COĞRAFYAMIZDA ALEVÎFOBİNİN DÖKÜMÜ
ilkeleriyle paralellik göstermektedir…
Alevî devrimcileri, rıza şehri idealini gerçekleştirmek amacıyla tarih boyunca çeşitli mücadeleler vermişlerdir. Bu mücadeleler, toplumsal dönüşüm ve daha adil bir dünya kurma hedefiyle verilmiştir. Alevî devrimcileri, sosyalist ve komünist düşüncelerden etkilenerek, toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmak ve herkesin daha iyi bir yaşam sürmesini sağlamak için çaba sarf etmiştirler.”[4]
Evet egemenler, Alevîlerin bu tür görüşlere açık olmasına, zinhar tahammül edemezler Altan Tan gibi…
Haksız da değiller.
Marksist-Leninistler Köylü Sosyalizmi’nin, Şeyh Bedrettin’in ne demek olduğunu gayet iyi bilirler…
Börklüce Mustafa’nın, “Bizde tımar yok, mal sahipliği yok, rızalık üstüne bina edilmiş kâdim öğretimiz var,” ifadesi ve “Yarin yanağından gayrı her şeyimizin her zaman her yerde ortak olma fikri” de bunun özetidir.
Şeyh Bedrettin, boşuna “Ay ve Güneş herkesin lambasıdır,” vurgusuyla, “Hava herkesin havasıdır… Su herkesin suyudur… Ekmek neden herkesin ekmeği değildir?” dememişti… Eğer Rıza Şehri ütopyası varsa, Alevîlik de taraflıdır! Onun safı yokluktan, yoksullardan yanadır…
* * * * *
Bırakın aslı olmayan “kardeşlik hikâyeleri”ni; Kızılbaşlık, Alevîlik resmi tarihin “şeytanı”ydı…
Osmanlı, arşivlerin de gösterdiği gibi Alevîlerin tasfiyesi için özel bir mesai harcamıştı. Her şeyden önce Alevîleri tanımlama biçimi, düşmanlık hâlinin bir tür işareti gibiydi. Alevîler, “medeniyet, maişet, muaşeret ve insaniyetin ne demek olduğunu bilmezler. Adeta Afrika’nın vahşi ilkel kavimleri andırır çırılçıplak ot kökü ve meşe palamudu ile geçinir, görünüşte insan mizacen hayvan ıtlakına şayandırlar. Dinin farzından şeriatın emirlerinden haberi olmayan gusül ve taharet ve ibadet ve örtünme gibi İslâmın esas şartlarından tamamen nasipsiz, batıl itikadlere sapmış kesimler,” diye tanımlanmışlardı.
Devletin tutumu Osmanlı bürokratlarına da sirayet etmişti. Mesela Tuğgeneral Ziya Yergök’e göre: “İmam Ali soyundan olduklarını iddia eden bu kişiler ne Şiîdirler, ne de tam Bektaşî. Her ikisinden alınmış bazı esasları varsa da çok gülünç inançları da vardır. Her yüksek dağı bir ziyaret yeri, bir tapınak hükmünde görürler. Allah’a bizim gibi inanır, Peygamberi şöyle böyle tanırlar ama oruç tutmaz, namaz kılmazlar. Kur’an’ın hükümlerinden habersizdirler”. Arşivlerde bu doğrultuda daha pek çok belge vardı.
Cumhuriyet arşivlerinde de aynı yaklaşıma işaret eden çok sayıda belge yer almıştı. Dönemin gazetelerinde Alevîler, sistematik olarak “ana bacı tanımaz” algısına uygun haberlere konu edilmişlerdi. Mesela 12 Aralık 1932 tarihli Vakit Gazetesi “Mum Söndü: Kadınlı erkekli 25 Alevî Mahkemeye Verildi” diye yazmıştı. Jandarma Genel Komutanlığı bile 1939’da çıkardığı bir broşürde, “Aşıkların Manileri” üzerinden Alevî inancını aşağılayan şu manilere yer vermişti: “Seyit Dede tanımam/ Benziyorlar şeytana, Sözlerine inanmam/ Çıktı foya meydana. Süpürgeden bir sakal/ Karmakarışık yüzleri, Seslerinde var çakal/ Korkunç bakar gözleri. Hamdolsun ki hükümet/ Verdi tamam dersini, Ne seyit var ne gubat/ Sepetledi hepsini.”[5] Soykırım / Tertele yıllarıydı…
Söz konusu çerçevede Cumhuriyet’in ilanına giden yıllarda ve sonrasında, ülkenin sosyolojisiyle ilgili temel meselelerde devlet politikaları, büyük ölçüde ‘raporlar’ üzerinden üretilmekteydi. Bu raporlar bir politik tutumu/tercihi belirleme ihtiyacına işaret ettiği gibi, daha önceden belirlenmiş politikaların meşrulaştırılması işleviyle de ilgiliydi. Raporlar devletin resmi kurumları tarafından ya da görevlendirilen parti ve/ veya devlet yöneticileri tarafından yazılmıştı.
