“Ben devletim” anlayışı (Celalettin Can)
Fotoğraf: AA
Sayın Erdoğan'ın devlet-toplum ilişkilerinde temel anlayışıyla ilgili verdiği imaj adeta köleci çağda tanrıdan aldığı vekâletle imparatorlukları yöneten kralları andırırcasına devleti tekelinde merkezileştirme gibi bir görüntü veriyor.
Referandumlar, genel ve yerel seçimler yapılacak, "sandık" toplumsal meşruiyet kaynağı olacak, yanı sıra bütün bu seçimleri kazanacak bir mekanizma kurgusu da hazır ve nazır olacaktı.
***
Bir başka konu nedeniyle yaptığı konuşmada hadiseye nasıl baktığını şöyle açık ediyordu;
Lider "çoban"'dı. Lider çoban olunca da halk "koyun" olmuş oluyordu. Koyunları bir arada tutmak, kurda kuşa yedirmemek çobanın göreviydi. Çoban koyun sürüsünün anlayabileceği bütün yöntemleri kullanacaktı. Dış politika, dış maceralar, ülke içinde güç devşirme, iç toplumsal süreçleri manipüle etme, seçim kazanma, oy devşirme için değerlendirecekti..
***
Temsili siyasete tepkiliydi, istemiyordu. Milleti sadece o temsil ediyordu çünkü... Dernek, sendika, oda gibi örgütlü yapılar, Onun iradesine "şirk koşuyormuşçasına" bilinçaltı tepkisini besliyor gibiydi. Enflasyonun ve doların değerinin yükselmesi, ekonomik kriz ve diğer sorunları çözemediğinde suçu dış güçlere atıyordu. Dış güçler tarafından Türkiye'nin bir kuşatma ve zaafa sürükleme politikalarıyla ile karşı karşıya olduğu yönünde "alarm" veriyordu.
***
Devlet, hükümet, ordu, polis, istihbarat, maddi kaynaklar, iç ve dış politika vb. hepsi kendi ellerindeydi. Her türlü karar alma ve uygulama insiyatifinin sınırı, denebilir ki yoktu. Öte yandan İcraatlarında başarısızlık hali ortaya çıktığında ise haklı veya haksız başarısızlığın sorumluluğunu apaçık muhalefete yüklüyor, muhalefeti suçluyordu. Sağ, muhafazakâr, popülist, demagojik bir dil üzerinden iddialarını meşrulaştırma yoluna gidiyordu.
***
Kuşandığı ve koşullandığı misyona zararlı gördüğü, bölücü, yıkıcı, bozguncu, terör işbirlikçisi ilan ettiği muhalefeti ya da muhalefet unsurlarını algı operasyonlarıyla halkın nezdinde kirletme iddialarını meşrulaştırma politikası üstüne doğrusu yoktu.
***
Kutuplaştırma-homojenleştirme diyalektiği içinde, kutuplaştırmanın "Reisçi" yandaşlar üzerinden kurgulanan homojenleştirme siyaseti, Reis-devlet-millet üçlemesinin adeta muhalefet karşıtı programıymış gibi hoş olmayan bir görüntüye tekabül ediyordu.
Küresel güçlerle yol ayırımı ve oasılıklar
Türkiye'nin jeopolitiğinin, sağcı/baskıcı/faşizan partilerin kendilerini var etmede ve sürdürmede esaslı katkıları oldu.
ABD ve Avrupa ile kurulan emperyalist çıkar ilişkileri ve "NATO Konsepti"nin; 70'lerde ve 80'lerde sol'un tasfiyeye yatırılmasında, Kürt hareketiyle 42 yılı bulan savaşta T.C. devletinin en önemli dayanağı olduğunu akılda tutmak gerekir.
Aynı jeopolitiğe sahip T.C. devleti, AK Parti üzerinden başka noktalara savrulsaydı şayet, bundan "emperyalist çıkarlar" ve “NATO Konsepti” nasıl etkilenecek, ABD ve Batı Avrupa bu gelişmeyi ne zamana kadar hazmedebilecekti?
Peki, ihracatıyla, ithalatıyla, üretim ve tüketim kalıplarıyla ağırlıkla ABD ve Avrupa'ya bağımlı sermaye düzeninin yeri ne olacaktı?
Tasfiye mi edilecekti, eğer tasfiye edilmezse, yeni sermaye düzeni içinde yeri ne olacaktı?
Ya çoklu, çoğulcu, modern ve çağdaş eğilimler, yaşam biçimleri, sınıflar, sınıf katmanları, kültürler, inançlar ne olacaktı?
Kürtler, kadınlar, Aleviler ne olacaktı?
Umut tükenmez!
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
