FEODAL VE ATAERKİL AİLE İLİŞKİLERİNİ İSLAM’A ÖZGÜ GÖSTERMEK TARİHSEL OLARAK YANLIŞTIR (Ahmet Daşkapan)
Giriş ve Sorunun Tanımı
Ataerkil ve feodal aile ilişkilerinin İslam’ın özüne ait olduğu yönündeki iddia tarihsel ve analitik olarak savunulamaz. Burada yapılan şey toplumsal ilişkilerin tarafsız bir tanımlaması değil, evrensel tarihsel örüntülerin seçici biçimde tek bir dine atfedildiği ideolojik bir çerçevelemedir. Bu iddiayı ciddiyetle temellendirebilmek için ataerkil yapıların farklı dinî ve kültürel bağlamlarda nasıl geliştiğini hem tarihsel hem de güncel düzeyde karşılaştırmalı olarak incelemek gereklidir.
Ataerkillik ve Feodal Yapıların Sosyo-Ekonomik Temeli
Ataerkil aile ilişkileri, feodal ve premodern sosyo-ekonomik yapılarla birlikte ele alınmalıdır. Toprağın temel üretim aracı olduğu ve ekonomik gücün kalıtsal hiyerarşiler içinde yoğunlaştığı toplumlarda aile, mülkiyet ve iktidar birbirine sıkı biçimde bağlanmıştır. Feodal ilişkiler bağımlılık, miras ve hiyerarşik düzen ile karakterize edilir ve toprak ile emek üzerindeki kontrol erkek soy hattı üzerinden örgütlenir.
Ataerkil aile ilişkilerinin kökeni, insanın toprağı işlemeye başlaması ve mülkiyet iddiasında bulunmasıyla ortaya çıkan tarihsel kırılma noktasına dayanır. Toprağın ve mirasın sahiplenilmesiyle birlikte, bu mirasın kendi soyuna aktarılması ihtiyacı ortaya çıkmış, bu süreçte kadının yaşamı ve konumu erkeğin egemenliği ve kontrolü altına alınmıştır.
Tarih öncesi dönemlerde erkekler ve kadınlar arasında daha doğal ve görece dengeli bir iş bölümü söz konusuydu. Erkekler avlanarak yiyecek temin ederken, kadınlar çocukların bakımını ve yaşamın sürekliliğini sağlıyordu. Ancak özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte bu denge köklü biçimde değişmiştir.
Toprağın bireysel mülkiyet haline gelmesi, hayvanların evcilleştirilmesi ve başkalarının emeğinin yiyecek veya başka karşılıklar karşılığında kullanılmasıyla birlikte emek sömürüsü ortaya çıkmıştır. Bu süreç aynı zamanda kadının da sömürülmesini beraberinde getirmiştir. Kadın, ev içi emeğiyle servetin oluşumuna katkıda bulunmasına rağmen mülkiyetin ortak sahibi olarak tanınmamıştır.
Bu aşamada yalnızca ekonomik eşitsizlik değil, erkek egemenliğine dayalı toplumsal eşitsizlik de kurumsallaşmıştır. Böylece ataerkil yapının temelleri atılmış ve bu yapı daha sonra feodal sistemler içinde kurumsallaşmıştır.
Bu tarihsel aşamada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, bugün bildiğimiz hiçbir dinin henüz var olmamış olmasıdır. Bu durum, ataerkil yapıların kökeninin dinlerde değil, maddi ve sosyo-ekonomik süreçlerde bulunduğunu açık biçimde ortaya koyar.
Bu tür tarımsal toplumlarda aile yalnızca sosyal bir birlik değil, aynı zamanda üretim ilişkilerinin merkezidir. Emek, mülkiyet ve soyun kontrolü bu yapı içinde belirlenir ve ataerkil düzen bu maddi temel üzerinden sürekli yeniden üretilir.