Bahse konu raporların bir kısmı Alevî kimliği ve toplumsal coğrafyalarıyla ilgiliydi. Görünüşte vatandaşının “etnisitesi” ve “inancı” ile ilgili olmayan devlet, gerçekte tam olarak bu kimliklere odaklanmış görünüyordu. Bunlardan birisi daha önce Kazım Karabekir’in danışmanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü yapmış olan parti müfettişi Esat Uras’ın yazdığı rapordu. 1925-1931 tarihleri arasında, Erzurum ve Kars illerini kapsayan CHP 4. Mıntıka Müfettişi olarak görev yaparken yazdığı rapor, CHP’nin ve yeni rejimin Alevîlere bakışını göstermesi açısından ilginçtir.
CHP Kâtibi Umumiliğine yazılan rapor, bütün Anadolu’da iki milyon kadar Kızılbaş nüfusun yaşadığını iddia/ tespit ediyordu. Devamında şu ifadeler vardı: “4. mıntıkayı teşkil eden vilayetlerde Kızılbaşlık yaygındır. Aslen Türk oldukları ve Türkçeden başka lisan bilmedikleri hâlde, sırf mezhep farkı yüzünden Alevî Kürtlerle mezhep iştiraki görmüş, milliyetlerini unutarak Kürtlük iddia etmeye başlamışlardır. Dersim dedeleri bu köylere giderek ayin yapmaktadır ki bu da meselenin mühim bir siyasi yönüdür. Maalesef asırların miras bıraktığı bir cahillik olarak, güya Kızılbaş ve Alevî olmak, bu halis ve temiz öz Türkleri Türklük camiasından ihraca sebep gibi telakki edilmektedir. Mezhep milliyete tercih edilmektedir.”
Rapor, Alevî inanç sisteminin bütün ritüel ve geleneklerinin tasfiye edilmesini temel bir sorun ve görev olarak görüyordu. Nitekim Erzurum, Erzincan, Kars kazalarında, ocak avarızını, dedelik hakkını Kızılbaş çelebi vergilerini toplamak için Kırşehir, Sivas, Yıldızeli ve Yozgat’tan dedelerin bu coğrafyaya geldiği, bunların her sözlerinin bu kitle için sarsılmaz bir iman teşkil ettiği’ vurgulanmıştı. Kızılbaşların, Alevî dedelerinden kurtarılması için devlet özellikle göreve davet ediliyordu. Ayrıca 1925 yılında çıkarılan Tekke ve Zaviyeler Kanununun Kızılbaş sosyal örgütlenmesini dağıtamadığı, dedeler ve Kızılbaş kitle organizasyonunun devam ettiği belirtilmiş, buradan hareketle Alevî kitlenin, “dedelerin” elinden kurtarılması gerektiği önerisi vurgulanmıştı.
Kars ve çevresindeki Alevî nüfus ve yerleşkeleri hakkında ayrıntılı bilgiler içermesi, raporun bir başka özelliğiydi. Buna göre Kars’ta 8.000’den fazla Kızılbaş vardı. Kars-Ardahan mülhakatında Kızılbaş nüfus 30-40.000 kadardı. Bunlar içinde en çok önem verilmesi gereken yerler ise Posof kazasına bağlı Türkmen Alevî köylerdi. Rapor bu köyleri ve nerelerden geldiklerini de tek tek tespit etmişti: Yukarı Damal, Aşağı Damal, Külekçi, Çikora, Kirpeşin, Seyidören, Tepeköy, Erzede, Yukarı Gündeş, Aşağı Gündeş, Dereköyü, Kalender Deresi, Sors, Samathev Yozgat vilayeti Hüseyinabad’dan gelmişlerdi. Saskara, Kerkeden, Danaeden, Virane Nakalay: Divriği’den gelmişlerdi. Fayatlı, Çat, Çimli Çayır köylüleri ise Yozgat’tan gelmişlerdi. Bunlardan başka Kars merkez kaza, Sarıkamış mülhakatı, Allahu Ekber dağları silsilesi etekleri ve Oltu mülhakatında da çok sayıda Kızılbaş köyü vardı. Rapor özetle bölgede Alevî coğrafyanın ayrıntılı bir haritasını çıkarmıştı. Nitekim aynı yıllarda yazılan bir başka raporda Hınıs’ın Halilçavuş Nahiyesine bağlı 32 köyden 24’ünün Alevî olduğu bilgisi de yer almıştı.
