Atak Menü

AfD SEÇMENİ MASUM DEĞİLDİR (Ahmet Daşkapan)

AfD SEÇMENİ MASUM DEĞİLDİR (Ahmet Daşkapan)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
17 Eylül 2026, 14:05 | Yazar: Ahmet Daşkapan | Kategori: Dünya
AfD SEÇMENİ MASUM DEĞİLDİR (Ahmet Daşkapan)

AfD faşist bir partidir. Kendisini parlamenter bir parti olarak sunması, seçimlere katılması veya göç geçmişi olan temsilcileri öne çıkarması bu gerçeği değiştirmez. Bir partinin siyasal niteliğini ideolojisi, programı ve toplumsal işlevi belirler.

 

AfD, Batı dışı kökene sahip yurttaşları, mültecileri ve Müslümanları düşmanlaştırır. Almanya'yı etnik milliyetçi bir anlayışla tanımlar ve ‘geri göç’ politikasını savunur. Böylece uzun yıllardır ülkede yaşayan göçmenlerin ve göç geçmişi olan Alman yurttaşlarının da istenmeyen unsurlar olarak görüldüğü bir siyasal iklim yaratır.

 

Bu nedenle AfD yalnızca öfkeli veya hayal kırıklığına uğramış seçmenlerin partisi değildir. Toplumsal sorunları belirli bir biçimde açıklayan ve siyasal bir kanala yönelten faşist bir partidir.

 

Yoksulluğun, konut krizinin, güvencesiz çalışmanın, toplumsal gerilemenin ve kamu harcamalarındaki kesintilerin gerçek nedenleri kapitalist iktidar ve mülkiyet ilişkilerinde yatar. AfD ise bu nedenleri bankaların, büyük şirketlerin, gayrimenkul sermayesinin ve varlıklı elitlerin iktidarıyla ilişkilendirmez.

 

AfD bunun yerine toplumsal sorunların nedenlerini yataylaştırır. Halkın öfkesini mültecilere, göçmen işçilere, Müslümanlara, Batı dışı kökene sahip insanlara ve sosyal yardımlara bağımlı kişilere, yani toplumun daha güçsüz kesimlerine yöneltir.

 

AfD aynı zamanda anlatısını sahte biçimde dikeyleştirir. ‘Elitlerden’, ‘yerleşik siyasetten’, ‘woke kültüründen’, medyadan veya belirsiz uluslararası kurumlardan söz eder. Böylece iktidar sahiplerine karşı çıkıyormuş görüntüsü yaratır, fakat somut kapitalist iktidar ilişkilerini görünmez kılar.

 

Sonuçta hemen her sorunun kaynağını sola, ilericilere, ırkçılık karşıtlarına, feministlere, iklim hareketlerine ve mültecilerin haklarını savunanlara bağlar. AfD, öfkeyi önce daha güçsüz gruplara, ardından belirsiz kurumlara ve son olarak sola yöneltir. Bu, toplumsal sorunların analizi değil, toplumsal hoşnutsuzluğu örgütleyen faşist bir yöntemdir.

 

Yoksulluk, güvencesizlik ve hoşnutsuzluk insanların neden öfkeli olduğunu açıklar. Ancak bunların hiçbiri faşist bir partiye oy vermeyi haklı çıkarmaz. AfD'ye oy veren kişi siyasal bir tercih yapar. Verilen her oy partiye güç, meşruiyet ve etki kazandırır.

 

AfD bu sorunlara çözüm sunmaz. Toplumun farklı kesimleri arasında düşmanlık örgütler. Sermaye ve iktidar analizinin yerine ırkçı günah keçisi siyasetini koyar. İşçilerin ve alt orta sınıfların öfkesini ekonomik çıkar sağlayanlara değil, daha da güçsüz durumdaki insanlara yöneltir.

 

Bu nedenle AfD'nin faşist siyasetinden yalnızca parti sorumlu değildir. Bilinçli olarak bu partiye oy veren seçmen de sorumluluk taşır. Hangi düşünceleri desteklediğini bilir veya bilmekle yükümlüdür.

