ALEVİ MÜSLÜMANLARIN ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ (Ahmet Daskapan)
Alevilik, on yıllardır hem asimile edilmeye hem de milliyetçileştirilerek kendi inanç doğrultusundan uzaklaştırılmaya çalışılan büyük bir ideolojik taarruzla karşı karşıyadır. Alevileri Sünnileştirmek, Alevilik inancının yeni kuşaklara aktarılmasını engellemek, Aleviliği Türkçü bir milliyetçilik anlayışına hapsetmek ve İslamiyet dışı olarak yaftalamak, farklı yönlerden ilerleyen aynı kuşatmanın parçalarıdır. Bu kuşatma, Alevilerin kendi inançlarını tanımlama, yaşatma ve geleceğe taşıma iradesine yönelmektedir. Aleviliğin yaşadığı bu ideolojik istila karşısında, Alevi kimlik mücadelesi gün geçtikçe daha acil hâle gelmektedir.
Çarpıtılmış Alevi bilincine karşı mücadelenin tarihte görülmemiş ölçüde ivedi ve gerekli olduğu, tereddüde mahal bırakmayan bir gerçektir. Çünkü bir inancın sürekliliği, yalnızca adının korunmasıyla sağlanamaz. Adı varlığını sürdürürken içeriği değiştirilebilir; kavramları kullanılmaya devam ederken taşıdığı anlamlar aşındırılabilir. Alevilik adına konuşulması, söylenen her sözün Aleviliğin inanç dünyasını ve tarihsel hafızasını temsil ettiği anlamına gelmez. Asimilasyonun derinliği de burada ortaya çıkar: İnsanlar kendilerini Alevi olarak adlandırmaya devam ederken Aleviliği kendi kaynakları ve değerleri üzerinden kavrama imkânından uzaklaştırılabilir.
Alevi kelimesi, Ali kelimesinden türemektedir. Ali ismi ise Sami dillerinde ortak kullanılan bir isimdir ve “yüksek, yüce” anlamına gelmektedir. Türklükle uzaktan yakından bir alakası yoktur. Aleviliği milliyetçileştirerek ırkçı Türkçülük kulvarına sokmak bir asimilasyon politikasıdır. Bu yaklaşım, bir inancı belirli bir etnik kimliğin mülkü hâline getirirken başka etnik kökenlerden gelen Alevilerin aynı inanç içindeki varlığını da tali bir konuma itmektedir.
“Arap Alevileri” yakıştırmasına yönelik eleştiri de bu noktada anlam kazanmaktadır. Arap kimliğinin kendisi değil, Aleviliği Türk kimliğiyle özdeşleştirip Arapça konuşan Alevileri ayrı ve dışarıda bir topluluk gibi konumlandıran zihniyet eleştirinin konusudur. Bir insanın dili ve etnik kökeni bulunabilir; ancak bunlar Aleviliğe etnik bir milliyet kazandırmaz. Aleviliğin bir etnik milliyeti yoktur. Alevilik, etnik kimliklerin üstünde, insanı merkeze koyan bir inançtır.
Alevilik; Hz. Muhammed’in soyunu, Ehlibeyt’i ve Hz. Muhammed’in soyundan gelen On İki İmam’ın yolunu kılavuz kabul eden, İslam’ın hakikatini ve özünü yaşatan bir Müslüman inancıdır. Bu inancın doğru ve yerinde isimlendirilmesi “Alevi Müslümanlık”, mensuplarının ise “Alevi Müslümanlar” olarak anılmasıdır. Bu isimlendirme, Aleviliğin kendi inanç bağlarını görünür kılar ve Müslümanlığın yalnızca Sünni yorumla tanımlanmasına karşı Alevi Müslümanların varlığını ortaya koyar.
Alevileri Sünnileştirme çabası, Aleviliğin kendine özgü inanç dünyasını başka bir mezhebin ölçülerine göre dönüştürmeyi hedefler. Aleviliği İslamiyet dışı olarak yaftalamak ise onun Hz. Muhammed, Ehlibeyt ve On İki İmam ile kurduğu bağı koparmaya yönelir. Farklı yönlerden gelen bu müdahaleler, Alevilerin kendi inançlarını kendi kavramlarıyla ifade etme hakkını zedeler. Alevi Müslümanların inancı, dışarıdan dayatılan bir mezhep anlayışına ya da milliyetçi bir kimlik tarifine göre biçimlendirilemez.
