HALK HAREKETLERİ VE ÖRGÜTLENME II. Ahmet Daskapan
Bu yazı dizisinin birinci bölümünde, neoliberal ideolojinin insan üzerindeki etkisi sonucunda “Bana değmeyen yılan bin yaşasın” ve “Gemisini kurtaran kaptandır” anlayışını benimseyen bireyci ve bencil insan tipinin gün geçtikçe rol model hâline getirildiği bir gerçeklik içinde olduğumuza vurgu yapmıştım. Bölümü, “Bu durumda işçiler ve emekçiler nasıl örgütlenebilecek?” sorusuyla bitirmiştim.
Aynı bölümde, baskı ve korku nedeniyle bilinçli emekçilerin pasifleştirildiğine; sermaye sınıfının emekçilerin örgütleri üzerindeki baskısına ve müdahalesine de işaret etmiştim. Şimdi bu soruyu yeniden soruyorum: Bu koşullarda emekçiler nasıl örgütlenebilir?
Birinci bölümde bu sorunun başlangıç noktasını halk bireyinin nesnel gerçeğinde aramıştım. Kirasını ödeyemeyen, borcunu çeviremeyen, işini kaybetmekten korkan, gününü çalışarak ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamaya uğraşarak tüketen insanın örgütlenme karşısındaki tutumu, bu yaşamın dışında açıklanamaz. İnsanın örgütlenmeye uzaklığını yalnızca bilinç eksikliğine bağlamak, onu örgütlenmeden uzak tutan nesnel koşulları gözden kaçırır. Örgütlenme, emekçinin bu gerçeğinin içine girmediği sürece ona dışarıdan yöneltilen bir çağrı olarak kalır.
Bu soruya yanıt verebilmek için, 74 yıllık deneysel sosyalizmin ardından bugün hangi noktada olduğumuzu saptamalıyız. Bu nedenle sol romantizmi daha kapsamlı biçimde ele alacağım.
İSYANIN TOPLUMSAL ZEMİNİ
Neoliberal ideolojinin etkisiyle bir yandan kolektif kültür ve ahlak tahrip edilirken diğer yandan insanlar bireyci ve bencil bir karakter yapısına sürükleniyor. Buna rağmen neoliberal ideolojinin insanları bireycileştiren ve bencilleştiren etkisi, kapitalist vahşet karşısında isyankârlık ruhunun güçlenmesinin önüne geçemiyor. Dünyanın farklı bölgelerinde gençler ve emekçi halk, kendilerine dayatılan yaşam koşullarına karşı sokaklara çıkıyor. Avrupa’daki Z kuşağı eylemlerinde barınma, hayat pahalılığı, güvencesiz çalışma, eğitim ve geleceksizlik öne çıkıyor. Latin Amerika’daki eylemlerde öğrenciler, sendikalar ve diğer toplumsal kesimler kamu hizmetlerinin gerilemesine, kemer sıkma politikalarına ve emekçilerin haklarına yönelik saldırılara itiraz ediyor. Gezi eylemlerinde ortaya çıkan toplumsal itiraz da bugünün arayışını anlamak için önem taşıyor: İnsanlar hayatları ve gelecekleri üzerinde söz sahibi olmak istiyor.
Bu eylemler bir anda ortaya çıkmıyor. Yıllardır biriken sömürü, baskı, güvencesizlik ve siyasal dışlanma sokakta görünür hâle geliyor. Gençlerin gelecek kaygısı, barınma ve eğitim hakkı; emekçilerin geçim sıkıntısı ve çalışma koşulları; halkın kamu hizmetlerine ve demokratik haklara yönelik saldırılara karşı öfkesi aynı toplumsal düzen içinde kök salıyor. Talepler ülkelere ve kesimlere göre değişiyor; fakat bu taleplerin arkasındaki ortak deneyim, insanların yaşamlarını belirleyen kararlar üzerinde söz sahibi olamaması.
İsyan bu nedenle yalnızca öfkenin dışavurumu değildir. Toplumsal düzenin kendi vaatleriyle ürettiği yaşam koşulları arasındaki çatlağı açığa çıkarır. Üretim ve teknoloji gelişirken insanlar güvenli bir iş, barınacak bir ev, nitelikli eğitim ve insanca bir gelecek için mücadele ediyor. Toplumun kaynakları artarken, bu kaynakların kullanımına karar veren güç dar bir zenginler kesiminin elinde kalıyor. Sokaktaki itiraz, bu düzenin sonuçlarına olduğu kadar bu sonuçları üreten iktidar ilişkilerine de yöneliyor.
SOL ROMANTİZMİN BUGÜNKÜ ANLAMI
Bu metinde sol romantizm, halkın özgür ve eşit bir yaşam arzusunu, kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmayı hedefleyen kalıcı işçi sınıfı mücadelesine dönüştürmek yerine günübirlik çıkışlar, sembolik hedefler ve halk adına hareket eden örgütlenmeler içinde tutan anlayışı anlatıyor. Sol romantizm bir hakaret ya da hareketlere dışarıdan yapıştırılan bir etiket değildir. Burada eleştirilen, yalnızca örgütlenme kapasitesinin yetersizliği değil, emekçi halkın kendi örgütlü mücadelesinin yerine eylemcilerin iradesinin geçirilmesidir.
Bugün dünya genelindeki isyan hareketlerinin çoğu bu sınırı aşamıyor. Bu hareketler cesaret, dayanışma ve adalet arzusu taşıyor; düzenin meşruiyetini sarsıyor; insanların sorunlarını kişisel başarısızlık olarak görmeyi reddediyor. Fakat bu birikimi devrimci bir güce dönüştürecek örgütlenme, süreklilik, ortak program ve toplumsal güç dünya genelinde yok denecek düzeydedir. Bu örgütsel yetersizlik, tek başına her hareketi sol romantizm olarak nitelendirmenin gerekçesi değildir. Sol romantizm eleştirisinin belirleyici ölçütü, emekçi halkın kendi örgütlü gücünü geliştirme hedefinin yerine günübirlik eylemciliğin geçirilmesidir.