 

Hoşnutsuzluk bir açıklamadır. Faşizmin gerekçesi değildir.

 

AfD seçmeninin sorumluluğu, partinin politikalarını uygulamaya başladığı anda ortaya çıkmaz. Bu sorumluluk, seçimlerden önce dışlayıcı siyasetini açıkça ilan etmiş bir partiye siyasal güç verme anında başlar. Seçmen yalnızca bir kişiyi, kampanyayı veya protesto mesajını değil, sonuçları kamusal alanda görünür olan siyasal bir yönelimi destekler.

 

Bu nedenle seçmenin niyeti ile verdiği oyun anlamı birbirinden ayrılmalıdır. Seçmen yalnızca hükümeti cezalandırmak istediğini söyleyebilir, fakat oyu farklı bir toplumsal işlev görür. AfD'nin parlamentodaki konumunu güçlendirir, görüşlerinin olağan politikalar gibi tartışılmasını sağlar ve mültecilere, Müslümanlara ve göç geçmişi olan insanlara karşı söylenebilecek ve yapılabileceklerin sınırını değiştirir. Kişisel niyet, oyun bu etkisini ortadan kaldırmaz.

 

Bilgi eksikliği iddiası da sınırsız bir beraat gerekçesi değildir. AfD'nin programını, dilini ve düşman imgelerini açıkça yaydığı bir dönemde her seçmeni tamamen bilgisiz göstermek inandırıcı değildir. Bu görüşler herkesçe bilindiği hâlde partiye oy vermeyi sürdüren kişi, en azından başkalarının dışlanmasını kendi hoşnutsuzluğunu siyasal olarak ifade etmenin kabul edilebilir bir aracı sayar.

 

Böylece mesele bireysel öfkeden siyasal sorumluluğun sınırlarına geçer. Demokraside her seçmenin hoşnutsuz olma hakkı vardır, fakat siyasal tercihinin sonuçlarını kendi sorumluluğunun dışına çıkarma hakkı yoktur. Oy vermek, güç ilişkilerini etkileyen bir eylemdir. Bu eylem faşist bir partiyi güçlendiriyorsa, buna göre değerlendirilmelidir.

 

AfD seçmeni, partinin yürüttüğü ideolojik mücadelenin dışında değildir. Partiye oy vererek onun değerli ve değersiz nüfus grupları arasında kurduğu ayrımın toplumsal olarak yerleşmesine yardım eder. Bu durum seçmeni parti yönetimiyle aynı konuma getirmez, fakat masum da kılmaz. Siyasal sorumluluğun dereceleri vardır. Seçmenin kendisini mağdur, protestocu veya dışlanmış biri olarak sunması bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

 

AfD seçmeni faşizmin kendiliğinden masum seyircisi değildir. AfD'ye oy veren kişi siyasal bir tercih yapar. Bu tercihin bir içeriği, yönü ve toplumsal sonuçları vardır. Seçmen yalnızca bir hükümete, ekonomik koşullara veya siyasetin kendisini yeterince dikkate almadığı düşüncesine karşı oy vermez. Irkçılığı, dışlamayı, otoriter milliyetçiliği ve demokratik eşitliğin aşındırılmasını siyasetinin temel unsurları hâline getirmiş bir partiye oy verir.

 

Yoksulluk, güvencesizlik, hayal kırıklığı ve öfke, bir kişinin AfD propagandasına neden açık hâle geldiğini açıklar. Ancak bunlar faşist bir oyu haklı çıkarmaz. Açıklamak, haklı çıkarmak değildir. Yoksulluk faşizmi haklı çıkarmaz. Güvencesizlik ırkçılığın gerekçesi değildir. Hoşnutsuzluk dışlamayı kabul edilebilir hâle getirmez. Protesto amacı da seçmeni masum kılmaz.