Rapor, bu detaylı tespitlerden sonra Alevî inanç geleneğinin tasfiyesini, dedeler ve talipler arasındaki ilişkilerin kesilmesini ve “Türklük” kimliği ile ilişkili olarak bu topluluğun “eğitiminin” aciliyetini ve ‘mekteplerin’ öncelikle bu coğrafyada açılması gerektiğini önermişti. Kızılbaş/ Alevî toplulukların, bütün diğer inanç grupları gibi kendi geleneklerine uygun şekilde yaşama hakkı olduğunu ve dolayısıyla buna uygun ortamın sağlanması gerektiğini önermek ise ihtimâller içinde bile değildi.[6]
Evet bunlar böyleyken arşivler, -inkârı mümkün olmayan biçimde!- Alevîlere-Alevîliğe dair söylem ve pratiklerinin genellikle aşağılayıcı, dışlayıcı ve düşmanca olduğuna işaret etmektedir.
Özellikle Cumhuriyet’in ilanına giden süreçte ve sonrasında bu söylem, Cumhuriyet entelektüellerinin başlıca ilgilerinden biri gibiydi. İktidar elitleri etrafında toplanan bu kişilerden birisi yıllarca milletvekilliği yapmış, Kemalizm’i bir doktrin hâline getirmeyi denemiş Kadro Dergisi kurucularından Yakup Kadri Karaosmanoğlu idi. 1922’de yayımlanan Nur Baba romanında, Alevî inanç törenlerinde olduğunu iddia ettiği, tümüyle gerçek dışı ‘Mum söndü’ söylencesini işlemişti. ‘Bir Bektaşi Tekkesinde Mumlar Nasıl Söner’ başlığı altında yazdıkları son derece aşağılayıcıydı.
Cumhuriyet aydınlarından Muhsin Ertuğrul da, Nur Baba romanının filmini çekmişti. Boğaziçi Esrarı adıyla 1922’de çekilen, 1923’de gösterime giren filmin başrolünde kendisi vardı. 1930’da bu kez sıra Musahipzade Celal’e gelmiş görünüyordu. Kendisi Mum Söndü adıyla bir oyun yazmış ve 1931’de sahnelemişti. Bu ifade Cumhuriyet elitlerinin rutin sözcüğü gibi 30’lu yılların gazetelerinde de yer bulmuştu. Vakit, 12 Aralık 1932’de ‘Mum Söndü’ başlığıyla bir haber yayımlamış; ayinleri basılanların Tahtacı Alevîleri olduğunu da açıkça yazmıştı. Cumhuriyetin “aydınları”, bu ülkenin kadim inanç kültürlerinden biri olan Alevîleri/ Alevîliği alenen aşağılayan bu söylemi adeta paslaşarak sürdürüyorlardı.
30’lu yıllarda en önemli politik sorun olan Dersim vesilesiyle Alevîler, siyasi iktidarın da gündemindeydi. Haber Gazetesi 16 Haziran 1937’de manşetten, 1516’da Yavuz Sultan Selim’in yaptığı Kızılbaş kıyımını övmüş ve 37’de Dersim’de bunun ikinci kez yaşandığını yazarak, Yavuz Selim ve Atatürk arasında bağ kurmuştu. Aynı yıllarda Cumhuriyetçi kamuoyunun yakından tanıdığı Vedat Örfi Bengi, tümüyle nüfusa kapatılan Dersim coğrafyasını gezerek 15 Aralık 1938’de Yarım Ay Dergisine ‘Seyit Rıza’nın Yedi Meşum Evi’ başlıklı bir yazı yazmıştı. Oysa gezdiğini söylediği köyler bütünüyle boşaltılmış ve insan girişine kapatılmıştı. Ama ülkenin ‘aydın-demokrat’ olarak tanıdığı Vedat Örfi Bengi, her nasılsa ‘yasak mıntıka’da serbestçe dolaşmış ve Dersim kırımını açıkça savunmuştu.