İnsanların radikal talepler taşıması, bir eylemin yüz binleri bir araya getirmesi ve hükümetlerin geri adım atması, toplumsal kaynakların nasıl dağıtılacağını, üretim üzerinde kimin söz sahibi olacağını ve halkın karar gücünün nasıl kurulacağını değiştirecek kalıcı bir kuvvetin oluştuğu anlamına gelmez. İsyanın büyüklüğü ile devrimci gücün düzeyi aynı şey değildir.
Baskı nedeniyle örgütlenememek ile emekçi halkın kendi örgütlü gücünü geliştirmeyi esas almamak aynı şey değildir. Bir hareketin ağır baskı altında güçsüz kalması, tek başına onun sol romantizm içinde olduğunu göstermez. Ayrım, hareketin emekçiyle kurduğu ilişkide, üretim ilişkilerine karşı yöneliminde ve eylemden sonra geride bıraktığı örgütlü bağlarda ortaya çıkar. Emekçi halk eylemin yalnızca çağrılan katılımcısı olarak kalıyorsa, eylemcinin cesareti emekçinin kendi karar ve mücadele gücünün yerine geçiyorsa birinci bölümde eleştirdiğim kopukluk sürüyor.
İTİRAZ İLE DÖNÜŞÜM ARASINDAKİ MESAFE
Sokak eylemi mevcut iktidara “hayır” der. Devrimci dönüşüm ise bu “hayır”ı, halkın kendi yaşamını yönetebileceği yeni ilişkiler ve örgütlenmeler kuran bir “evet”e bağlar. İsyanın mevcut düzeni reddetmesi zorunludur; ancak reddiye tek başına yeni bir düzen kurmaz. Bu geçiş için taleplerin ortaklaştırılması, karar süreçlerinin demokratikleştirilmesi, mücadele kurumlarının kalıcı hâle gelmesi ve ekonomik-siyasal güce karşı halkın kendi gücünü kurması gerekir.
Eylem bittiğinde ortak hareket etme kapasitesi de dağılıyorsa, öfke toplumsal hafızaya ve örgütlü mücadeleye dönüşemiyorsa, isyan düzeni sarsar ama onun yerine geçecek gücü kuramaz. Böylece her yeni patlama, önceki patlamaların açtığı alanı devralmadan yeniden başlar. Umut ve cesaret tekrar tekrar doğar; fakat bunları biriktirip ortak güce dönüştürecek yapılar oluşmaz.
Kalıcı örgütlü güce dönüşemeyen isyanların temel sınırı budur: Toplumsal öfke birikiyor, ancak bu birikimi taşıyacak örgütlü siyasal kuvvet gelişmiyor. Hareketler sorunları görünür kılıyor; fakat bu sorunların kaynağı olan mülkiyet, emek ve iktidar ilişkilerini dönüştürecek sürekliliğe ulaşamıyor. Bu sonucun nedenini açıklarken baskının yarattığı engellerle örgütlenmenin yerine günübirlik eylemciliği koyan siyasi anlayış birbirinden ayrılmalıdır.
Halkın üretim üzerinde söz sahibi olması ve kaynakların dağıtımına katılması, özel mülkiyete dayalı kapitalist üretim ilişkileri ortadan kalkmadığı sürece tek başına emekçi halkın devrimi değildir. Sermaye sınıfının üretim ilişkileri sistemine karşı mücadele, özel mülkiyete dayalı üretim ilişkilerini kökten değiştirerek kolektif halk mülkiyetine dayalı üretim ilişkilerini kurma mücadelesidir. Demokratik karar ve örgütlenme gücü, bu dönüşümü gerçekleştirecek emekçi halkın kendi gücü olarak geliştirilmelidir.
GEÇMİŞ, UMUT VE BUGÜNKÜ MÜCADELE
Geçmişteki dayanışma biçimlerine ve ortak yaşam deneyimlerine bugünün hazır modeli gibi yaklaşmak doğru değildir. Bu deneyimler, halkın birlikte yaşama, üretme ve dayanışma kapasitesinin tarihsel hafızasıdır. Onların anlamı, bugünün koşullarından koparılarak yeniden kurulmalarında değil; bugünkü emekçi halkın ortak kurtuluş mücadelesine ne kattıklarında yatar.
Aynı şekilde gelecek, iyi niyetli insanların kurduğu kusursuz toplum tasarılarına bırakılamaz. Özgür ve eşit yaşam arzusu, bugünün maddi olanakları ve çelişkileriyle ilişkilendirilmelidir. Umut, “Her şey değişecek” demek değildir. Umut, değişimi mümkün kılan toplumsal gücü tanımak, bu gücün önündeki engelleri çözümlemek ve onu örgütlemektir. Maddi koşulları hesaba katmayan umut boş bir dileğe dönüşür; gelecek arzusunu yitiren çözümleme ise mevcut düzenin sınırlarını kabullenir.
Sol romantizmin aşılması, geçmişi tümüyle reddetmek veya geleceğe dair umudu terk etmek değildir. Geçmişin dayanışma deneyimlerini bugünün gerçek ilişkileri içinde değerlendirmek; özgürlük arzusunu örgütlü mücadeleye, toplumsal dayanışmayı halkın karar gücüne bağlamaktır.
EMEKÇİ HALK, İŞÇİ SINIFI VE ÖRGÜTLENME
Emekçi halk, kendi içinde farklı koşullara, ihtiyaçlara ve baskı biçimlerine sahip kesimlerden oluşur. Bu farklılıkları yok sayan bir anlayış halkı tek ve homojen bir kitle gibi gösterir. Buna karşılık her kesimin mücadelesini birbirinden kopuk ele almak da ortak düşmana karşı güç biriktirmeyi engeller. Ortak kurtuluş, bu farklılıkları silmeden ortak mücadele zemini kurmayı gerektirir.
Bu farklılıklar ayrı sınıflar tanımlamak için değil, aynı işçi sınıfının bütününe ulaşabilmek için önemlidir. Vardiyalı çalışan mavi yakalı emekçinin zamanı, işini kaybetme baskısı altındaki beyaz yakalının örgütlenme korkusu, kendi emeğiyle çalışan küçük esnafın borç ve geçim yükü, evde ücretsiz üretim ve bakım emeği harcayan kadının zaman ve hareket alanı aynı değildir. Hepsini aynı toplantı saatine, aynı katılım biçimine ve aynı gündeme çağırmak, eşit katılım sağlamaz. Örgütlenme biçimi bu nesnel farklılıkları hesaba katmadığında, örgütte yer bulamayan emekçinin uzaklığı kendi ilgisizliği gibi gösterilir.