Hristiyan Avrupa Tarihsel Bir Örnek Olarak
Ortaçağ ve sonrasında Hristiyan Avrupa incelendiğinde, ataerkil yapıların hem toplumsal yaşamda hem de dini meşrulaştırma biçimlerinde derin biçimde yerleştiği görülür. Erkek ailenin reisi olarak kabul edilir ve bu durum kutsal metin yorumlarıyla açıkça meşrulaştırılır. Kadınlar Avrupa’nın birçok ülkesinde 19. yüzyıla kadar mülkiyet, siyaset ve hukuk alanında neredeyse hiçbir hakka sahip değildir.
Evlilik çözülmez bir dini bağ olarak kabul edilir ve kadın bu yapı içinde erkeğe tabi konumda kalır. Bu yapı teolojik dönüşümlerle değil, sanayileşme, işçi hareketleri ve kadın mücadelesi gibi toplumsal süreçlerle değişmiştir.
Hollanda’da Ataerkil Kültür
Hollanda örneği, ataerkil yapının yerel ve tarihsel bir gerçeklik olduğunu açık biçimde ortaya koyar.
Protestan gelenek içerisinde, özellikle Zeeland’dan Veluwe üzerinden Overijssel’e uzanan Biblebelt bölgesinde aile yapısı uzun süre erkek otoritesi etrafında şekillenmiştir. Kadınların rolü büyük ölçüde annelik, ev işleri ve destekleyici pozisyonlarla sınırlandırılmıştır. Bu yapı bazı ortamlarda günümüzde de varlığını sürdürmektedir.
Katolik bölgelerde, özellikle Kuzey Brabant ve Limburg’da, aile yaşamı kilise normları tarafından belirlenmiştir. Evlilik çözülmez kabul edilmiş, doğum kontrolü uzun süre reddedilmiştir. Erkek geçimi sağlayan, kadın ise ev ve çocuklardan sorumlu olarak konumlandırılmıştır.
Kırsal alanlarda ataerkil yapı ekonomik sistemle doğrudan bağlantılıdır. Aile işletmeleri erkek soy üzerinden devredilmiş, kadın emeği üretime katkı sağlasa da mülkiyet hakkı tanınmamıştır.
Hollanda’da kadınların hukuki olarak bağımsız bireyler olarak tanınması oldukça yenidir. 1956 yılına kadar evli kadınlar hukuken kısıtlıydı ve 1971 yılına kadar evlilik sonrası işten çıkarılmaları mümkündü.
Bugün hukuki eşitlik sağlanmış olsa da toplumsal ve ekonomik alanda ataerkil kalıntılar hâlâ varlığını sürdürmektedir.
Yahudi Toplumlarında Ataerkil Yapılar
Yahudi topluluklar içinde de tarihsel ve güncel olarak derin köklere sahip ataerkil yapılar görülmektedir. Ortodoks Yahudilik içinde dini otoritenin neredeyse tamamen erkeklere ait olması buna örnektir. Kadınlar geleneksel olarak sinagog gibi dini kurumlarda liderlik rolü üstlenmez ve belirli dini ritüellerin dışında bırakılır. “Agunah” olarak adlandırılan, erkeğin dini boşanmayı reddetmesi nedeniyle kadının boşanamaması durumu, dini hukukun hâlâ ataerkil güç ilişkilerini nasıl sürdürebildiğini açıkça göstermektedir. Bazı ultra-Ortodoks topluluklarda kadınlar aile içi rollere sıkı biçimde bağlanmakta ve davranışları, kıyafetleri ve hareket özgürlükleri üzerinde güçlü bir toplumsal denetim bulunmaktadır.
Günümüz Hristiyanlığında Ataerkil Roller
Günümüz Hristiyan toplulukları içinde de ataerkil yapılar varlığını sürdürmektedir, ancak bu durum mezhebe ve bağlama göre farklılık göstermektedir. Muhafazakâr-evanjelik ve Ortodoks çevrelerde erkeğin ailenin başı olduğu anlayışı sıkça korunmakta, kadınlardan ise destekleyici ve ikincil bir rol üstlenmeleri beklenmektedir. Bazı topluluklarda kadınların esas olarak annelik ve ev içi sorumluluklara yönelmeleri beklenir ve kilise ile toplumsal yapılarda liderlik pozisyonları büyük ölçüde erkekler tarafından doldurulur. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde “complementarianism” olarak adlandırılan düşünce yaygındır ve bu anlayış erkekler ile kadınların farklı ve hiyerarşik olarak düzenlenmiş rollere sahip olduğunu açıkça savunur.