 

AfD toplumsal sorunların nedenlerini bilinçli olarak başka alanlara kaydırır. Göçmenleri, mültecileri, Müslümanları ve diğer kırılgan grupları düşmanlaştırarak öfkeyi yataylaştırır. Aynı zamanda belirsiz bir elit kesimden, yerleşik siyasetten, medyadan, uluslararası kurumlardan ve sözde woke düzenden söz ederek öfkeyi sahte biçimde dikeyleştirir. Sonuçta sorunun kaynağını çoğu kez sola, ilericilere, ırkçılık karşıtlarına, feministlere ve iklim hareketine bağlar. Böylece mülkiyet, sermaye ve iktidar arasındaki gerçek ilişkileri görünmez kılar.

 

Seçmenin toplumsal kökeni, verdiği oyu ideolojik olarak masumlaştırmaz. Faşist bir partiye oy veren işçi, işçi olmaya devam eder, fakat verdiği oy sınıf bilincine katkı sağlamaz. AfD, emekçilerin ortak çıkarının yerine ulusal birliği ve hayalî bir halk çıkarına boyun eğmeyi koyar. Böylece işçi sermayenin iktidarından kurtulmaz; diğer sömürülen ve dışlanan gruplardan siyasal olarak koparılır.

 

Bu nedenle seçmenin yaşadığı koşullarla tercih ettiği siyasal içerik birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi araştırılır ve açıklanır. İkincisi siyasal ve ahlaki olarak değerlendirilir. AfD'nin faşist bir parti olduğunu bildiği hâlde ona oy veren kişi, bu partinin toplumsal öfkeye verdiği yönü kabul eder. Yalnızca protesto ettiği, hayal kırıklığı yaşadığı veya başka bir seçenek görmediği anlatısının arkasına bütünüyle saklanamaz.

 

Faşizmin normalleştirilmesi yalnızca açıkça aşırı sağcı çevrelerden gelmez. Kendilerini sol olarak adlandıran, fakat toplumu sonuçta milliyetçi bir çerçeveden yorumlayan siyasal akımlar da bu normalleşmeyi besler. Milliyetçi sol, AfD'nin bütün görüşlerini kelimesi kelimesine devralmaz. Asıl tehlike, onun açıklama modelini kısmen benimsemesidir. Göçmenler, mülteciler, Müslümanlar veya diğer azınlıklar yeniden toplumsal bir sorun olarak ele alındığında AfD'nin faşist özüyle mücadele edilmez; bu öz değiştirilmiş bir kelime dağarcığıyla yeniden üretilir.

 

Milliyetçi sol, AfD seçmenini yalnızca yoksulluk, yoksunluk, kültürel güvensizlik veya yerleşik partilerin başarısızlığı nedeniyle bu partiye yönelmiş biri olarak sunar. Böylece toplumsal açıklama fark ettirmeden siyasal mazerete dönüşür. Seçmenin yaşadığı koşullar analiz edilmeli ve değiştirilmelidir. Ancak bu koşullar, faşist bir parti lehindeki bilinçli tercihini ahlaki değerlendirmenin dışında bırakmak için kullanıldığında seçmenin sorumluluğu görünmez kılınır. AfD seçmeni yalnızca mağdur olarak sunulur; oysa verdiği oyla başka nüfus gruplarını dışlayan ve insanlıktan çıkaran bir partiye somut biçimde güç kazandırır.

 

İkinci tehlike, milliyetçi solun AfD'nin yatay nedensellik anlayışını devralmasıdır. AfD toplumsal öfkeyi mülkiyet ilişkilerinden, emek piyasasından, konut piyasasından, sermayeden ve bu ilişkileri örgütleyen siyasal iktidardan uzaklaştırır. Bu öfkeyi daha güçsüz gruplara yöneltir. Milliyetçi sol, göçü, ulusal kimliği veya kültürel farklılıkları toplumsal sorunların temel açıklaması olarak öne çıkardığında aynı şeyi yapar. Kullanılan dilin farklı olması nedenselliğin yönünü değiştirmez. Konut krizinin, güvencesiz çalışmanın veya toplumsal gerilemenin nedenini göçmenlere bağlayan kişi, sol sözcükler kullansa da AfD'nin temel siyasal çıkış noktasına hizmet eder.