Üretimi ve toplumun gündelik işleyişini sağlayan işçi sınıfı, örgütlendiğinde toplumsal yaşamın sürdürülmesi ve dönüştürülmesi üzerinde maddi güç taşır. Burada işçi sınıfı ile emekçi halk iki ayrı toplumsal bütün değildir. Mavi ve beyaz yakalı emekçiler, kendi emeğiyle çalışan ve artıdeğer sömürüsü yapmayan küçük esnaf ve evde görünmeyen, ücretsiz üretimi gerçekleştiren kadınlar bir bütün olarak emekçi halkı, yani işçi sınıfını temsil eder. Bu bütünün farklı çalışma ve yaşam koşullarından doğan taleplerini ortaklaştırmak, bir kesimi diğerinin arkasına dizmek anlamına gelmez.
Örgütlenme, yalnızca eyleme katılanların sayısını artırmak değildir. İnsanların birlikte karar almasını, sorumluluk üstlenmesini, mücadeleyi sürdürmesini ve sonuçları değerlendirmesini sağlayan ilişki ve kurumları kurmaktır. Kolektif önderlik, tek kişinin iradesini halkın iradesi yerine koymaz; halkın karar alma kapasitesini büyütür. Demokratik örgüt kültürü, mücadele sonrasına bırakılacak bir biçim meselesi değildir. Özgürleşmenin bugünden kurulan parçasıdır.
MAVİ YAKALI ÖNCÜLÜĞÜNÜN SINIFSAL VE İDEOLOJİK TEMELİ
İşçi sınıfı, yalnızca mavi yakalı işçilerden oluşmaz. Üretim içindeki konumu itibarıyla sermaye sınıfının çıkarlarını gerçekleştiren bir işlev üstlenmeyen ve geçimini başkasının emeğinin artıdeğer sömürüsü üzerinden sağlamayan bütün emekçiler, bu yazıda kullanılan anlamıyla emekçi halkın, yani işçi sınıfının bütününü teşkil etmektedir. Mavi ve beyaz yakalı emekçiler, başkasının emeğini sömürmeden kendi emeğiyle geçinen küçük esnaf ve toplumsal yaşamın yeniden üretimini sağlayan, ancak emeği görünmezleştirilen evdeki kadınlar bu bütünün içindedir. Bu bütünlük içinde mavi yakalı işçilerin devrim mücadelesinin motor gücü ve öncüsü olması gerektiği saptaması, işçi sınıfının diğer kesimlerini dışlamak anlamına gelmez. Burada açıklanması gereken, emekçi halkın farklı kesimlerinin kapitalist üretim ilişkileri içindeki konumları ile bu konumların ürettiği ideolojik yönelimlerdir.
Beyaz yakalı kitle kendi içinde homojen değildir. Düşük ücretle çalışan bir büro emekçisiyle sermaye adına işçilerin çalışma koşullarını belirleyen, işe alma ve işten çıkarma yetkisi kullanan üst düzey yönetici aynı sınıfsal işlevi yerine getirmemektedir. Yüksek ücret alan ancak başkalarının emeği üzerinde sermaye adına yönetim yetkisi kullanmayan uzman emekçi de bu üst düzey yöneticiyle aynı konuma yerleştirilemez. Gelir ve yaşam refahının beslediği küçük burjuva kültürüyle sermayenin yönetim işlevini üstlenmek birbirinden ayrılmalıdır.
Beyaz yakalıların üst tabakasında işçi sınıfından yana siyasi bir yönelim içinde bulunanlar da vardır. Ancak siyasi yönelim, gelir düzeyinin, yaşam refahının, mesleki ayrıcalıkların ve yükselme beklentisinin yarattığı küçük burjuva kültürünü kendiliğinden ortadan kaldırmaz. İşçi sınıfının haklılığını kabul etmekle, kendi ayrıcalıklı konumunu yeniden üreten üretim ve yönetim ilişkilerinin kaldırılmasını sonuna kadar savunmak arasında maddi ve ideolojik bir gerilim bulunmaktadır. Bu gerilim, bireyin söylediği sözlerle birlikte üretim içindeki işlevi ve mücadelede aldığı tutum üzerinden değerlendirilmelidir.
Marx’ın Kapital’in birinci cildindeki kolektif emekçi çözümlemesi, işçi sınıfını yalnızca el emeğiyle sınırlayan anlayışa karşı önemli bir temel sunmaktadır. Toplumsallaşmış üretimde ürün, birbirinden farklı işler yapan emekçilerin ortak faaliyetinin sonucudur. Marx, üretken emekçi olmak için kişinin doğrudan el emeğiyle çalışmasının zorunlu olmadığını belirtir; kapitalist bir eğitim işletmesinde çalışan öğretmeni de artıdeğer üretimi bağlamında örnek gösterir. Dolayısıyla zihinsel emek, kendiliğinden işçi sınıfının dışında bulunmaz. Aynı şekilde, kapitalist anlamda üretken emek kavramı da toplumsal bakımdan gerekli bütün emeklerin değerini veya siyasi önemini ölçen bir kavram değildir.
Lenin’in 1916 tarihli Emperyalizm ve Sosyalizmde Bölünme metnindeki işçi aristokrasisi çözümlemesi, işçi sınıfının içindeki maddi farklılaşmanın siyasi sonuçlarına yöneliktir. Lenin, emperyalist sömürüden sağlanan kazançlarla işçi sınıfının ayrıcalıklı bir üst kesiminin düzenle uzlaştırılması arasında bağ kurar. Ancak bu çözümleme doğrudan beyaz yakalıların tamamına ilişkin bir sınıflandırma değildir; ayrıcalıklı mavi yakalı kesimleri de kapsamaktadır. Buradan çıkarılacak sonuç, yaka renginin tek başına devrimci tutumun güvencesi olmadığıdır. Belirleyici olan, üretim ilişkileri içindeki konumun, ayrıcalıkların ve sermaye düzenine bağlanma mekanizmalarının somut olarak incelenmesidir.