Bu ideolojik kuşatmanın en ağır sonuçlarından biri, kuşaklar arasındaki aktarımın kesintiye uğramasıdır. Yeni kuşakların Aleviliğin kavramlarını, manevi bağlarını ve ahlaki sorumluluklarını öğrenememesi, inancın geleceğini doğrudan etkiler. Alevilik yalnızca aileden kalan bir kimlik adı hâline geldiğinde, o adın taşıdığı inanç içeriği giderek belirsizleşir. Bu nedenle inancın aktarılması, birkaç sembolün tanıtılmasından daha kapsamlı bir sorumluluktur. Yeni kuşakların Aleviliğin neden insanı merkeze koyduğunu, Ehlibeyt bağlılığının ne ifade ettiğini ve On İki İmam yolunun hangi ahlaki sorumlulukları taşıdığını anlayabilmesi gerekir.
Alevi kimlik mücadelesi, bu aktarımın önündeki engelleri kaldırmayı ve Alevilerin kendi inançları üzerinde söz sahibi olmasını sağlamayı amaçlamalıdır. Ailelerin, inanç taşıyıcılarının ve Alevi kurumlarının bu konuda üstleneceği sorumluluk, kültürel etkinlik düzenlemekle sınırlı kalamaz. İnancın öğrenilmesi, yaşanması ve yeni kuşaklara aktarılması için süreklilik taşıyan imkânlar oluşturulmalıdır. Alevilik adına faaliyet yürüten kurumların kendi çalışmalarını değerlendirirken soracağı temel soru da budur: Bu çalışmalar Alevi inancını anlaşılır ve yaşanabilir kılıyor mu, yeni kuşaklarla bağını güçlendiriyor mu?
Aleviliğin insanı merkeze koyan niteliği, kimlik mücadelesinin yönünü de belirlemelidir. Alevi kimliğini savunmak, başka halklara ve inançlara karşı üstünlük iddiasında bulunmak anlamına gelmez. Milliyetçileştirmeye karşı mücadele, Alevilerin farklı dillerini ve etnik kökenlerini inkâr etmeden ortak inanç bağlarını korumayı gerektirir. Bir inancı ırkçı bir kulvara sürüklemek, onun insan merkezli özünü aşındırır.
Alevi kimlik mücadelesi bir varoluş mücadelesidir. Alevilik inancı, yok edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu tehlike, inancın adının kamusal alandan silinmesiyle sınırlı değildir. Aleviliğin kendi inanç içeriğinin aşındırılması, kuşaklar arasındaki aktarımın kesilmesi ve Alevilerin kendi yollarına ilişkin bilinçten uzaklaştırılması da bu varoluş sorununu derinleştirmektedir. Bu nedenle Alevi kimliğinin korunması, inancın öğrenilmesini, yaşanmasını ve geleceğe taşınmasını sağlayan koşulların korunmasıyla birlikte ele alınmalıdır.
Aleviler üzerindeki baskı ve asimilasyon politikaları sonucunda yeterli Alevilik bilinci edinememiş kimi Aleviler, hızla Alevilikten uzaklaşmaktadır. İnancını öğrenme imkânı sınırlanmış bir kişinin Alevilikle kurduğu bağ, giderek yalnızca aile kökenine ilişkin bir aidiyete dönüşebilmektedir. Bu uzaklaşmayı yalnızca bireysel tercihle açıklamak, o tercihin oluştuğu toplumsal koşulları görünmez kılar. Baskının ve asimilasyonun kuşaklar boyunca biriktirdiği sonuçlar, Alevilerin kendi inançlarıyla kurdukları ilişki içinde de değerlendirilmelidir.
Diğer taraftan, Sünni mezhebinin kendisini Müslümanlığın merkezi olarak sunması ve Alevilere Müslümanlık kisvesi altında yapılan zulüm, kimi Alevilerde Müslüman kavramını Sünnilikle özdeşleştirme eğilimi geliştirmektedir. Bu özdeşleştirme, onların Aleviliği Müslümanlık olarak görmekten uzak durmalarına yol açmaktadır. Böylece Alevilere yöneltilen baskı, yalnızca inancın yaşanmasını engellemekle kalmamakta; Alevilerin kendi inançlarını adlandırma biçimini de etkileyebilmektedir.
Oysa Sünnilik, Alevi Müslümanlıktan çok uzak bir anlayışı ve inancı temsil etmekte; kendisini haksız yere Müslümanlığın merkezi olarak sunmaktadır. Müslüman kavramının yalnızca Sünnilikle özdeşleştirilmesi, Alevi Müslümanlığın kendi inanç bağlarını ve varlığını görünmez kılar. Alevilere zulmedenlerin Müslümanlık adına konuşması, Aleviliğin Hz. Muhammed, Ehlibeyt ve On İki İmam yoluyla kurduğu bağın terk edilmesini gerektirmez. Alevi Müslümanların kendi inançlarını tanımlama hakkı, bu zulmü gerçekleştirenlerin iddialarına teslim edilemez.
