Umut Arslan
03 Ekim 2026, 01:53 | Sosyalizm
SÖYLEMDEN GÜNDELİK SORUMLULUĞA: KOLEKTİF BİR YANILSAMANIN ÇÖZÜLÜŞÜ VE DEVRİMCİ ETİK (Umut Arslan)
Devrimci mücadele ve politik dayanışma, egemen sınıfların baskı ve yabancılaştırma mekanizmaları karşısında ortak bir yaşam zemininin kurulmasını zorunlu kılar. Bu zeminin gerçekliği soyut sloganların gürültüsünde değil; gündelik ilişkilerde, kriz anlarında ve insanların birbirlerine karşı üstlendikleri somut sorumluluklarda sınanır.
Bir politik topluluğun niteliği yalnızca eylem alanlarında, yürüyüşlerde ya da ortak politik söylemlerde değil, üyelerinden zaman, emek, bakım ve dayanışma talep eden zor dönemlerde de görünür hale gelir. Çünkü olağan koşullarda sürdürülebilen politik birliktelik ile kriz koşullarında sürdürülebilen kolektif sorumluluk aynı şey değildir.
Sürgünümün ilk aylarında Atina’daki Prosfygika’da yaşadığım kolektif varoluş deneyimi ile metropol koşullarında ağır bir sağlık krizi sırasında karşılaştığım yalnızlık arasındaki karşıtlık, benim açımdan bu farkı görünür kıldı. Bu iki deneyim, politik söylem ile gündelik pratik arasındaki mesafenin yanı sıra; dayanışma, bakım ve bireysel sınırlar arasında kurulabilecek ilişkinin yeniden düşünülmesini zorunlu hale getirdi.
Buradaki amaç tek bir deneyimden hareketle bütün Batı Avrupa solunu ya da bütün bakım etiği yaklaşımlarını mahkûm etmek değildir. Asıl mesele, belirli politik çevrelerde görülebilen sınıfsal ve ideolojik bir çelişkiyi ortaya koymaktır: Kolektif kurtuluş ve dayanışma dili ile gündelik yaşamda üstlenilen somut sorumluluk arasındaki uçurum.
I. Prosfygika: Materyalist Bir Karşılaştırma Zemini
1922 nüfus mübadelesinin ardından inşa edilen Prosfygika konutları, Atina'nın merkezinde tarihsel ve toplumsal açıdan özgün bir mekân oluşturur. Bugün burada yaşayan insanlar ve çeşitli politik kolektifler tarafından oluşturulan yapılar, mekânın yalnızca bir konut alanı değil, aynı zamanda kolektif yaşamın ve direnişin belirli biçimlerinin üretildiği bir alan haline gelmesini sağlamıştır.
Sürgünümün ilk aylarında parçası olduğum bu yaşam biçiminde dikkat çekici olan şey, dayanışmanın soyut bir ahlaki ilke olarak kalmamasıydı. Gündelik yaşamın yeniden üretimi, farklı biçimlerde kolektif emeğe dayanıyordu: Gıda paylaşımı, ortak kullanım alanlarının korunması, bakım faaliyetleri, toplantılar ve ihtiyaçlara göre sorumlulukların paylaşılması gibi pratikler, politik söylemin ötesinde materyalist bir yaşam ilişkisi oluşturuyordu.
Burada önemli olan, bu deneyimi kusursuz veya romantik bir kolektivizm modeli olarak sunmak değildir. Her kolektif yapı gibi Prosfygika'nın da çatışmaları, sınırları, eşitsizlikleri ve çözülmemiş sorunları olabilir. Ancak benim açımdan belirleyici olan, dayanışmanın yaşamdan ayrı bir "aktivizm" faaliyeti olarak değil, yaşamın maddi yeniden üretiminin bir parçası olarak ortaya çıkmasıydı.
Bu nedenle Prosfygika deneyimi, devrimci etiğin ve yoldaşlığın yalnızca politik eylem sırasında ortaya çıkan geçici bir duygu olmadığını gösterir. Eğer insanlar gerçekten ortak bir yaşam kurmaya çalışıyorsa, mücadele yalnızca gösterilerde veya politik kampanyalarda değil; yemek, barınma, bakım, hastalık, çatışma ve gündelik ihtiyaçlar gibi hayatın sıradan alanlarında da sürdürülmek zorundadır.
Tam da bu noktada, kolektif yaşam ile metropolün daha bireyselleşmiş politik kültürü arasındaki gerilim görünür hale gelir.