Mao, 1926 tarihli Çin Toplumundaki Sınıfların Analizi metninde öğretmenleri, alt düzey memurları, büro çalışanlarını ve bazı aydın kesimlerini dönemin Çin koşulları içinde küçük burjuvazi kapsamında ele alır. Bu kesimleri de tek bir siyasi karaktere indirgemez. Ekonomik bakımdan yükselen, mevcut konumunu koruyan ve yoksullaşan tabakaların devrim karşısındaki tutumlarını birbirinden ayırır. Maddi konumunu iyileştirerek burjuvaziye yaklaşmayı amaçlayan kesimle yaşam koşulları sürekli kötüleşen kesimin aynı yönelimi göstermediğini ortaya koyar. Mao’nun tarihsel sınıflandırması burada kullandığım geniş işçi sınıfı tanımıyla aynı değildir. Bununla birlikte, gelir ve yaşam koşullarındaki farklılaşmanın ideolojik yönelimleri nasıl beslediğini açıklamak bakımından önem taşımaktadır.
Troçki’nin Ocak 1940 tarihli Bir Çizikten Kangren Tehlikesine metninde sorun doğrudan devrimci örgütün iç ilişkileri düzeyinde ele alınmaktadır. Troçki, aydınlarla beyaz yakalıların örgüt içindeki işçi azınlığını susturarak örgütü işçilerin içinde yaşayamadığı bir tartışma kulübüne dönüştürmesi tehlikesine dikkat çeker. Bu eleştiri, örgütün devrimci bir söyleme sahip olmasının onun işçi karakterini kendiliğinden güvence altına almadığını göstermektedir. Örgütün dili, gündelik çalışma biçimi ve karar mekanizmaları, işçilerin fiilî katılımını engellediğinde, işçi sınıfı adına konuşan ancak işçilerin belirleyici olmadığı bir yapı ortaya çıkmaktadır.
Rosa Luxemburg’un Kitle Grevi, Siyasi Parti ve Sendikalar çalışması ise farklı emekçi kesimlerinin ortak mücadele içindeki hareketini göstermektedir. Luxemburg, 1905 mücadelelerini incelerken sanayi işçilerinin yanında ticaret çalışanlarının, teknisyenlerin ve banka bürolarında çalışan beyaz yakalıların da harekete katıldığını anlatır. Sınıf bilincinin gelişimini, kitlelerin kendi mücadele deneyimiyle birlikte ele alır. Bu yaklaşım, işçileri dışarıdan verilen bilgiyi uygulayan bir kitleye indirgeyen anlayışla bağdaşmaz. Ancak Luxemburg’un bu çözümlemesini, bütün beyaz yakalıların küçük burjuva olduğu veya mavi yakalıların her koşulda kendiliğinden devrimci olduğu biçiminde aktarmak da doğru değildir.
Gramsci’nin organik aydın yaklaşımı, mavi yakalı işçilerin düşünsel ve örgütsel yeterliliğini açıklamak bakımından ayrıca önemlidir. Gramsci, zihinsel faaliyeti yalnızca meslek olarak düşünce üreten kişilere ait bir özellik olarak görmez. Her emek faaliyetinin düşünsel bir boyutu bulunduğunu vurgular; yeni aydın tipini pratik yaşamın içinde kuran, örgütleyen ve sürekli ikna faaliyeti yürüten kişi olarak ele alır. İşçi sınıfının teorik üretimi, dışarıdan gelecek bir aydın tabakasına bağımlı değildir. Kendi üretim ve mücadele deneyimini bilimsel çözümlemeyle birleştiren işçiler, sınıfın kendi düşünürlerini ve örgütleyicilerini oluşturur.
Daha sonraki Marksist tartışmalar da beyaz yakalılaşmayı işçi sınıfının ortadan kalkmasıyla özdeşleştirmemektedir. Harry Braverman’ın 1974 tarihli Emek ve Tekelci Sermaye çalışması, büro emeğinin genişlemesini ve kapitalist yönetim altında yeniden düzenlenmesini inceler. Fabrikadaki üretim sürecinin kaydedilmesi, hesaplanması ve denetlenmesi için büyüyen büro emeği, kapitalist iş bölümünün dışında değildir. Büroda çalışmak, emekçinin sermayeye bağımlılığını ortadan kaldırmaz. Ernest Mandel de Proletaryanın Rolü başlıklı çalışmasında proletaryayı sanayideki el emeğiyle sınırlamaz; emek gücünü satmak zorunda kalan beyaz yakalıları, teknisyenleri ve diğer bağımlı çalışanları geniş sınıf bütünü içinde değerlendirir. Bu yaklaşım, beyaz yakalı emekçilerin sınıfın dışında bırakılmasına karşıdır.
Erik Olin Wright’ın Sınıflar çalışmasındaki çelişkili sınıfsal konumlar çözümlemesi ise ücretli çalışanların kendi içindeki ayrımlara yoğunlaşır. Başkalarının emeği üzerinde kullanılan yönetim yetkisi, üretim süreci üzerindeki denetim ve mesleki özerklik, bütün ücretlilerin aynı konumda bulunmadığını göstermektedir. Bu çözümleme, yönetim yetkisi taşıyan ücretlilerin ücretli bağımlılığıyla yönetim ayrıcalıklarını birlikte taşımasını anlamak açısından önemlidir. Ancak Wright’ın sınıf haritası da burada kullandığım emekçi halk tanımıyla bütünüyle örtüşmemektedir. Bu teorilerden yararlanmak, onların sınıflandırmalarını aynen benimsemek anlamına gelmez.
Bu tarihsel tartışmalardan hareketle savunduğum mavi yakalı öncülüğünün temelinde, yalnızca daha düşük gelir veya daha ağır yoksulluk bulunmamaktadır. Mavi yakalı işçiler, kapitalist üretim alanlarında artıdeğer sömürüsüne, bedensel yıpranmaya, iş disiplinine ve hiyerarşik baskıya en doğrudan maruz kalan kesimlerin başında gelmektedir. Üretim araçlarını fiilen çalıştıran, hammaddenin ürüne dönüşmesini sağlayan, enerji ve taşımacılık gibi üretimin devamlılığını taşıyan alanlarda bulunan bu kitle, sermayenin birikim sürecine doğrudan müdahale edecek maddi güce sahiptir. Mavi yakalı öncülüğünün sınıfsal dayanağı, ağır sömürü koşullarıyla üretimi kolektif olarak durdurma ve yeniden örgütleme gücünün aynı toplumsal konumda birleşmesidir.
“Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmamak” düşüncesi burada işçinin evinin, kişisel eşyasının veya geçindirdiği ailesinin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Sorun, yaşamını sürdürebilmesinin kendi denetiminde olmayan üretim araçlarına ve emek gücünü satın alan sermayeye bağımlı kılınmasıdır. Kapitalist üretim ilişkileri, işçinin ürettiği toplumsal zenginliği onun karşısına kendisini yöneten ve baskılayan bir güç olarak çıkarmaktadır. Bu bağımlılık sürdükçe ücretteki geçici iyileşme, işçinin üretim üzerindeki mülksüzlüğünü ortadan kaldırmaz. Kapitalist vahşetin ağırlaşması, bu temel çelişkiyi sürekli yeniden üretmekte ve devrimci isyanın toplumsal zeminini beslemektedir.
Ancak sömürünün varlığıyla devrimci bilincin örgütlenmesi aynı şey değildir. İşçinin yaşadığı baskının nedenini yalnızca tek bir patronun davranışında aramasıyla özel mülkiyete dayalı kapitalist üretim ilişkilerinde araması arasında siyasi ve ideolojik bir fark bulunmaktadır. Mavi yakalı öncülük, bu farkın bilinçli bir mücadele içinde aşılmasını gerektirir. Bu nedenle öncülük, mavi yakalı kimliğin taşıyana otomatik olarak verdiği bir yönetme hakkı değildir. İşçinin kendi deneyimini çözümleyerek üretim ilişkilerinin bütününü kavraması, diğer emekçi kesimlerinin ihtiyaçlarıyla kendi mücadelesini birleştirmesi ve kolektif halk mülkiyetine dayalı bir toplumsal düzenin kurulmasında etkin özne olmasıdır.
Bu öncülüğün örgütsel karşılığı, mikro düzeyde örgütlü bireylerin düşüncelerinin, taleplerinin, ihtiyaçlarının ve önerilerinin kararların temelini oluşturmasıdır. Mavi yakalı işçilerin fiilî belirleyiciliği, yalnızca yönetim organlarında birkaç işçinin bulunmasıyla gerçekleşmez. Toplantı saatlerinden kullanılan dile, bilgiye erişimden önerilerin hazırlanmasına kadar bütün örgütsel işleyiş, işçilerin karar üretmesine elverişli olmak zorundadır. Vardiyadan çıkan işçinin katılamadığı, mesleki terimlerin söz hakkını sınırladığı ve kararların önceden uzmanlar arasında hazırlandığı bir yapıda biçimsel eşitlik, gerçek belirleyiciliği sağlamaz.
Mavi yakalı öncülük, diğer örgütlü emekçilerin kararlarını geçersiz kılan ayrı bir yetki veya üstün oy hakkı değildir. Üretim ilişkilerini kökten değiştirme hedefini mücadelede taşıyan, üretim alanlarındaki örgütlü gücü ortak kurtuluş doğrultusunda harekete geçiren siyasi ve sınıfsal öncülüktür. Karar yetkisi, örgütlü bireylerin oluşturduğu kolektiflerde kalmalıdır. Öncülük, bu kolektiflerin yerine karar almakla değil, onların kendi karar ve mücadele gücünü geliştirmekle gerçekleşmelidir.
Beyaz yakalı emekçilerin teknik, bilimsel, hukuki ve örgütsel birikimi bu ortak mücadelenin içindedir. Bu birikimin görevi, karar seçeneklerini açıklamak, bilgiyi ortaklaştırmak ve emekçi halkın kendi yaşamı üzerinde söz ve karar sahibi olmasını güçlendirmektir. Uzmanlık, toplumsal karar yetkisinin gerekçesine dönüştüğünde kapitalist üretimin düşünme ile uygulama, yöneten ile yönetilen arasında kurduğu ayrım örgüt içinde yeniden üretilmektedir. Mavi yakalı öncülüğü bu ayrımın aşılmasını, işçilerin kendi düşünsel ve yönetimsel yeteneklerini geliştirmesini gerektirir. Eşgüdüm yapısı, mikro düzeyde oluşan kararların ortak uygulanmasını sağlayan, hesap veren ve gerektiğinde geri çağrılan bir görev üstlenir. Böylece öncülük, emekçi halkın yerine karar veren ayrı bir tabakanın yönetimine dönüşmeden, üretim ilişkilerini kökten değiştirecek kolektif iradenin gelişmesine hizmet eder.
HALK BİREYİNİN NESNEL GERÇEĞİNDEN ORTAK MÜCADELEYE
Bir emekçinin o anki siyasi düşüncesi ile üretim ilişkileri içindeki nesnel konumu aynı şey değildir. Kapitalist bir partiye oy vermesi, ücretli emekçinin emeği üzerinden gerçekleştirilen artıdeğer sömürüsünü ortadan kaldırmaz. Örgütlenmenin başlangıç noktasını emekçinin siyasi tercihine uygunluk sınavına dönüştürmek, aynı sömürü ilişkileri içinde yaşayan insanları birbirinden uzaklaştırır. Halk bireyinin nesnel gerçeğini, ihtiyaç ve taleplerini esas almak, siyasi düşüncesini değiştirmesini dayanışmanın önkoşulu yapmamaktır. Bu, kapitalist üretim ilişkilerini değiştirme hedefini tali saymak değildir.
Güven, yalnızca doğru sözler söylemekle oluşmaz. Emekçinin ihtiyacı karşısında yanında bulunmak, birlikte alınan karara uymak, üstlenilen işi yapmak ve sonucun hesabını birlikte vermek, örgütlü ilişkinin günlük karşılığıdır. Kirası, ücreti, borcu veya bakım yükü için ortak hareket eden insan, kendi sorununu başkalarının sorunuyla birlikte görmeye başlar. Ancak onun adına karar alındığında, yalnızca eylem günü çağrıldığında ve ihtiyaçları örgütün görünürlüğüne hizmet ettiği ölçüde dikkate alındığında aynı kopukluk yeniden üretilir.