Yıllar içinde iktidarlar değişmiş ama Alevîleri/ Alevîliği aşağılayan zihin dünyası değişmemişti. 1930’ların ünlü ‘Mum Söndü’ oyunu, 1960 darbesinden sonra yeniden sahnelerde görünmeye başlamıştı. Askeri darbe sonrası devletin en üst katında Alevîlere bir alan açılmış görünüyordu ama her nasılsa ‘Mum Söndü’ yine tedavüldeydi. Bu kez oyunda rol alan sanatçılardan biri Behzat Haki Butak’tı. Sanayi Nefise Mektebinde tiyatroyu kuran kişi ve Türk tiyatrosunun en önemli isimlerinden olarak kayıtlara geçmişti. Butak da ölümüne yakın zamanda bu kampanyaya katkıda bulunmuştu. Ama bu kez bir ilk yaşanmış; İstanbul Üniversitesi’ndeki Alevî öğrenciler bu isimde bir tiyatroyu 1963’de protesto etmişlerdi.[7]
Bu düşmanca politika ve dil Alevîlere yönelik kitlesel yıkıcı askeri saldırı ve tahayyül edilemez katliamlara yol açmıştı. Hepsinde Alevîler silahsız, korumasız ve savunmasızdı. Bu durum on binlerce Alevînin katledilmesine yol açmıştı.
* * * * *
Bilindiği ve yaşanmakta olduğu üzere Alevîler ve Bektaşiler süreklilik arz eden ve her ne pahasına olursa olsun asimile etmeyi hedefleyen bir kuşatma altında tutulmaktadırlar.
Hızla birkaç şeyi aktaralım…
i) Tayyip Erdoğan, cemevlerini ibadethane değil, kültürel etkinliklerin yapıldığı bir merkez olarak gördüğünü, “İbadethanemiz tekdir, camidir, mescittir” sözleriyle oldukça net bir şekilde dile getirmişti. Madımak Katliamı davasının, uluslararası antlaşmalarda belirtildiği üzere, “insanlığa karşı işlenmiş suçlarda zaman aşımı uygulanamaz,” maddesi gözardı edilerek düşürülmesinden sonra, “Hayırlı olsun” diyen Erdoğan’ın, yerini bulmamış adaletten millet ve ülke için nasıl bir hayır beklediği ise o günden beri muamma. “Madımak Oteli utanç müzesi olsun” talepleri de ısrarla reddedildi. Demek ki devletlilere göre ortada utanç duyulacak bir şey yok. Alevî köylerine cami yaptırmakta da, AİHM kararına rağmen okullarda zorunlu din dersi uygulamasına devam etmekte de bir sakınca görülmüyor. Yetmiyor, tarihin en büyük Alevî katliamını gerçekleştiren Yavuz Sultan Selim’in adı, bütün itirazlara rağmen köprüye ad olarak seçiliyor![8]
ii) 1993’deki Sivas Katliamı’nda kardeşini kaybeden Hüseyin Karababa, katliamın bir numaralı sanığı Cafer Erçakmak’ın mezarının açılması için savcılığa başvurdu… Ankara 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde üç firari sanık yönünden devam eden Sivas Madımak Katliamı davasının 19 Ocak 2022 tarihinde yapılan duruşmasında dava avukatı Şenal Sarıhan, Cafer Erçakmak’ın öldüğü hususunda şüphelerinin olduğunu söylemişti![9]
iii) Alevî köylerindeki okulları kapattılar… Ardahan’ın çoğunluğu Alevî nüfustan oluşan Damal ilçesinde 5 ila 14 köy okulu kapatıldı![10]
iv) Kültür Bakanlığı bünyesindeki Alevî-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, harem selamlık gençlik kampı düzenleme kararı aldı. Cumhuriyet’e konuşan Prof. Dr. Halil Çivi, “Alevîliği zehirlemeyin,” dedi![11]
* * * * *
Ve Maraş, Çorum, Gazi Mahallesi örneklerinden kısa notlara gelince…
“Hem Kürt hareketinin gelişmesini, hem yükselen toplumsal mücadeleyi bastırmak için Elazığ, Malatya, Maraş, Sivas ve Çorum hattı üzerinden bir plan devreye konulmuş ve katliamlar bu plana uygun gerçekleştirilmiştir,” vurgusuyla ekler Aziz Tunç: “Maraş özgünlükleri olan bir yerleşim alanıydı. Maraş’ın karakterini belirleyen en önemli olaysa 1920’lerde Ermeni Katliamı’nın yaşanmasıdır. Resmi tarihin Maraş’ın kurtuluşu olarak anlattığı olay budur. Çok kanlı, çok travmatik bir kırımdır. Maraş nüfusunun yüzde 40-50’si kırımdan geçirilmiş. Bu travmanın etkisini göz önünde bulundurarak Maraş gerçeğine bakmak gerekiyor. 1970’lerden önce -50 yıl önce- nüfusunun yarısının soykırım ve tehcirle sökülüp atıldığı bir Maraş. Bunun önemi şurada; o dönemin aktörlerinden bazıları yaşıyordu. Annesi, babası, dayısı bir şekilde bu soykırımın gerçekleşmesine katılmış bir yapı söz konusu. Maraş nüfusunun bir kısmı Balkan göçmeni. Balkan savaşı yenilgisinden sonra Balkanların çeşitli bölgelerinden göç etmiş ve Maraş’a yerleştirilmiş insanlar. Bir kısmı Çerkesler. 1800’lü yıllarda Rus çarlığının düzenlediği soykırımdan kaçmış ve bu topraklara yerleşmiş insanlar. (Ama Osmanlı devleti Çerkesleri kendi sosyal dayanağına dönüştürmüş. İhtiyaç duyduğu askeri güce dönüştürmüş, devleti yönetme geleneklerini geliştirerek yönetim kademelerine yerleştirmiş.) Maraş bu göçmenlerin yanı sıra Sünnî Türkler, bir miktar Sünnî Kürt ve daha çok çevresindeki yerleşim yerlerine yerleşmiş olan Alevî Kürtler ve Alevî Türklerin yaşadığı bir coğrafya. Bu demografik yapı siyasi gelişmeleri belirledi.”