 

Milliyetçi sol çoğu zaman sahte dikey nedenselliği de devralır. AfD, halka ihanet ettiği ileri sürülen güçler olarak elitlerden, medyadan, uluslararası kurumlardan, kozmopolit ağlardan ve sonunda ‘sol’dan söz eder. Milliyetçi sol da toplumsal çelişkiyi sermaye ile emek arasındaki bir ilişki olarak çözümlemek yerine, sözde ulusal halk ile belirsiz kurumlar, küreselciler, akademisyenler, kentli kesimler veya sol elitler arasındaki bir karşıtlık olarak tanımlar. Bu yaklaşım iktidara yönelmiş dikey bir eleştiri görüntüsü verir, fakat somut ekonomik güç ilişkilerini görünmez bıraktığı için sahte dikeylik sınırını aşmaz. Böylece analiz radikalleşmez; milliyetçileşir ve yüzeyselleşir.

 

En sinsi adım, milliyetçi solun sonunda suçu bizzat sola yüklemesidir. Sol kavramlar kullanılarak solun işçileri terk ettiği, sıradan insanları artık anlamadığı, azınlıklara gereğinden fazla önem verdiği veya ‘woke’ siyasetiyle aşırı sağın yükselişine neden olduğu ileri sürülür. Böylece faşist partinin ve seçmenlerinin sorumluluğu bir kez daha başka yere taşınır. AfD artık öncelikle kendi ırkçı, otoriter milliyetçi ve dışlayıcı siyaseti üzerinden değerlendirilmez. Bunun yerine sol, faşizmin nihai nedeni olarak gösterilir. Bu ideolojik bir tersine çevirmedir: fail sonuç olarak sunulur, faşizmle mücadele eden ise neden ilan edilir.

 

Bu nedenle faşist normalleştirmenin her biçimine, sol veya toplumsal görünen çevrelerden geldiğinde de özel bir dikkatle karşı çıkılmalıdır. Ölçüt yalnızca bir hareketin kendisine verdiği ad değil, analizinin siyasal işlevidir. Toplumsal çelişkiler ulusal karşıtlığa mı indirgeniyor? Daha güçsüz gruplar sorunların nedeni mi ilan ediliyor? AfD seçmeni sorumluluktan mı kurtarılıyor? Faşist görüşler anlaşılır halk öfkisi olarak mı sunuluyor? Sonunda suç sol terminolojiyle sola mı yükleniyor? Bu unsurlar bir araya geldiğinde, kullanılan ilerici dil ne olursa olsun aşırı sağ ideolojinin özümsenmesi gerçekleşir.

 

Tutarlı bir sol tutum aynı anda iki görevi yerine getirmelidir. Güvencesizliğin, yoksulluğun ve siyasal yabancılaşmanın toplumsal nedenlerini araştırmalı ve bunlarla mücadele etmelidir. Ancak bu nedenleri faşist bir oyu haklı çıkarmak için asla kullanmamalıdır. İşçilere ve kırılgan konumdaki insanlara seslenirken onların AfD tercihini inkâr etmemeli veya romantikleştirmemelidir. Toplumsal dayanışma, gerçek güç ilişkilerinin açığa çıkarılmasını ve öfkenin daha da kırılgan gruplara yüklenmemesini gerektirir. AfD seçmenini, onun faşist tercihini normalleştirerek geri kazanmaya çalışan kişi, mücadele ettiğini söylediği ideolojiyi güçlendirir.

 

Sınır bu nedenle açık kalmalıdır: Seçmenin toplumsal konumunu anlamak, siyasal tercihini aklamak değildir. Solun hatalarını eleştirmek zorunludur, fakat bu eleştiri faşist açıklama modelinin devralınmasına dönüşmemelidir. AfD seçmenini masumlaştıran, AfD'yi yalnızca bir protesto partisi olarak gören, yatay düşman imgelerini yeniden üreten, sahte dikey düşmanlar yaratan ve sonunda faşizmin nedeni olarak solu suçlayan her analiz faşizmin normalleşmesine katkı sağlar. İdeolojik uyanıklık, bu kaymayı derhâl tanımak ve ona karşı siyasal mücadele yürütmektir.

 

***

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!