II. Bakım, Öz-Bakım ve Bireyselleşmenin Sınırları
Son yıllarda özellikle Batı Avrupa'daki sol, anarşist ve radikal politik çevrelerde “bakım” (care), “öz-bakım” (self-care), “kişisel sınırlar” ve “duygusal kapasite” gibi kavramlar giderek daha görünür hale gelmiştir.
Bu kavramların kendisini doğrudan reddetmek doğru değildir. Bakım etiğinin önemli bir bölümü, insanların birbirlerine bağımlı olduğunu, kırılganlığın insan yaşamının yapısal bir özelliği olduğunu ve bakım emeğinin toplumsal açıdan görünmezleştirilemeyeceğini vurgular. Aynı şekilde kişisel sınırlar da insanların tükenmesini, istismar edilmesini veya sürekli olarak başkalarının ihtiyaçlarına tabi hale gelmesini önlemek açısından gerçek bir önem taşıyabilir.
Sorun, bu kavramların hangi toplumsal ve politik işlev içinde kullanıldığıdır.
“Öz-bakım” dili, belirli koşullarda kişinin kendi sınırlarını korumasına yardımcı olabilirken, başka koşullarda kolektif sorumluluktan geri çekilmenin meşrulaştırılması için de kullanılabilir. “Kendi kapasitemi korumalıyım” ifadesi, gerçekten gerekli bir sınırın ifadesi olabileceği gibi; somut bir yoldaşın krizine hiçbir sorumluluk üstlenmeden uzak durmanın ideolojik gerekçesine de dönüşebilir.
Bu nedenle mesele, bireysel sınırların var olup olmaması değildir. Asıl soru şudur: Bireysel sınırlar ile kolektif sorumluluk arasında nasıl bir diyalektik ilişki kurulmaktadır?
Bir politik topluluk, üyelerinin sınırsız biçimde birbirlerinin bakımını üstlenmesini bekleyemez. Fakat bunun tersi de aynı ölçüde sorunludur: “Kişisel sınırlar” kavramının, herhangi bir kolektif yükümlülüğün ortadan kaldırılmasının genel gerekçesine dönüşmesi.
Özellikle ortak mücadele deneyimi bulunan insanlar arasında ağır bir kriz ortaya çıktığında bu çelişki daha görünür hale gelir. Daha önce aynı eylemlerde bulunmuş, aynı politik riskleri paylaşmış insanların birinin hastalık, travma veya başka bir ciddi kriz yaşadığı sırada tamamen yalnız bırakılması, yalnızca “kişisel tercih” kategorisi içinde değerlendirilemez. Burada aynı zamanda politik ilişkinin niteliği ve bu ilişkinin ne tür karşılıklı yükümlülükler yarattığı sorusu ortaya çıkar.
Dolayısıyla eleştirilmesi gereken şey “care” kavramının kendisi değil, bakım söyleminin kolektif sorumluluğu bireyselleştiren ve politik ilişkileri geçici temaslara indirgeyen biçimleri olmalıdır.
III. Yaşam Tarzı Aktivizmi ve Politik İlişkilerin Geçiciliği
Bu sorun, “yaşam tarzı aktivizmi” (lifestyle activism) olarak adlandırılabilecek belirli politik pratiklerde daha belirgin hale gelir. Buradaki mesele, insanların aktivizme farklı düzeylerde katılım göstermesi değildir. Her bireyin aynı kapasiteye, zamana veya maddi koşullara sahip olması beklenemez.
Sorun, politik kimliğin giderek gündelik yaşamın nesnel gerçekliğinden ayrılmış bir kimlik performansına dönüşmesidir.
Politik mücadele, bireyin yaşamındaki maddi ilişkilerden koparıldığında; sloganlar, semboller, mekânlar ve eylemler kişinin politik kimliğini ifade eden tüketilebilir göstergelere dönüşebilir. Böyle bir durumda radikal politik söylem ile somut örgütsel/gündelik sorumluluk arasında köklü bir ayrışma ortaya çıkar.
Bir kişinin çok sayıda politik eyleme katılması, onun kriz anlarında nasıl davranacağını tek başına göstermez. Aynı şekilde radikal bir politik dil kullanmak, otomatik olarak dayanışmaya dayalı ilişkiler kurulduğu anlamına gelmez.
