Atak Menü

HALK HAREKETLERİ VE ÖRGÜTLENME (1) (Ahmet Daşkapan)

HALK HAREKETLERİ VE ÖRGÜTLENME (1) (Ahmet Daşkapan)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
31 Ekim 2026, 22:31 | Yazar: Ahmet Daşkapan | Kategori: Ülke
HALK HAREKETLERİ VE ÖRGÜTLENME (1) (Ahmet Daşkapan)

 

Örgütlenmenin çekirdeğini insan olgusu teşkil eder. Halk hareketlerinin motor gücü, bireyin bilinç düzeyinde, öznel tercihlerinde ve bireyin içinde yaşadığı nesnel koşullara verdiği reflekslerde yatar.


Verdiği bu reflekslerin kökeninde yatan bireysel gerçekler, bireyin toplum içindeki rolünü, davranışlarını, tercihlerini önemli ölçüde belirler. Bireyin mikro ekosistemindeki gerçeğini incelemeden, anlamadan ve bu mikro düzeydeki gerçeği temel almadan örgütlenmeye ve halk hareketi yaratmaya yeltenmek, nihayetinde halkın somut gerçeğinden kopuk oluşumları yaratıyor.


Aydın ve küçük burjuva ağırlıklı, elitist ve serüvenci sol romantizm örgütlenmeleri ortaya çıkıyor. Daha çok günübirlik, spontane çıkışlar
yapan hareketler doğuyor. Bu çıkışlar, devrimin motor gücünü teşkil eden kalıcı işçi sınıfı mücadelesine dönüşmüyor. Bu hareketler, sermaye sınıfının üretim ilişkileri sistemine karşı mücadele etmek yerine sembolik kurumsal hedeflere yöneliyor. Hedefleri bireyselleştirerek kitleyi göreceli olarak somut, ama özde kalıcı etkisi olmayan eylemlere yönlendiriyor. Yani mevcut duruma isyan ederken kapitalist üretim ilişkilerini doğrudan hedef almayan ve bu bağlamda devrimci nitelik taşımayan aksiyoncu hareketler oluşuyor.


Sermaye sınıfının üretim ilişkileri sistemine karşı mücadele, özel mülkiyete dayalı üretim ilişkilerini kökten değiştirerek kolektif halk mülkiyetine dayalı üretim ilişkilerini kurma mücadelesidir. Devrimci mücadele üretim ilişkilerini kökten değiştirmeyi hedefler ve bütün mücadelesini bu hedefe yoğunlaştırır. Gerçekleşecek bütün devrimci eylemler kapitalist üretim ilişkilerini kaldırmayı hedefleyen işçi sınıfı mücadelesine hizmet etmelidir. Sol romantizm niteliksel olarak işçi sınıfı mücadelesine otomatikman katkı sağlamaz ve işçi sınıfı mücadelesini gölgeleme tehlikesini içinde barındırır.


Halk mücadelesinden bahsederken halk kavramını işçi sınıfından, yani emekçi halktan koparmak, işçi sınıfı mücadelesini temel alan komünist devrimci anlayıştan kopuş yönelimidir. Bu makalede halk kavramı, toplum nüfusunun yüzde 99’unu teşkil eden emekçi halk, yani işçi sınıfı anlamında kullanılmaktadır.


Halkla bir bütünlük teşkil eden bir devrimci örgütlenme yaratabilmek için halk bireyinin nesnel gerçeğini, ihtiyaç ve taleplerini temel odak ve başlangıç noktası kabul eden ve halk bireyinin o anki siyasi düşüncesini tali sayan bir devrimci anlayış gerekiyor. Mikro devrimden makro devrime giden bir devrimci yol izlemek çizgisi üzerinde yoğunlaşmak gerekiyor. Bu, 74 yıllık deneysel sosyalizm derslerinin dayattığı yeni örgütlenme anlayış ve modeli geliştirme arayışıdır.


Bu nedenle örgütlenme nasıl olmalıdır sorusunun cevabını bulmak için insanın bir birey olarak günlük mikro dünyasındaki mekanizmaları, üzerinde etkili olan olguları, bireyin psikolojik ve sosyolojik etkileşimlerini, insanlığın tarih sürecindeki evrimsel gelişimini incelemek gerekmektedir. Bu yazıda bu incelemenin bir ilk denemesini yapmaya çalışacağım.


Bugünün dünyasında insanlık, kapitalizmin tarihte görülmemiş boyuttaki vahşi gerçeği ile yüzleşmektedir.


Kapitalizm, bütün dünyayı askerî üslere dönüştürmüş ve dünyanın her tarafını, bütün gezegenimizi ilelebet yaşanamayacak hâle getirebilecek
güçte nükleer atom bombalarıyla donatmış ve özel mülkiyet temelli ekonomik sistemde dünya nüfusunun sadece yüzde birini teşkil eden bir
avuç zenginin çıkarları için bütün dünyayı savaş alanına dönüştürmüş durumdadır.