“Maraş’ta 1970’lerde demokratik uyanışın yaşandığı bir siyasi iklim hâkimdi. Özellikle Nurhak’a, Sinan Cemgillerin de gelmiş olması Maraş’ı da etkilemiş, bir devrimci demokrat birikimin ortaya çıkmasına yol açmış. Özellikle Alevîler o dönem gelişen demokratik mücadelenin içinde olan aktörlerdir. Bu durum onların daha sonra neden hedef alındıklarını göstermektedir. Bu siyasi iklimde sadece Alevîlerin etkilendiğini söylemek eksik olur. Sünnîlerin ve Çerkeslerin içinde de bu gelişmeden etkilenenler bulunuyordu. Bu demokratik duyarlılığı olan kesimlerin oyları başka bir legal mecra olmadığı için CHP’de toplanmıştı. O dönem CHP Maraş’ta 1. partiydi. Maraş’ta 7 milletvekili vardı, 4’ünü CHP alıyordu. Yani şimdikinin tam tersi bir durum söz konusuydu.”
“Devlet deyince soyut bir varlık anlaşılır genellikle. Maraş’ta bu soyutluk kılıfında, soyunda. Somut olarak Türk devleti yaptı bu katliamı. Türk devletine somut olarak ellerimizle dokunduk, gözlerimizle gördük. Mesela 12 Mart darbesini gerçekleştiren generallerden Faik Türün. Katliamdan kısa bir süre önce Maraş’a geliyor. Neden? Maraşlı değil, Maraş’ta tanıdığı yok, Maraş’ın dondurmasına ya da biberine aşık değil. Faik Türün Maraş’ta çünkü katliamın hazırlıkları kapsamında Maraş’ta. Bununla ilgili ayrıntılı bilgi sahibi olmayışımız bir eksikliğimiz. Enver Altaylı adında hem MİT’e hem CIA’ye çalışan, bugün de FETÖ suçlaması ile cezaevinde olan bir isim. Maraş Katliamı’nın tertipçilerinden Ökkeş Kenger, Çiçek Sineması bombalandığında ilk aradığı isimler Altaylı’ya yakın MHP’liler. Bir de asker olanlar var. Yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker ve Cem Ersever var. Bunlar, Ökkeş Çokuçkun ve Gabriyel Aktürk adlı silah kaçakçılarından aldıkları silahları paramiliter unsurlara dağıtmışlardır. Cem Ersever’i daha sonra JİTEM’in kurucularından biri olarak Kürdistan’daki faaliyetlerinde göreceğiz, JİTEM içi çatışma nedeni ile Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım tarafından öldürüldüğü devlet kayıtlarına girmiştir. Mehmet Ali Çeviker ise aynı yıl İstanbul’da meydana gelen 16 Mart katliamında malzeme tedarikçisidir. Çeviker, İstanbul 3. Kolordu Komutanlığı’ndan aldığı Amerikan yapımı TNT kalıpları şeklindeki bombaları Abdullah Çatlı’ya getirmiş, Çatlı da bombaları İstanbul MHP ve Ülkü Ocakları yöneticilerine ulaştırmış, onların görevlendirdiği kişiler de İstanbul Emniyeti’nin himayesinde, bombaları üniversite çıkışında devrimci öğrencilerin üzerine atmıştı. Bu saldırıyla 7 devrimci öğrenci katledilmiş, 50’den fazla öğrenci de yaralanmıştı. Bu iki isim soykırımın askeri kanattaki temsilcileridir. Devletin bilgileri. Maraş Katliamı MİT’in de içinde yer aldığı bir soykırım operasyonudur.”[12]
Özetle 19-26 Aralık 1978’de faşistlerce gerçekleştirilen Maraş Katliamı’nın tanıkları, “Bugün Maraş’ta canlarımızı anmak için tören yapmamıza bile müsaade edilmiyor. Devlet 78’de bizleri korumadı şimdi de korumaktan geri duruyor,” diyor.