Bu nedenle politik bir topluluğu değerlendirmenin temel ölçütlerinden biri, olağan politik faaliyetlerin ötesinde, kriz anlarında ne tür ilişkiler ürettiğidir. Bir yoldaş hastalandığında, tutuklandığında, sürgüne çıktığında, ekonomik bir kriz yaşadığında veya ciddi bir psikolojik ve fiziksel kırılganlıkla karşılaştığında ne olur? Kolektif yapı burada gerçekten devreye girebiliyor mu? Yoksa politik ilişki yalnızca ortak eylemin sona erdiği noktada mı kesilmektedir?
Bu sorular, politik söylem ile gündelik sorumluluk arasındaki derin farkı görünür kılar.
IV. Lenin, Örgütsel Sorumluluk ve Küçük-Burjuva Radikalizmi
Bu noktada Marksist gelenekteki küçük-burjuva radikalizmi eleştirileri belirli bir teorik çerçeve sunar.
Lenin'in Ne Yapmalı? ve Komünizmin «Sol» Çocukluk Hastalığı gibi metinlerinde ele aldığı temel sorunlardan biri, devrimci politikanın kendiliğindenlik, anlık radikalizm ve istikrarsızlıkla sınırlandırılmaması gerektiğidir. Lenin açısından devrimci eylem; süreklilik, disiplin, örgütsel sorumluluk ve kesintisiz politik çalışma kapasitesi gerektirir.
Ancak bu tarihsel tartışmayı günümüz politik çevrelerine aktarırken sınırlı bir teorik analoji kullanmak gerekir. Bugünkü sorun, Lenin'in dönemindeki parti örgütlenmesinin biçimsel kopyasını üretmek değil; radikal söylem ile süreklilik taşıyan kolektif pratik arasındaki ilişkinin hâlâ çözülmemiş bir problem olarak karşımızda durmasıdır.
Bu açıdan küçük-burjuva radikalizminin güncel biçimlerinden söz ederken mesele yalnızca “yeterince radikal olmamak” değildir. Daha derin sorun, politik faaliyetin kişinin yaşamındaki gerçek maddi ilişkilerden kopmasıdır.
Bir kişi sistem karşıtı sloganlar atabilir, radikal semboller kullanabilir ve çeşitli politik mücadelelere katılabilir. Fakat bütün bunlar, politik ilişkinin gündelik yaşamda nasıl sürdürüldüğü sorusuna tek başına cevap vermez. Devrimci politika, yalnızca neye karşı olduğumuzu değil, birbirimizle hayatı nasıl inşa ettiğimizi de ilgilendirir.
Bu nedenle eleştiri ve özeleştiri mekanizmalarının yerini sessizlik, dışlama veya “ghosting” gibi kaçınmacı ilişki biçimlerinin alması tesadüf değildir. Elbette her bireyin kendisini koruma ve zararlı ilişkilerden uzaklaşma hakkı vardır. Ancak politik bir kolektif içerisinde ortaya çıkan her çatışmayı iletişimi tamamen keserek çözmeye çalışmak, kolektif ilişkilerin eleştiri, müzakere ve dönüştürücü sorumluluk kapasitesini zayıflatır. Eleştiri ve özeleştiri, kolektif ilişkinin hesap verebilir ve dönüştürülebilir olmasını sağlayan temel devrimci mekanizmadır.
V. Kriz Anı: Politik İlişkinin Gerçek Sınavı
Sürgündeki bir kadro için politik çevre yalnızca bir eylem alanı değildir; aynı zamanda yabancı bir toplumda sosyal ve politik bağların yeniden kurulmasını sağlayan temel yapılardan biridir.
Bu nedenle ağır bir sağlık krizi sırasında yaşanan sessizlik veya yalnızlık, yalnızca bireysel bir hayal kırıklığı olarak deneyimlenmez. Politik ilişkinin anlamına dair daha temel sorular doğurur:
Birlikte mücadele etmek ne tür sorumluluklar yaratır?
Yoldaşlık yalnızca ortak politik amaçlara mı dayanır, yoksa kriz anlarında belirli bir karşılıklılık biçimini de içerir mi?
Kolektif dayanışmanın sınırı nerede başlar ve nerede biter?
Bu soruların tek bir cevabı olmayabilir. Her politik topluluğun kaynakları, kapasitesi ve üyeleri arasındaki ilişkiler farklıdır. Hiçbir kolektif yapı sınırsız bakım sağlayamaz ve hiçbir birey bütün topluluğun yükünü taşımak zorunda değildir. Fakat tam da bu nedenle, sorumlulukların nasıl dağıtılacağına ilişkin açık ve kolektif mekanizmaların kurulması gerekir. Aksi halde dayanışma yalnızca iyi zamanlarda tüketilen bir politik söyleme dönüşür.