Dünyada yaşayan 8,5 milyarlık nüfusun 2–3 milyarı ya açtır veya açlık sınırında yaşarken, kapitalizmin salt kâr için ürettiği, yani insanların ihtiyaçları için üretmediği, 10 milyar insana yetecek kadar yiyecek ve içecek üretimi söz konusudur. Bu artı üretim, açlık içinde yaşayan insanlara verilmemektedir. Salt kâr için dağıtıma sunulmaktadır. Yani insanın ve hayvanların ihtiyacını karşılamak için değil, zengin sınıfın kasalarını doldurmak için üretilmekte ve kapitalizm sistemi bunu normal kabul etmektedir.


Kapitalist sistem insanlığı açlıkla ve korkuyla şartlandırmaktadır. Bu insanlık düşmanı sistemin içyüzünü göstermeye çalışanlar, yani vahşi kapitalizmin maskesini düşürmeye çalışanlar, er ya da geç köhne kapitalist sistemin hedef tahtasına oturtulmaktadır.


Bir birey, bu zalim çarkın içinde hayatta kalma mücadelesi vermek zorunda bırakıldığı izole mikro savaşa hapsedilmektedir.


Ücretli çalışan emekçi, eşitsiz üretim ilişkilerine dayalı emeğin artı değer sömürüsü altında, ertesi gün işe bir daha gelebilmesini sağlayan bir ücret almaktadır ve ekonomik olarak ayın sonunu getiremediği bir yaşama mahkûm edilmiştir. Hasbelkader bir birikimi oluşmuşsa kapitalist sömürü mekanizmalarının ikinci katmanı olan finans kapital sisteminin sömürüsüne bir kez daha maruz kalmaktadır. Türkiye’de güncel olan fon dolandırıcılığı buna örnektir.


Vatandaş; kira, alışveriş, çocuk ihtiyaçları ve temel ihtiyaçları karşılama mücadelesine hapsedilmektedir.


Maslow’un temel ihtiyaçlar teorisi burada önem taşımaktadır. Maslow’un temel ihtiyaçları beş grupta sıralanır:


1. Fizyolojik ihtiyaçlar: Beslenme, su, nefes alma, uyku ve bedenin yaşamını sürdürmesini sağlayan ihtiyaçlar. Suya ve yiyeceğe erişmek için insan, emeğini ve zamanını satmak zorunda bırakılmaktadır. Uzun çalışma saatleri, insanın uykuya, dinlenmeye ve bedensel ihtiyaçlarına ayırdığı zamanı daraltmaktadır.


2. Güvenlik ihtiyacı: Can güvenliği, korunma, istikrar ve yaşamını güven içinde sürdürme ihtiyacı. Savaş ve nükleer tehdit, insanlığın varlığını tehdit ederken birey de günlük mikro dünyasında işini, gelirini ve evini kaybetme korkusuyla yaşamaktadır. Hastalandığında geçimini sağlayamama, borcunu ödeyememe ve çocuklarının geleceğini güvence altına alamama korkusu, insanın yarına ilişkin düşüncelerini kuşatmaktadır. Bugün yaşamını sürdürebilmesi, yarın da sürdüreceğinden emin olduğu anlamına gelmemektedir.


3. Sevgi ve aidiyet ihtiyacı: Sevilme, yakınlık kurma, arkadaşlık ve bir topluluğa ait olma ihtiyacı. Geçim baskısı, zaman yoksunluğu ve rekabet, insanın ailesiyle, arkadaşlarıyla ve komşularıyla kurduğu ilişkileri tahrip etmektedir. Gününü çalışarak ve temel ihtiyaçlarını karşılamaya uğraşarak tüketen insanın, sevdikleriyle birlikte geçireceği zaman da daralmaktadır. Aile içindeki ataerkil sömürü de bu ilişkilerde eşitliği zedelemekte, özellikle kadınların emeğini ve yaşamını baskı altına almaktadır. İnsanın sevgi ve aidiyet ihtiyacı, aile içindeki ataerkil sömürüyü meşrulaştırmamaktadır.

 

4. Saygı ve saygınlık ihtiyacı: İnsanın kendisine saygı duyması, değerli ve yeterli olduğunu hissetmesi ve başkalarından saygı görmesi ihtiyacı. İnsanların etnik kökeni, cilt rengi, mezhebi, dini, cinsel kimliği veya dar gelirli olması gibi sebeplerle insanlıktan çıkarılması, insandan sayılmaması veya ikinci sınıf insan muamelesi görmesi, bu ihtiyacın karşılanmasının önüne geçmektedir. İşyerinde aşağılanma, yoksulluğu nedeniyle suçlanma, yardım isterken küçük düşürülme ve insanın değerinin gelirine veya mülküne göre ölçülmesi, bu horlanmanın günlük yaşamdaki somut biçimleridir. Sürekli değersizleştirilme, insanın başkalarıyla ilişkisini olduğu kadar kendi değerine ilişkin duygusunu da zedelemektedir.