MİKRO DEVRİMDEN MAKRO DEVRİME
Mikro devrimden makro devrime giden yol, küçük kazanımların kendiliğinden birikerek kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırması değildir. Ücret, kira, borç ve bakım ihtiyacı çevresinde başlayan ortak mücadelede emekçinin kendi nesnel gerçeğini kavraması, başkalarıyla karar alması ve aldığı kararın sorumluluğunu üstlenmesi, örgütlenmenin mikro düzeyidir. Bu ilişkilerin işyerleri, mahalleler ve emekçi kesimler arasında sürekli bağlara dönüşmesi, ortak sınıfsal gücün gelişmesidir. Bu gücün özel mülkiyete dayalı üretim ilişkilerini ortadan kaldırma ve kolektif halk mülkiyetini kurma hedefine yönelmesi, mikro düzey ile makro devrim arasındaki bağı oluşturur.
Gündelik ihtiyacı devrimci hedef adına önemsiz saymak da gündelik ihtiyacın karşılanmasını mücadelenin son amacı yapmak da bu bağı koparır. Emekçi, mücadelesinin somut karşılığını yaşamında görmelidir. Aynı zamanda ücretinin neden yetmediğini, barınmanın neden sürekli bir borç ve gelir sorununa dönüştüğünü ve kendi emeğiyle üretilen zenginlik üzerinde neden karar veremediğini, ortak mücadelenin içinde sorgular. Örgütlenme bu sorgulamayı emekçinin yerine yapılan açıklamalarla sınırlamaz; onun kendi deneyimi ve kararlarıyla gelişen bir sınıf mücadelesine dönüştürür.
ARTIDEĞER SÖMÜRÜSÜ VE FİNANS KAPİTALİN İKİNCİ KATMAN SÖMÜRÜSÜ
Birinci bölümde sözünü ettiğim iki sömürü katmanı, emekçinin günlük yaşamında birbirinden kopuk değildir. Üretim alanında eşitsiz üretim ilişkilerine dayalı emeğin artıdeğer sömürüsü gerçekleşir. Emekçinin hasbelkader oluşturduğu birikim ise finans kapital sisteminin ikinci katman sömürüsüne maruz kalır. Bu nedenle ücret mücadelesini emekçinin borç, kredi ve birikim sorunlarından ayrı ele almak, aynı insanın yaşamındaki sömürü mekanizmaları arasındaki bağı keser. Borçlanma ile birikimin finans kapital tarafından sömürülmesi de aynı işlem değildir; her mekanizma kendi işleyişiyle ele alınmalıdır.
Ücretli çalışan emekçinin üretimdeki sömürüsü, kendi emeğiyle çalışan küçük esnafın finans kapital karşısındaki durumu ve evde ücretsiz üretimi gerçekleştiren kadının görünmeyen emeği aynı biçimde gerçekleşmez. Fakat örgütlenme bu farklılıkları, emekçi halkı ayrı sınıfsal kamplara ayırmak için değil, işçi sınıfının bütününün hangi mekanizmalarla baskı altında tutulduğunu anlamak için ele alır.
ÜRETİM ALANLARINA ERİŞİM ENGELLENDİĞİNDE ÖRGÜTLENME
Devrimci sendikaların üretim alanlarında emekçilere erişiminin engellenmesi, birinci bölümün sonunda belirttiğim somut örgütlenme engelidir. Bu durumda emekçinin işyeri dışındaki yaşamı da örgütlenmenin alanıdır. Mahallede, meslek çevresinde ve gündelik dayanışma ilişkilerinde kurulan bağlar, üretim alanındaki mücadeleyle birleştiği ölçüde örgütlü gücü büyütür. İşyeri dışındaki örgütlenme, üretimdeki artıdeğer sömürüsüne karşı mücadelenin yerine geçirilmemelidir.
Örgütlenme korkusunu yalnızca cesaret çağrısıyla aşmayı beklemek, emekçinin karşı karşıya olduğu riski onun omuzlarına bırakır. İşini kaybetme korkusu, geçim yükü ve bakım sorumluluğu örgütün kendi çalışma biçiminde hesaba katılmalıdır. Toplantı zamanı, katılım biçimi ve görev dağılımı, emekçinin katılmasını fiilen mümkün kılmadığında örgütlenme çağrısı ile örgütün günlük işleyişi birbirini boşa çıkarır.
EŞGÜDÜMLÜ İKİ YÖNLÜ ÖRGÜTLENME STRATEJİSİ
Birincisi: Örgütlenmenin temelini, üretim organizasyonlarında işçi demokrasisini inşa etme mücadelesi oluşturur. Üretim şirketlerinde demokrasi mücadelesi vererek işçilerin üretim organizasyonlarında özyönetimini gerçekleştirmeyi hedeflemek, en temel stratejik yoldur. İşyerlerinde örgütlenmenin, grevlerin ve işçi mücadelelerinin nihai hedefi, işçilerin üretim şirketlerini yönetmesi ve artıdeğer sömürüsünü ortadan kaldırması olmalıdır.
Bu doğrultuda işyerindeki mücadele, ücret ve çalışma koşullarına ilişkin taleplerle birlikte, üretimin nasıl, ne için ve kimin ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleştirileceği üzerinde işçilerin karar sahibi olması hedefine yönelmelidir. Üretimi gerçekleştiren işçilerin üretimin yönetiminden dışlanması, sermaye sınıfının özel mülkiyete dayalı üretim ilişkileri sisteminin temelidir. İşçi demokrasisini inşa etme mücadelesi, bu ayrımı ortadan kaldırarak üretimi gerçekleştirenlerin üretimi yönetmesini hedefler. İşçilerin bilgiye erişimi, üretim sürecini birlikte değerlendirmesi, kararları oluşturması ve uygulamayı denetlemesi, özyönetimin örgütsel temelini oluşturur.
İşçi özyönetimi, özel mülkiyet ve artıdeğer sömürüsü sürerken işçilere sınırlı bir danışma veya yönetime katılma alanı açılmasına indirgenemez. Mücadelenin hedefi, özel mülkiyete dayalı kapitalist üretim ilişkilerini kökten değiştirerek kolektif halk mülkiyetine dayalı üretim ilişkilerini kurmaktır. Bu nedenle işyerlerindeki demokratik kazanımlar, işçilerin kendi örgütlü karar ve yönetim gücünü geliştirmesine ve bu köklü dönüşüm hedefine hizmet etmelidir. Mavi yakalı işçilerin motor gücü ve öncülüğü, üretimin içinde gelişen bu örgütlü mücadelede somut karşılığını bulmalıdır.