Kriz anı bu açıdan bir “arınma” anından ziyade, politik ilişkilerin maddi sınırlarını görünür kılan bir testtir. Yaşanan temel soru şudur: Ortak mücadele iddiası, gündelik yaşamın ve kırılganlığın gerçekliğiyle karşılaştığında ne ölçüde ayakta kalmaktadır?
VI. Dayanışmayı Yeniden Düşünmek
Dayanışmayı yalnızca duygusal yakınlık veya ahlaki iyi niyet olarak düşünmek yetersizdir. Dayanışma; zamanın, emeğin, maddi kaynakların, bakımın ve sorumluluğun belirli biçimlerde paylaşılmasıdır.
Bu nedenle devrimci etik, bireyin kendisini tamamen feda etmesini talep etmek zorunda değildir. Daha anlamlı olan, bireysel sınırlar ile kolektif sorumluluğu birbirinin karşıtı olarak kurmayan bir politik kültür geliştirmektir. Bir insanın “hayır” deme hakkı ile bir topluluğun kriz içindeki üyelerine karşı sorumluluğu birbirini dışlamaz. Tam tersine, gerçek kolektiflik ancak bu iki gerçeği aynı anda kabul edebildiğinde mümkün olabilir.
Böyle bir yaklaşım, hem bireyin tükenmesini hem de topluluğun atomlaşmasını engelleyecek mekanizmalar geliştirmeyi gerektirir. Görev paylaşımı, dönüşümlü sorumluluk, açık iletişim, çatışma çözümü, kolektif bakım ve gerektiğinde profesyonel destek mekanizmaları bu açıdan yalnızca pratik araçlar değil, politik örgütlenmenin doğrudan parçalarıdır.
Dolayısıyla devrimci etik, yalnızca “Kim bizimle aynı sloganı atıyor?” sorusunu değil, daha zor soruları da sormalıdır:
Kim kriz anında sorumluluk alıyor?
Kim başkasının kırılganlığı karşısında ilişkiyi sürdürebiliyor?
Kim çatışma ortaya çıktığında kaçmak yerine onu politik olarak çözmeye çalışıyor?
Ve daha önemlisi: Birlikte mücadele ettiğini söyleyen insanlar gerçekten birlikte yaşayabilecek ilişkiler kurabiliyor mu?
VII. Sonuç: Söylemin Ötesinde Bir Kolektivizm
Prosfygika deneyimi ile metropol koşullarında yaşanan yalnızlık arasındaki karşıtlık, tek bir topluluğun ya da birkaç kişinin davranışından daha geniş bir sorunu görünür hale getirmiştir: Politik söylem ile yaşam pratiği arasındaki mesafe.
Bu mesafe, yalnızca bireysel tutarsızlıklarla açıklanamaz. Aynı zamanda çağdaş politik kültürlerin bireyselleşme, geçicilik ve sürekli kapasite yönetimi gibi küçük-burjuva eğilimleriyle de ilişkilidir.
Ancak bu durum, kolektivizmin bütünüyle çökmüş olduğu sonucunu doğurmaz. Daha önemli sonuç şudur: Kolektivizm, kendisini yalnızca ortak ideallerde değil, ortak yaşamın maddi örgütlenmesinde kanıtlamak zorundadır.
Devrimci etik bu nedenle bir kimlik, estetik veya yaşam tarzı meselesine indirgenemez. İnsanların hastalıkta, yoksullukta, sürgünde, çatışmada ve kırılganlıkta birbirlerine nasıl davrandıkları da politik mücadelenin doğrudan parçasıdır.
Sloganlar sustuğunda geriye kalan şey, politik kimliğin gösterişçi vitrini değil, onun gündelik yaşamda yarattığı ilişkilerin niteliği olacaktır. Dayanışma da bu anlamda bir lütuf veya boş zaman etkinliği olmadığı gibi; sınırsız bir özveri dayatması da değildir. Dayanışma, özgür bireylerin birbirlerinin kırılganlığını tanıyarak, sorumlulukları kolektif biçimde paylaşabilecekleri maddi ve politik ilişkileri inşa etme kapasitesidir.
Devrimci politikanın gerçek sınavı tam da burada başlar: Birlikte mücadele ettiğimizi söylediğimiz insanlarla, eylem bittiğinde de birlikte yaşayabilecek kadar devrimci bir hukuku inşa edebilecek miyiz?
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
