürlük onurlu insan(lık)la gelir.
Mücadeleden vazgeçmeyen insan(lık) özgürlüğe mahkûmdur. Çünkü “11 Tez”in cesur insan(lar)ı özgürdür.
Bu yolda dünyayı değiştirme talebinin hayal gücü, hâlâ insan(lık)ın dinamosudur.
10 Eylül 2026 16:42:12, İstanbul.
N O T L A R
[1] Søren Kierkegaard.
[2] Bkz: i) Temel Demirer, “İnsan(lık) Öldü (mü?)”, Ümüş Eylül Hapishane Dergisi, Yıl: 15, No:59, Nisan-Mayıs-Haziran 2026… ii) Temel Demirer, “Yaşama Dair Kimi Notlar”, Görüş21, Mayıs 2024… https://temeldemirer.blogspot.com/2025/02/yasama-dair-kimi-notlar.html iii) Temel Demirer, “… ‘Hayata Dair’ Kenar Notları”, Kaldıraç Dergisi, No:274, Mayıs 2024… iv) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “İnsanlığımızı Metalaştırmadan Yaşamak”, Görüş International, Ağustos 2026… https://temeldemirer.blogspot.com/2026/08/insanligimizi-metalastirmadan-yasamak.html v) Temel Demirer, “… ‘Çürüme ve Korku’nun Türk(iye) İnsan(sızlığ)ı”, Rojnameya Newroz, Temmuz 2023… https://temeldemirer.blogspot.com/2023/10/curume-ve-korkunun-turkiye-insansizligi.html vi) Temel Demirer, “Türk(iye) İnsanı Çürü(tülü)rken”, Rojnameya Newroz, Kasım 2023…https://temeldemirer.blogspot.com/2025/01/turkiye-insani-curutulurken.html vii) Temel Demirer, “Kapitalist Uygarlık Krizi: İnsan(lık) Hâl(ler)i ve Çürüme”, Rojnameya Newroz, Nisan 2024… https://temeldemirer.blogspot.com/2024/04/kapitalist-uygarlik-krizi-insanlik.html viii) Temel Demirer, “Yıkım ile Yabancılaşma Kıskacında İnsan(sızlık)”, Görüş21, Aralık 2021… https://temeldemirer.blogspot.com/2022/02/yikim-ile-yabancilasma-kiskacinda.html ix) Temel Demirer, “Gergedanlaş(tırıl)ma Kastı ve İnsan(lık)”, Esmer Dergisi, No:75, Ekim-Kasım 2012… x) Temel Demirer, “… ‘Ama’lı, “Fakat”lı, İnsan(lık) Hâl(sizliğ)i”, Patika Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi, No:82, Temmuz-Ağustos-Eylül 2013… xi) Temel Demirer, “İnsan Olmanın (ve Kalmanın) Etiği”, Gündoğusu Dergisi, No:6 Şubat-Mart 2013… xii) Temel Demirer, “İnsan Olmaya (ve Kalmaya) Söz Vermek”, İnsancıl Dergisi, Yıl:23, No:269, Aralık 2012… xiii) Temel Demirer, “Tüketile(meye)n İnsan(lık)”, Ümüş Eylül Hapishane Dergisi, Yıl:7, No:27, Nisan-Mayıs-Haziran 2018… xiv) Temel Demirer, “İtiraz Ahlâkı”, Ümüş Eylül Hapishane Dergisi, Yıl:3, No:9, Ekim-Kasım-Aralık 2013… xv) Temel Demirer, “Dik Duran Aykırı İnsan(lar)”, İnsancıl Dergisi, Yıl 21, No:252, Temmuz 2011… xvi) Temel Demirer, “İnsanı İnsanlaştıran Değerler: Aşk, Sanat, Başkaldırı, Mücadele”, Güney Dergisi, No:86, Ekim-Kasım-Aralık 2018… xvii) Temel Demirer, “Umutsuzluğun Korkularına Son Vermek”, Kaldıraç Dergisi, No:247, Şubat 2022… xviii) Temel Demirer, “İnsan(lık)ı Yazmak Hâl(ler)i”, Kaldıraç Dergisi, No: 234, Ocak 2021… xix) Temel Demirer, “… ‘Theatrum Mundi’ ya da İnsan(lık) Dekadansında, ‘Nasılsınız’?”, Güney Dergisi, No:102, Ekim-Kasım-Aralık 2022… xx) Temel Demirer, “Ölüm Hakkında”, Kaldıraç Dergisi, No:121, Mayıs 2011… xxi) Temel Demirer, “Kork(ma)mak ve Özgürlük Üzerine”, Güney Dergisi, No:107, Ocak-Şubat Mart 2024…
[3] John Steinbeck, Sardalye Sokağı, çev: Orhan Azizoğlu, Bilgi Yay., 1982.
[4] John Steinbeck, Bitmeyen Kavga, çev: Özay Sunar, Ağaoğlu Yay, 1965.
[5] Zygmunt Bauman, Kuşatılmış Toplum, çev: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yay., 2018.
[6] José Saramago, Körlük, çev: Aykut Derman, Can Yay., 2009.
[7] “Canavarlarla savaşan kişi, bu süreçte kendisinin de bir canavara dönüşmediğinden emin olmalıdır. Ve eğer bir uçuruma yeterince uzun süre bakarsanız, uçurum da size geri bakar.” (Friedrich Nietzsche)
[8] Jean Paul Sartre, Varoluşçuluk, çev: Asım Bezirci, Say Yay., 2021.
[9] Yakınında olduğunu zannettiklerinin, sana ne kadar uzak olduğunu yaralandığında görürsün. İnsan(lar)ın seni yarı yolda bırakma ihtimalini asla unutma.
[10] Franz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maske, çev: Cahit Koytak, Seçkin Yay., 1988.
[11] “Gündelik hayat her zaman katlanmaların, kıvrılmaların ardında bulunur. Kendi kendisinden kaçmak, gündelik hayatın varoluş koşuludur.” (Henri Lefebvre, Modern Dünyada Gündelik Hayat, çev: Işın Gürbüz, Metis Yay., 2013.)
[12] Carl Jung, İnsan ve Sembolleri, çev: Hatice Mukaddes İlgün, Kabalcı Kitap, 2016.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