5. Kendini gerçekleştirme ihtiyacı: İnsanın kendi yeteneklerini geliştirmesi ve potansiyelini hayata geçirmesi ihtiyacı. Geçimini sağlamak için bütün zamanını tüketen insan, öğrenmeye, düşünmeye, sanatla uğraşmaya ve yeteneklerini geliştirmeye ayıracak zaman ve imkândan yoksun bırakılmaktadır. Kendi istediği hayatı kurma arzusu, kira, borç, iş ve geçim zorunluluklarının baskısı altında kalmaktadır.

 


Kapitalizm, bu beş temel ihtiyacın karşılanmasını imkânsız kılan bir ideolojik temele sahiptir. Artık su bile parayla satın alınmak zorundadır. İmkân olsa günlük doğada soluduğumuz havayı şişeye hapsedip parayla satacak kapitalistler. Kapitalist devletlerin temel görevi, kapitalistlerin önünü açmak ve zenginleri desteklemektir.


Vatandaş, saygınlık gören değil, horlanan bir objeye dönüştürülmüştür. Kapitalist devletler, vatandaşın güvenliğini sağlamak yerine insanlık için varoluş tehdidi hâline gelmiş durumdadır. Kapitalizm, insanı kolektif sosyal bağlarından kopararak salt kendi bencil çıkar ve arzularını temel alan bireyci bir varlığa dönüştürmekte ve kolektif sosyal yaşamı tahrip etmektedir. Kapitalizm, bir taraftan aile içinde kadınların görünmeyen, ücretsiz emeğine dayalı ataerkil sömürüyü sürdürmekte, diğer taraftan aile kurumunu ve kolektif sosyal bağları bencil bireycilik temelinde tahrip etmektedir.

 


Burada kastettiğim, üretim içindeki konumu gereği kapitalist sınıfı destekleyen bir yönelim içinde olmayan, emeğin artı değer sömürüsünü ve
finans kapital sömürüsünü gerçekleştirmeyen bütün emekçilerdir. Mavi ve beyaz yakalı emekçiler, kendi emeğiyle çalışan ve artı değer sömürüsü yapmayan küçük esnaf ve evde görünmeyen, ücretsiz üretimi gerçekleştiren kadınlar bir bütün olarak emekçi halkı, yani işçi sınıfını temsil etmektedir.

 


Kapitalizm, ataerkil ailenin yerine modern demokratik aile kurumunu inşa etmek yerine, aile dâhil bütün kolektif ilişkileri ve sosyal bağları koparmakta ve her bireyi salt kendi bencil çıkar ve arzularını artık hem içgüdüsel hem de bilinç düzeyinde temel alan bir varlığa dönüştürmektedir.


Her türlü örgütlü ve kolektif hareket potansiyelini ortadan kaldırmak, yüzde birlik zengin zümrenin varlığını ve gücünü koruma stratejisidir.


Bireysel özgürlük kisvesi altında kolektif mücadelenin temel dayanakları ortadan kaldırılmaktadır.


Birey artık çevresine güvenmeyen, tek başına ayakta kalma mücadelesi vermek zorunda olduğu bir psikolojik yapı geliştirmek zorunda hissediyor kendini. Batılı ülkelerde bu olgu artık en üst aşamasına ulaşmıştır ve derin aile bağlarının yerini yüzeysel aile bağları ve yüzeysel arkadaşlık ilişkileri almış durumdadır.


Yüzde birlik zengin zümre, akıllı olmak kisvesi altında kendi bencil ticari ve maddi çıkarlarını katı bir şekilde koruyan ve çıkarları için gerekirse dünyayı yakan insan profillerini insanlığa sürekli insan doğasına en fazla yakışan ideal insan modeli olarak aşılamaktadır. Kapitalist ülkelerdeki işadamı profilinin temelinde yüzde birlik zenginlerin modelleri ve profilleri yatmaktadır. Böylelikle emekçi halklar zengin olmaya heveslendirilmektedir. Hâlbuki kapitalizm, sistematik bir şekilde vatandaşın zengin olmasını engelleyecek nitelikte şekillendirilmiştir.

 

Günde 24 saat kendisini ısıran sermaye sınıfının gerçek yüzünü göremeyecek kadar bilinci köreltilmiş, “Bana değmeyen yılan bin yaşasın” ve “Gemisini kurtaran kaptandır” zihniyetiyle hareket eden bencil, bireyci bir insan modeli, gün geçtikçe rol model hâline gelmektedir. Diğer taraftan bu modele rağbet duymayan ve bilinci berrak olan halk bireyleri, antidemokratik baskılar sonucu örgütlenme korkusu altında yaşama psikolojisine hapsedilmiştir.

 

Bu yetmezmiş gibi birçok ülkede devrimci sendikaların üretim alanlarında emekçilere erişimi engellenmekte ve zorlaştırılmaktadır. Bu durumda işçiler, emekçiler nasıl örgütlenebilecek?

 

(Devamı gelecek bölümde.)

***

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!