Ülke tarihinin en kanlı katliamlarından biri olan Maraş aynı zamanda 12 Eylül darbesine giden sürecin de en önemli kilometre taşlarından biri oldu. Üzerinden tam 45 yıl geçti. 19 Aralık 1978’de başlayıp, bir hafta süren katliamda resmi rakamlara göre 120, insan hakları örgütlerine göre 500’e yakın insan öldürüldü. Alevî mahallelerini hedef alan katliamda yüzlerce kişi yaralanırken 210 ev ile 70 işyeri de tahrip edildi. Maraş katliamının nasıl organize edildiği ve failleri MHP-Ülkü Ocakları iddianamesinde geniş biçimde yer aldı.
Katliamın sorumluları hakkında başlatılan ve 23 yıl süren yargılamalarda ise çoğunlukla aşırı sağ görüşlü olarak nitelenen toplam 804 kişi hakkında dava açıldı. Sıkıyönetim mahkemelerinde açılan davalar 1991 yılına kadar sürdü. Sanıklardan 29’u idam, 7’si müebbet, 321’i de 1-24 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldı. Katliamda önemli rol oynayan 68 kişiye de ulaşılamadı. Dosya, Yargıtay’ın bozma kararının ardından, 1991’de çıkarılan Terörle Mücadele Yasası’na dayanarak kapatıldı. Sıkıyönetim mahkemesinin aldığı kararlar daha sonra Yargıtay tarafından bozularak, idam kararları uygulanmadı. Süreli ceza alan sanıkların cezaları da 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ile ertelendi ve ardından sanıklar serbest bırakıldı. Katliamın müdahil avukatları Ceyhun Can 10 Eylül 1979’da, Halil Sıtkı Güllüoğlu 3 Şubat 1980’de ve Ahmet Albay 3 Mayıs 1980’de öldürüldü.
Katliamın tanıklarından Hasan Hüseyin Değirmenci 78 Maraş katliamı sırasında lokanta çalıştırıyordu. O dönem 24 yaşında olan Değirmenci şimdi 70 yaşında. ‘Olay dün gibi aklımda’ diyen Değirmenci’nin iş yeri faşistler tarafından tahrip edildi. Değirmenci ve çalışanları ise canlarını zor kurtardı. Yaşanan kötü günleri üzüntüyle hatırladığını kaydeden Değirmenci, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bize düşen görev neyse yerine getiriyoruz ama Maraş’ta devlet bizleri korumadı. Bizleri korumadığı gibi suçluları korudu. Birçok yakınımı bu katliam sırasında kaybettim. 45 sene oldu yüreğimiz yanmaya devam ediyor.”
Davanın bir numaralı sanığı Ökkeş Kenger uzun yıllar davam eden davanın ardından beraat ettirilen isimlerden olurken, daha sonra Şendiller soyadını aldı ve ilerleyen yıllarda da ANAP-BBP ittifakıyla Kahramanmaraş milletvekili seçildi. Hatta Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyeliğine getirildi. Bu isim daha sonra AKP tarafından “açılım yüzü” olarak gündeme getirildi. Katliama ilişkin verilen bir araştırma komisyonu kurulması önergesi, önergede yer alan “katliam” ifadesi nedeniyle gündeme bile alınmamıştı.[13]
Ve Çorum Katliamı da, 12 Eylül’e giden süreçte kitlesel katliamların son halkalardan birini oluşturuyordu. 1979 yılının sonuna gelindiğinde Türkiye’de Amerika’nın, CİA ve Kont-gerilla örgütlerinin yaratmak istediği ortam oluşmuştu. Bu ortamı yaratmak için uzun süre faşist terör, cinayet ve katliamlarla uygulanmış iş savaş politikaları toplumu istenen psikolojik koşullara sürüklemişti.
Çorum katliamı bu manada resmi- sivil faşist güçlerin devlet eliyle yukarıdan organize edildiği en çarpıcı örneklerden biridir. 1980 başlarında Çorum’da sırasıyla Emniyet Müdürü, Milli Eğitim Müdürü ve Vali, ya doğrudan MHP’li ya da AP’ye ve MHP’ye yakın isimlerle değiştirilmiş, şehirde görev yapan ve ülkücü çetelerle ilişkisi bulunmayan kırka yakın emniyet mensubu başka şehirlere tayin edilmiştir. Katliamın ne kadar kapsamlı planlandığının en önemli örneklerinden biri, kanlı provokasyondan henüz aylar önce devlet bürokrasisinde, bu türden bir saldırıya yön verecek ve destekleyecek kadroların bu şekilde atanmasıdır.