Alevilik, bu noktada insancıl Müslümanlığın yüzünü temsil etmektedir. İnsanı merkeze koyan inanç anlayışı, Müslümanlığın anlamını baskı uygulayanların yorumuna bırakmayan bir varoluş iradesi taşımaktadır. Alevi kimlik mücadelesi de bu iradenin korunmasını gerektirir. İnancın yeni kuşaklara aktarılması, Alevi bilincinin güçlendirilmesi ve Alevi Müslümanların kendilerini kendi kavramlarıyla ifade edebilmesi, bu varoluş mücadelesinin somut sorumluluklarıdır.
Alevi Müslümanların önündeki sorumluluk, kendi inançlarını başkalarının tanımlarına teslim etmeden yaşatmak ve geleceğe taşımaktır. Sünnileştirmeye, milliyetçileştirmeye, İslamiyet dışına itilmeye ve kuşaklar arasındaki bağın koparılmasına karşı mücadele, bu sorumluluğun birbirinden ayrılamayan parçalarıdır. Aleviliğin adıyla birlikte içeriğini, hafızasını ve insanı merkeze koyan ahlaki yönünü korumak, bugünün Alevi kimlik mücadelesinin temel görevidir.
Alevi halkları, dünya genelinde mazlum, ezilen, ötekileştirilen ve baskılanan halklardır. Alevi halkların kimlik mücadelesi, haklı bir özgürlük mücadelesidir. Bu mücadele, Alevilerin kendi inançlarını özgürce yaşamalarını, kimliklerini kendi iradeleriyle ifade etmelerini ve inançlarını yeni kuşaklara aktarabilmelerini kapsar. İnançlarından dolayı baskıya uğramadan, eşit haklarla ve insan onuruna yaraşır koşullarda yaşayabilmeleri, bu özgürlük mücadelesinin temel amacıdır.
Alevi özgürlük mücadelesinin diğer ezilen ve baskılanan toplumsal grupların ve halkların kimlik özgürlük mücadeleleriyle, aynı zamanda işçilerin özgürlük mücadelesiyle bütünlük ve eşgüdüm içinde yürütülmesi, özgürlüğe kavuşabilmesinin ön koşuludur. Bu bütünlük, her halkın ve toplumsal grubun kendine özgü taleplerini koruyarak ortak özgürleşme doğrultusunda hareket etmesini gerektirir. Alevilerin inanç özgürlüğü, başka halkların kimlik hakları ve işçilerin sömürüden kurtuluşu, birbirini güçlendiren ortak bir mücadelenin parçaları olarak ele alınmalıdır.
Kimlik özgürlük mücadelesi ile işçilerin özgürlük mücadelesi, birbirinden koparılamaz bir bütün olmak zorundadır. Kimlik baskılarının ve emek sömürüsünün temel kaynağı, özel mülkiyete dayalı üretim ilişkileridir. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet, toplumsal zenginliği üreten işçileri sermayeye bağımlı kılarken bu egemenliğin sürdürülmesinde kimlikler üzerinden yaratılan ayrımlar da işlev görür. İnanç, etnik köken ve başka kimlikler üzerinden kurulan hiyerarşiler, emekçilerin ortak çıkarları etrafında birleşmesini zorlaştırır. Kimlik baskısına uğrayan işçinin yaşamında ayrımcılık ve sömürü iç içe geçtiği için özgürlük mücadelesi de bu ilişkileri birlikte hedeflemelidir.
Bu nedenle sınıf mücadelesi ile kimlik özgürlük mücadelesi et ve tırnak gibi birbirine bağlı olmak zorundadır. Sınıf mücadelesi, ezilen kimliklerin eşitlik ve özgürlük taleplerini kendi sorumluluğu olarak üstlenmeli; kimlik özgürlük mücadelesi de emek sömürüsünü ve onu yeniden üreten mülkiyet ilişkilerini hedefleyen ortak mücadele içinde yerini almalıdır. Bu bağ, kimlik taleplerinin ertelenmesine ya da sınıfsal sömürünün tali bir sorun hâline getirilmesine izin vermez. İşçilerin birliği, kimlik baskılarının açıkça tanınması ve bunlara karşı ortak sorumluluk alınmasıyla güçlenir.
Alevi özgürlük mücadelesinin yönü de bu bütünlük içinde belirlenmelidir. Alevi halkların kendi inançlarını ve kimliklerini savunması, diğer ezilenlerin özgürlük talepleriyle ve işçilerin sömürüden kurtuluş mücadelesiyle birleşmelidir. Kimlikler üzerinden yürütülen böl ve yönet politikalarını boşa çıkarmanın ve özgürlüğe kavuşmanın yegâne yolu, bu ortak mücadelenin kurulmasıdır. Alevi halkların özgürlüğü, ezilen halkların, baskılanan toplumsal grupların ve işçilerin birbirinin mücadelesini sahiplenerek birlikte özgürleşmesiyle güvence altına alınabilir.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