İkincisi: Köylerde, mahallelerde ve sokaklarda devrimci halk örgütlenmeleri oluşturmak; komünal modelde kolektifler örgütlemektir. Bu örgütlenmeler, üretim organizasyonlarındaki kolektif örgütlenmeyle bir bütünlük içinde, eşgüdümlü olmalıdır.
Emekçinin yaşamı üretim alanıyla sınırlı değildir. Barınma, beslenme, ulaşım, eğitim, sağlık ve bakım ihtiyaçları, üretim alanında yaşanan sömürüyle birlikte aynı insanın günlük nesnel gerçeğini oluşturur. Köy, mahalle ve sokak örgütlenmeleri, halk bireyinin bu ihtiyaç ve taleplerinden hareketle ortak karar, dayanışma ve mücadele ilişkileri kurmalıdır. Evde görünmeyen üretim ve bakım emeğini gerçekleştiren kadınların, emeklilerin, işsizlerin, kendi emeğiyle geçinen küçük esnafın ve farklı çalışma koşullarındaki emekçilerin örgütlü katılımı bu yolla gelişmelidir.
Komünal kolektiflerin temelini, mikro düzeyde örgütlü bireylerin kendi yaşamlarına ilişkin düşünceleri, ihtiyaçları, talepleri ve önerileri oluşturmalıdır. Kararlar bu temelden gelişmeli; ortak görev üstlenenler alınan kararların uygulanmasından sorumlu olmalı ve örgütlü bireylere hesap vermelidir. Eşgüdüm yapıları, bu kararları birbirine bağlayan ve ortak uygulamayı sağlayan bir görev üstlenmelidir. Böylece halkın kendi yaşamını yönetme mücadelesi, günlük örgütlenmenin içinde gelişmelidir.
Bu iki yönlü örgütlenme, birbirinden bağımsız iki ayrı mücadele alanı olarak yürütülemez. İşyerindeki işçi aynı zamanda mahallenin, sokağın ve köyün bir bireyidir. Üretim alanındaki grevin yaşam alanlarında dayanışmayla desteklenmesi, barınma ve bakım mücadelesinin işyerlerindeki örgütlü güçle birleşmesi, bu bütünlüğün somut karşılığıdır. Üretim alanlarındaki işçi örgütlenmeleriyle yaşam alanlarındaki komünal kolektifler, taleplerini, kararlarını ve mücadelelerini karşılıklı olarak ilişkilendirmelidir. Üretimin yönetimiyle toplumsal ihtiyaçların belirlenmesi arasındaki bağ, bu eşgüdüm içinde kurulmalıdır.
Üretim şirketlerinin işçiler tarafından yönetilmesi, şirketin mülkiyetinin yalnızca o şirkette çalışanlara ait olması anlamına gelmez. Kolektif halk mülkiyetinde üretim araçları emekçi halkın bütününe aittir. İşyerindeki üretim sürecinin örgütlenmesi ve çalışma koşulları, o üretimi gerçekleştiren işçilerin doğrudan karar alanıdır. Üretimin karşılayacağı toplumsal ihtiyaçlar, kaynakların kullanımı ve farklı üretim alanları arasındaki öncelikler ise üretim kolektifleriyle köy, mahalle ve sokak kolektiflerinin karşılıklı karar süreçleri içinde ortaklaştırılmalıdır. Eşgüdüm yapıları bu kararları hazırlayan bilgiyi ve önerileri kolektifler arasında dolaştırmalı, ortaklaşan kararların uygulanmasını sağlamalıdır. Böylece işçi özyönetimiyle kolektif halk mülkiyeti arasında, işletme çıkarını toplumun ihtiyaçlarının önüne geçirmeyen bir bütünlük kurulmalıdır.
Bu iki yönlü yol, nihayetinde devrimci mücadelenin temel ayaklarını oluşturmalıdır. Gelişen aktivist sokak eylemlerinin temelini bu iki yönlü strateji teşkil etmelidir. Sokak eylemlerinin talepleri, hedefleri ve sürekliliği, üretim ve yaşam alanlarındaki örgütlü emekçilerin kararlarıyla gelişmelidir. Eylem hazırlığına katılmak, eylemin yönünü belirlemek ve sonrasındaki mücadeleyi sürdürmek, emekçi halkın kendi örgütlü faaliyetinin parçaları olmalıdır.
Bu temelden kopan sokak eylemi, halkın biriken öfkesini geçici olarak görünür kılarken eylem sonrasında aynı örgütsüzlüğü geride bırakır. Üretim ve yaşam alanlarındaki örgütlenmelerden gelişen sokak eylemi ise ortak kararların, somut taleplerin ve süreklilik taşıyan sınıfsal mücadelenin kamusal ifadesini oluşturur. Böylece aktivist faaliyet, emekçi halkın yerine hareket eden bir çevrenin faaliyetine dönüşmeden, emekçi halkın kendi devrimci gücünün gelişmesine hizmet eder.
Mikro devrimden makro devrime giden yolun örgütsel karşılığı, üretim alanlarında işçi demokrasisi ve özyönetim mücadelesiyle yaşam alanlarında komünal kolektiflerin kurulmasının aynı devrimci hedef doğrultusunda birleşmesidir. Bu iki yönlü strateji, günlük ihtiyaçlardan başlayan mücadeleyi, özel mülkiyete dayalı kapitalist üretim ilişkilerinin kaldırılması ve kolektif halk mülkiyetine dayalı üretim ilişkilerinin kurulması hedefine bağlamalıdır.
Kapitalizmin en son aşaması olan emperyalizmin tarihsel tükenişinin ve derinleşen krizinin üçüncü dünya savaşının eşiğine taşıdığı bugün, ilkeli ve aktif bir antiemperyalist tutum, devrimci mücadelenin olmazsa olmazıdır. Bu tarihsel tükeniş, emperyalist üretim ve egemenlik ilişkilerinin kendiliğinden sona erdiği anlamına gelmez. Bu ilişkilerin ortadan kaldırılması, emekçi halkın örgütlü mücadelesinin görevidir. Üretim alanlarındaki işçi örgütlenmeleriyle yaşam alanlarındaki komünal kolektiflerin mücadelesi, emekçi halkın çıkarlarını emperyalist rekabetin, silahlanmanın ve savaş politikalarının karşısında savunan ortak bir antiemperyalist yönelim taşımalıdır.