Bu dönemde, ABD’nin Türkiye Büyükelçiliğinde görevli Robert Alexander Peck de Çorum, Amasya ve Tokat’ı gezmiş, Çorum’da CHP’li belediye başkanının yanı sıra, Vali ve MHP’li il yöneticileriyle görüşmeler gerçekleştirmiştir. Peck’in geçtiği her yerde mezhep çatışması çıkarmaya yönelik provokasyonlar yaşanması, tüm bu düzeneği doğrudan Amerikancı kontrgerillanın planladığını ortaya koymaktadır.
Çorum, Maraş’a çok benzer şekilde bir Alevî katliamı planının, halk ve devrimcilerin direnişi ile boşa düşürülmesi olarak tarihe geçti. ABD Türkiye Büyükelçisi Peck, ülkücü çeteler ve onları destekleyen valilik ile emniyet güçleri istediklerini başaramadı. Ancak yaşananların ayan beyan bir faşist saldırı olduğu hızla kamuoyuna yansıdı. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, gazetecilerin ve muhalefet vekillerinin, Çorum’da tezgâhlanan saldırılara dair sorularından sıyrılmak için “Çorum’u bırak Fatsa’ya bak” diyecekti.
Bu söz bir yandan Demirel’in başarısız saldırı girişimindeki suçlarından sıyrılmak için “Cambaz’a bak” deme biçimi olsa da, öbür yandan egemenlerin dönemin Türkiye’sine bakışını gösteriyordu; onlar açısından ülkedeki asıl risk katliamlar ve iç savaş atmosferi değil, halkın kendi sorunlarını kendisi çözdüğü, doğrudan demokrasi ile kendisini yönettiği Fatsa idi.
Sonra da Gazi…
İstanbul Gazi Mahallesi’nde 12 Mart 1995 akşamı, Alevîlerin gittiği üç kahvehanenin kurşunlanmasıyla başlayan ve 23 kişinin hayatını kaybetmesine, 653 kişinin yaralanmasına neden olan Gazi Olayı’nın üzerinden yıllar geçti.
Bu korkunç katliamı ne yazık ki bir de hukuk katliamı izledi. Gazi Mahallesi’nde yaşanan olaylarla ilgili tüm sorumlular adalet önüne çıkarılamadan Gazi davası zamanaşımına uğratıldı. 2004’de düzenlemeyle insanlığa karşı işlenen suçlar ile bu suçlarda zamanaşımı kaldırıldı ama bu düzenleme geriye işletilmedi!
Buna bir de Madımak’ı ekleyin!
* * * * *
Ve şimdi kimse Alevîlere -Altan Tan’vari!- nizamat çekmesin; Alevîler kendi soru(n)larına kendileri yanıt versin, üretsin; Hz. Ali’nin, “Gava em rastîyekî biparêzin, divê ku pêşî em pê bawer bin, dû re em hewldar bin ku kesên din jî bidin bawerkirin/ Bir gerçeği savunurken ona önce kendimiz inanmalıyız, sonra başkalarını inandırmaya çalışmalıyız,” ifadesindeki üzere…
Ayrıca, “Ben yanmasam/ sen yanmasan/ biz yanmasak,/ nasıl çıkar karanlıklar/ aydınlığa,” dizelerini anımsayarak Nâzım Hikmet’in…
29 Ağustos 2026 14:55:19, İstanbul.
N O T L A R
[1] Behçet Aysan.