Abrahami Olmayan Bağlamlarda Ataerkillik
Abrahamî dinler dışında da ataerkil yapıların varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Örneğin Hindistan’ın bazı bölgelerinde geleneksel Hindu aile yapıları hâlâ güçlü biçimde ataerkildir. Kadınlar evlilikten sonra erkeğin ailesinin bir parçası haline gelir ve çoğu zaman kayın ailenin gözetimi altında yaşar. Resmî olarak yasaklanmış olmasına rağmen başlık parası gibi uygulamalar hâlâ görülmekte ve bu durum kadınların ekonomik bağımlılığını güçlendirmektedir. Doğu Asya’da Konfüçyüsçü geleneklerin etkisiyle aile içinde hiyerarşi ve erkek soyuna bağlılık vurgusu, ileri düzey modernleşmeye rağmen toplumsal yapılarda varlığını sürdürmektedir.
İslam Tarihsel Bağlamda
Bu geniş tarihsel ve küresel çerçeve içinde İslam’ın konumu değerlendirilmelidir. İslam, zaten ataerkil olan kabile toplumları içinde ortaya çıkmıştır ve bu yapı içinde hem süreklilik hem de değişim unsurları barındırır. İslam’ın ataerkilliği yarattığını iddia etmek tarihsel olarak yanlıştır. Doğru olan, İslam’ın diğer dinler gibi mevcut toplumsal yapılar içinde işlediği ve bu yapıları kısmen kurumsallaştırdığıdır. Aynı zamanda İslam, yedinci yüzyıl bağlamında kadınların konumunu belirli açılardan iyileştiren düzenlemeler de getirmiştir; örneğin mehir hakkı, sınırlı miras hakları ve evlilik ile boşanmanın düzenlenmesi gibi. Ancak bu düzenlemeler tarihsel bağlamları içinde anlaşılmalı ve tam eşitlik olarak romantize edilmemelidir.
İslam Toplumlarında Çeşitlilik
Günümüzde İslam toplumları içinde ataerkil yapıların büyük farklılıklar gösterdiği görülmektedir ve bu farklılıklar çoğu zaman dini doktrinden ziyade kültürel, ekonomik ve politik faktörlerle belirlenmektedir. Endonezya, Türkiye veya Tunus gibi ülkelerde kadınların konumu, Suudi Arabistan veya Afganistan gibi ülkelerden önemli ölçüde farklıdır. Bu durum tek tip bir İslami aile yapısı olmadığını açıkça ortaya koyar.
İdeolojik Çerçeveleme ve Politik Bağlam
Ataerkil yapıların İslam’a özgü olduğu yönündeki inatçı söylem, günümüz politik ve ideolojik süreçlerinin bir ürünüdür. Göç ve entegrasyon tartışmalarında bu söylem sıklıkla aydınlanmış bir Batı ile geri kalmış bir İslam dünyası arasında karşıtlık yaratmak için kullanılmaktadır. Bu karşıtlık yalnızca tarihsel olarak yanlış olmakla kalmaz, aynı zamanda Batı’da ataerkil yapıların çok yakın zamana kadar baskın olduğunu ve bazı topluluklarda hâlâ varlığını sürdürdüğünü de gizler.
Femonasyanalizm
Aşırı sağ ve faşist ideolojiler ile radikal sağ akımlar, İslam’ı ataerkil yapıların ve kadınların baskı altına alınmasının kaynağı olarak çerçevelemektedir. Bu süreçte feminist sloganlar ve anlatılar kullanılarak, bireysel kadın özgürlüğüne odaklanan sol ve liberal kadın hareketleri stratejik biçimde hedef alınmakta ve etkilenmektedir. Feminist dilin bu şekilde araçsallaştırılması, kadınların gerçek anlamda özgürleşmesini amaçlamamakta, aksine İslam’ın daha da şeytanlaştırılmasına hizmet etmektedir.