Uluslararası düzeyde emekçi halkların birbirleriyle dayanışması, birbirleriyle kalıcı örgütsel bağlar geliştirmesi ve mevcut ileri iletişim ve ulaşım teknolojilerini azami düzeyde kullanarak emekçilerin uluslararası antiemperyalist mücadelesini öncelikli olarak geliştirme stratejisi izlenmelidir. Bu antiemperyalist hareket, milliyetçi ve ulusalcı “antiemperyalist” söylemli kesimlerle siyasi ve ideolojik mücadeleyi önceleyerek gelişmelidir.
74 YILLIK DENEYSEL SOSYALİZM VE ÖRGÜTLENME ARAYIŞI
74 yıllık deneysel sosyalizmin derslerini örgütlenme arayışına bağlamak, geçmişi tek bir başarı veya başarısızlık hükmüne indirgemek değildir. Örgüt ile emekçi halk arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu, karar gücünün kimde toplandığını, yöneticilerin nasıl denetlendiğini ve emekçinin kendi iktidarına fiilen nasıl katıldığını sorgulamaktır. Yeni örgütlenme anlayışının bu sorulara günlük işleyişinde karşılık vermesi gerekir.
Kolektif önderlik, yalnızca yönetimde birden fazla kişinin bulunması değildir. Emekçinin kararların oluşumuna katılması, görev üstlenenlerin yaptıklarının denetlenmesi ve kararların sonuçlarının birlikte değerlendirilmesiyle anlam kazanır. Örgütün kendi devamlılığını emekçi halkın karar gücünün önüne koyması, halkla bütünleşme arayışını tersine çevirir. Bu nedenle yeni model arayışı, örgütün emekçi halk adına davranması ile emekçi halkın kendi örgütlü gücü olması arasındaki ayrım üzerinde yoğunlaşmalıdır.
Yataylık, dijital ağlar ve kendiliğinden katılım, insanları hızla harekete geçiren araçlardır. Ancak bunların hiçbiri tek başına kalıcı örgütlenme, ortak program ve kolektif sorumluluk yaratmaz. Bunlar halkın özörgütlenmesini güçlendirdiğinde değer kazanır. Örgütlü sürekliliğin yerine geçirildiklerinde ise eylem anındaki heyecanı sonraki mücadeleye taşıyamazlar.
DEVRİMCİ GÜCE GEÇİŞİN ÖLÇÜTÜ
Bir isyan hareketinin sol romantizmin sınırlarını aşıp aşmadığını şu sorular belirler:
Eylemden sonra da varlığını sürdüren halk örgütlenmeleri kuruyor mu? Talepleri birbirine bağlıyor ve bunların arkasındaki ekonomik-siyasal ilişkileri açıklıyor mu? Emekçi halkın, yani işçi sınıfının, bağımsız karar ve mücadele gücünü büyütüyor mu? Farklı toplumsal kesimlerin ortak mücadelesini, kendi özgül taleplerini koruyarak kuruyor mu? Kolektif önderlik ve demokratik katılım geliştiriyor mu? Kısa süreli görünürlükten kalıcı toplumsal güce geçiyor mu?
Yalnızca iktidardan taviz istemekle kalmayıp, toplumun kaynakları ve üretim üzerinde halkın söz sahibi olacağı bir dönüşümü hedefliyor mu? Özel mülkiyete dayalı kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmayı ve kolektif halk mülkiyetine dayalı üretim ilişkilerini kurmayı hedefliyor mu? Halk bireyinin nesnel gerçeğini, ihtiyaç ve taleplerini örgütlenmenin başlangıç noktası kabul ediyor mu? Üretimdeki artıdeğer sömürüsü ile finans kapitalin ikinci katman sömürüsünü somut mekanizmalarıyla mücadeleye bağlıyor mu?
Bu soruların yanıtı yalnızca hareketin sloganlarında değil, kurduğu ilişkilerde, örgütlenme biçiminde ve mücadelenin sürekliliğinde görülür.
TEZ
Bugünün dünya çapındaki isyan hareketleri, neoliberal ideolojinin kapitalist vahşetinin yarattığı sömürü, baskı, güvencesizlik ve geleceksizlik koşullarında biriken toplumsal öfkenin patlamalarıdır. Bu hareketler özgürlük, eşitlik ve dayanışma arzusunu açığa çıkarıyor; fakat bu arzuyu emekçi halkın örgütlü, demokratik ve sürekli devrimci gücüne dönüştüremediği ölçüde devrimci dönüşümü gerçekleştirecek kalıcılığa ulaşamıyor. Emekçi halkın kendi örgütlü gücünü geliştirmek yerine günübirlik eylemciliği esas alan anlayış ise sol romantizmin sınırları içinde kalıyor. Sol romantizmin aşılması, isyanı küçümsemekle veya umudu terk etmekle değil; geçmişin dayanışma hafızasını ve geleceğin özgürlük arzusunu bugünün maddi çözümlemesine, mavi yakalı işçilerin motor gücü ve öncülüğüne, emekçi halkın özörgütlenmesine ve kolektif önderliğe bağlamakla mümkündür.
Bugünün temel görevi, sokaklarda açığa çıkan isyan birikimini halkın kendi örgütlü karar ve mücadele gücüne dönüştürmektir.
Bu görevin başlangıç noktası yalnızca sokağa çıkmış insan değildir. Örgütlenme korkusu içinde yaşayan, gününü geçim ve bakım yükü altında tüketen, mevcut siyasi düşüncesi nedeniyle dışarıda bırakılan emekçi de aynı işçi sınıfının içindedir. Mikro devrimden makro devrime giden çizgi, bu insanın nesnel gerçeğinden başlayan örgütlenmeyi, emekçi halkın kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldıracak kolektif gücüne bağlama arayışıdır.
Bu yazı dizisinin üçüncü bölümü, emekçi halklar ve örgütlenme ahlakı üzerine tezler içerecektir.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