[2] Bkz: i) Temel Demirer, “… ‘Büyük Dönüşüm’ Karşısında Alevîler”, Kaldıraç Dergisi, No:150, Aralık 2013… ii) Temel Demirer, “İsyankâr Değerler Toplamı: Alevîlik”, Kaldıraç Dergisi, No:156, Haziran 2014… iii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Alevîlik Hakikâti ve Soru(n)ları”, Kaldıraç Dergisi, No:240, Temmuz 2021… iv) Temel Demirer, “… ‘Kahraman’ Değil, ‘Kanlı’ Maraş!”, Kaldıraç Dergisi, No:258, Ocak 2023… v) Temel Demirer, “Olup da Bitmeyen: Maraş’tan Bugüne Alevîler”, Rojnameya Newroz, Ocak 2017… https://temeldemirer.blogspot.com/2017/01/olup-da-bitmeyen-marastan-bugune.html vi) Temel Demirer, “Katliam(lar) Tarihinden Gezi’nin Haziran’ına”, Kaldıraç Dergisi, No:164, Şubat 2015… vii) Temel Demirer, “Direniş ve İsyan(lar)ın Anadolu’cası…”, Kaldıraç Dergisi, No:167, Mayıs 2015… viii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “…‘Alevîliğin Özü’: Hakikâti Hurafelerden Ayırmak”, Rojnameya Newroz, Mart 2023… https://temeldemirer.blogspot.com/2023/03/aleviligin-ozu-hakikati-hurafelerden.html ix) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Alevîliği Düşünüp, Değerlendirmek”, Kaldıraç Dergisi, No:261, Nisan 2023… x) Temel Demirer, “Alevîlik’in Tarih Bilgisi”, Erdal Yıldırım’ın, ‘Geçmişten Bugüne Alevilik Tarihi-İsyan, Direniş, Katliamlar’ (Babek Yay., 2021) başlıklı yapıtına önsöz… xi) Temel Demirer, “Nefretin, Ayrımın Boy Hedefi: Ötekileştirilen Alevî(ler)”, Diren Keser-Diren Satı, Pir Haber Ajansı’nın “Dosya-17: Türkiye’de Alevî Nefreti” Söyleşiler Dizi: “Alevîlerin Toplumsal Hafızası ve Değerleri Katliamlar ve Asimilasyonla Yok Edilmek İsteniyor”, 3 Mayıs 2021… https://temeldemirer.blogspot.com/2021/05/nefretin-ayrimin-boy-hedefi.html xii) Temel Demirer, “Gazi Direnişi: Tarih(i) ve Bakiye(si)”, Kaldıraç Dergisi, No:141, Mart 2013… xiii) Temel Demirer, “2 Temmuz Soru(n)ları: Asla, Unutmayın/ Unutturmayın!”, Kaldıraç Dergisi, No: 123, Temmuz 2011… xiv) Temel Demirer, “Ecdat(ınız)ın Vukuat(lar)ı”, İnsancıl Dergisi, Yıl:24, No: 281, Aralık 2013… xv) Temel Demirer, “Madımak Ateşı ile Kavruluyoruz Hâlâ!”, Kaldıraç Dergisi, No:134, Temmuz 2012… xvi) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Tarihi Unut(tur)mayan Hikâyeler”, Rojnameya Newroz, Kasım 2023… https://temeldemirer.blogspot.com/2023/11/tarihi-unutturmayan-hik-yeler.html
[3] “Altan Tan’dan Tepki Çeken Ayrımcı Sözler”, 6 Nisan 2025… https://kisadalga.net/kisadalgatv/detay/altan-tandan-surec-yorumu-alisiz-Alevîler-surece-karsi-124096
[4] Erkan Karakaplan, “Alevîlik, Sosyalizm ve Komünizm Üzerine Bir Analiz: Tarihsel ve Felsefi Bir Perspektif”, 19 Ekim 2024… https://www.avrupademokrat3.com/Alevîlik-sosyalizm-ve-komunizm-uzerine-bir-analiz-tarihsel-ve-felsefi-bir-perspektif-erkan-karakaplan/
[5] Şükrü Aslan, “Alevîler, Devletler ve Suriye”, Birgün, 19 Mart 2025, s.9.
[6] Şükrü Aslan, “Cumhuriyetin ‘Alevî Raporları’…”, Birgün, 4 Mart 2026, s.6.
[7] Şükrü Aslan, “Cumhuriyetin ‘Aydınları’ ve Alevîler”, Birgün, 11 Şubat 2026, s.9.
[8] Gözde Bedeloğlu, “Alevî Açılımı Marş ve Kapanış”, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2022, s.2.
[9] Mehmet Menekşe, “Erçakmak’ın Ölümü Üzerine Şüpheler Sürüyor”, Cumhuriyet, 29 Ocak 2022, s.6.
[10] Deniz Güngör, “Alevî Köylerindeki Okulları Kapattılar”, Birgün, 3 Ağustos 2024, s.8.
[11] Mehmet Menekşe, “Alevîliği Zehirlemeyin”, Cumhuriyet, 26 Haziran 2023, s.5.
[12] Hüseyin Kalkan, “Maraş Katliamı Devletin Kurumsal Katliamıdır!”, Yeni Yaşam, 19 Aralık 2022, s.10.
[13] Kayhan Ayhan, “Maraş Katliamı’nın 45. Yılı”, Birgün, 19 Aralık 2023, s.8.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