Bu olgu, Müslümanların günah keçisi haline getirildiği ırkçı aşırı sağ ideolojilerin daha geniş anti-İslam sembolizmi içinde yer almaktadır. Günümüzde faşist aşırı sağ ideolojiler özellikle İslam karşıtlığı, sığınmacılar ve Batı dışı göç üzerinden kendini yeniden üretmektedir. Bu üç tema, aşırı sağ ideolojinin yapısal bütünlüğü içinde birbirinden ayrı düşünülemez.
Bazı aşırı sağ ve radikal sağ hareketlerin stratejik olarak bu temalardan yalnızca birine, örneğin sığınmacılara odaklanması, diğerlerini geri plana atması, ideolojik çerçeveyi değiştirmez. Bu, aynı ideolojik bütünlük içinde yapılan taktiksel bir tercihten ibarettir.
Yanlış Bilinç ve Sahte Özgürleşme
Batılı olmayı doğası gereği ataerkil olmamakla eşitleyen anlayış, sınırlı bir yaşam dünyasından beslenen ve kolonyal asimilasyon süreçleriyle güçlenen bir olgudur. Ataerkil yapıların sosyo-ekonomik kökenlerine dair tarihsel bilincin eksikliği, özellikle İslam içindeki ortodoks aile yapılarından uzaklaşmak isteyen bazı bireylerin özgürleşmeyi Batılıyı idealize etmekte aramasına yol açmaktadır. Oysa bu ortodoks yapılar Müslümanların çok küçük bir kesimini temsil etmektedir.
Bu bireyler, aşırı sağ ideolojilerin femonasyonalist anlatılarını çoğu zaman farkında olmadan içselleştirmektedir. Böylece özgürleşme, yapısal eşitsizliklerin analizinden koparılarak kültürel uzaklaşma ve kimlik değiştirme üzerinden tanımlanmaktadır.
Bu süreç, Frantz Fanon’un ezilenin psikolojisine dair analizleriyle açıklanabilir. Kişi, kendi mikro düzeydeki baskısından kaçmaya çalışırken, daha büyük ölçekteki baskı mekanizmalarını içselleştirme eğilimi gösterebilir. Bu durum, aşırı sağ ideolojik anlatıların asimilasyon süreçleri aracılığıyla ezilenlerin bilincine ne kadar derin nüfuz edebildiğini ortaya koymaktadır.
Sonuç
Ataerkil yapının ciddi bir analizi, onun ekonomik yapılar, güç ilişkileri ve toplumsal örgütlenmeyle bağlantılı tarihsel bir sistem olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Dinler bu sistemi çoğu zaman meşrulaştırmış, ancak yaratmamıştır. Ataerkil yapıların İslam’a özgü olarak sunulması bu nedenle bilimsel bir sonuç değil, çağdaş politik ilişkileri yansıtan ideolojik bir inşadır.
Femonasyonalizm ve yanlış bilinç dinamiklerinin analizi, bu çerçevelemenin yalnızca dışarıdan dayatılmadığını, aynı zamanda içselleştirme ve asimilasyon süreçleri yoluyla da yeniden üretilebildiğini göstermektedir. Bu da ataerkillikle mücadelenin kültürel karşıtlıklar veya dini reddiye üzerinden değil, tarihsel ve sosyo-ekonomik temellerin anlaşılması üzerinden yürütülmesi gerektiğini ortaya koyar.
Sonuç olarak, ataerkil aile ilişkileri evrensel bir tarihsel olgudur ve neredeyse tüm dinî ve kültürel sistemler içinde farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Bu ilişkilerin İslam’a özgü olarak çerçevelenmesi yalnızca olgusal olarak yanlış değildir, aynı zamanda dışlama ve kutuplaşma üreten daha geniş bir ideolojik stratejinin parçasıdır. Ancak bu tarihsel ve karşılaştırmalı gerçeklik açık biçimde ortaya konulduğunda, anlamlı ve dürüst bir tartışma yürütmek mümkün olacaktır.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
