Şükriye Ercan
17 Temmuz 2026, 11:55 | Kadın
Mızraktan Algoritmaya Erkek Egemen Şiddet (Şükriye Ercan)
Şiddet çoğu zaman yalnızca vurmak, yaralamak ya da öldürmek üzerinden tanımlanır. Oysa şiddet, yalnızca bedende morluk bırakan bir saldırı değildir. Bazen bir kadının yaşamını sürdürebilmek için bir erkeğe ekonomik olarak bağımlı bırakılmasıdır. Bazen söylediği sözün sürekli küçümsenmesi, kamusal alanda görünmez kılınması, dedikoduyla itibarsızlaştırılmasıdır. Bazen de bir algoritmanın onun sesini geri plana itmesi, bedenini bir tüketim nesnesine dönüştürmesi ya da öfkesini “uygunsuz içerik” olarak sınıflandırmasıdır.
Şiddet, yalnızca kaba kuvvet değil; insanın hareket alanını daraltan, iradesini zayıflatan, sözünü değersizleştiren ve yaşamını başkalarının kararlarına bağımlı hâle getiren bütünlüklü bir tahakküm düzenidir. Bu nedenle şiddeti yalnızca tek tek faillerin eylemleri üzerinden açıklamak eksik kalır. Fail birey olabilir; fakat faili cesaretlendiren, koruyan, meşrulaştıran ve yeniden üreten daha geniş bir düzen vardır.
Kadına yönelik şiddet de bu nedenle “özel hayat”, “aile içi sorun”, “öfke kontrolü” ya da “münferit olay” olarak ele alınamaz. Şiddet, tarihsel olarak kurulmuş ve siyasal olarak sürdürülen bir iktidar biçimidir. Kadını eve kapatan, emeğini görünmez kılan, bedenini denetleyen, doğurganlığını yöneten, sözünü tehdit sayan ve yaşamını erkeğin kararına bağlayan düzen, şiddetin asıl toplumsal zeminini oluşturur.
Şiddetin İlk Sınırı: Kadın Bedeni
İnsanlık tarihinin en eski iktidar ilişkilerinden biri, kadın bedeni üzerinde kurulmuştur. Kadının doğurganlığı, bilgisi, üretici gücü ve toplumsal kuruculuğu, tarih boyunca hem kutsallaştırılmış hem de denetim altına alınmıştır. Kadın bir yandan yaşamın kaynağı olarak yüceltilmiş, diğer yandan bu yaşam verme gücü nedeniyle sınırlandırılmıştır.
Bu çelişki tesadüfi değildir. Erkek egemen düzen, kadının toplumsal gücünü ortadan kaldırırken onun yaşamı sürdürme kapasitesine de el koymuştur. Kadının emeği aileye, bedeni erkeğe, doğurganlığı soyun devamına, bilgisi ise iktidarın ihtiyaçlarına bağlanmıştır. Böylece kadın, toplumun kurucu öznesi olmaktan çıkarılarak erkeğin, ailenin, devletin ve piyasanın denetim alanına dönüştürülmüştür.
Kadının ev içine kapatılması yalnızca mekânsal bir sınırlandırma değildir. Ev, tarihsel olarak kadının emeğinin görünmezleştirildiği, itaate zorlandığı ve şiddetin gizlendiği ilk siyasal alanlardan biri olmuştur. Yemek yapmak, çocuk büyütmek, yaşlı ve hasta bakmak, temizlik yapmak, aile içindeki duygusal yükü taşımak kadınlara “doğal görev” olarak sunulmuştur. Oysa bu görevlerin doğal değil, toplumsal olarak kurulmuş olması, kadının emeğine el koymanın en etkili yollarından biridir.
Şiddet tam da burada başlar: Kadının yaptığı her şeyin görev, fedakârlık ya da sevgi olarak adlandırılması; fakat emek olarak görülmemesiyle.
Aile, Ahlak ve İtaat
Ataerkil düzen kendisini yalnızca zorla sürdürmez. Ahlak, gelenek, namus, aile ve din gibi kavramlar da kadın üzerindeki tahakkümün araçlarına dönüşebilir. Bu kavramlar, kadınların ne giyeceğini, nerede bulunacağını, kiminle konuşacağını, ne zaman evleneceğini, çocuk doğurup doğurmayacağını ve boşanıp boşanamayacağını belirleyen bir denetim dili üretir.
Kadının yaşamı üzerinde söz sahibi olması çoğu zaman “ailenin bozulması”, “toplumsal değerlerin aşınması” ya da “ahlaki çöküş” olarak sunulur. Buna karşılık erkeğin kadın üzerinde kurduğu denetim, aileyi koruma gerekçesiyle meşrulaştırılır. Böylece şiddet yalnızca fiziksel saldırı biçiminde değil, kadının seçim hakkının elinden alınması biçiminde de ortaya çıkar.
Aile içindeki hiyerarşi, toplumsal düzenin küçük bir modeli gibidir. Baba otoriteyi, kadın itaati, çocuklar ise bu düzenin devamını temsil eder. Kadının bağımsızlaşması bu nedenle yalnızca bireysel bir tercih değildir; erkek egemen düzenin temel hücresine yönelmiş bir itirazdır.
Bir kadının kendi parasını kazanması, boşanabilmesi, çocuk doğurmamayı seçmesi, yalnız yaşayabilmesi ya da kamusal alanda politik söz kurması, erkek egemenlik açısından tehdit olarak algılanır. Çünkü kadının özgürleşmesi, yalnızca bir bireyin özgürleşmesi değil; iktidarın en eski dayanaklarından birinin sarsılmasıdır.
Şiddetin Görünen ve Görünmeyen Biçimleri
Fiziksel şiddet, erkek egemen düzenin en görünür yüzüdür. Darp, tehdit, zorla alıkoyma, işkence ve kadın cinayetleri, kadın bedenine açık biçimde yönelen saldırılardır. Ancak fiziksel şiddet çoğu zaman öncesinde başka şiddet biçimleriyle hazırlanır.
Kadının arkadaşlarından uzaklaştırılması, çalışmasının engellenmesi, parasına el konulması, telefonunun kontrol edilmesi, kıyafetlerinin denetlenmesi, sürekli aşağılanması ve suçlu hissettirilmesi, fiziksel saldırıdan önce kurulan denetim zincirinin parçalarıdır.
Duygusal şiddet, kadının kendi algısından şüphe etmesine neden olur. Yaşadığı şiddet “abartı”, “yanlış anlama”, “hassasiyet” ya da “duygusallık” olarak küçümsenir. Kadın bir süre sonra yalnızca faile değil, kendi deneyimine de güvenemez hâle gelir. Şiddetin en ağır sonuçlarından biri budur: Kadının kendi hakikatinden koparılması.
Ekonomik şiddet ise kadının yaşamını yeniden kurma imkânını ortadan kaldırır. Geliri olmayan, çalışmasına izin verilmeyen, borçlandırılan ya da sosyal güvenceden yoksun bırakılan kadın, şiddet gördüğü ortamı terk etmekte zorlanır. Bu nedenle ekonomik bağımlılık, diğer bütün şiddet biçimlerinin sürdürülmesini sağlayan temel araçlardan biridir.
Sosyal şiddet de kadının kamusal varlığını hedef alır. Dedikodu, iftira, itibarsızlaştırma, dışlama ve yalnızlaştırma, özellikle politik, örgütlü ya da söz söyleyen kadınlara karşı sıkça kullanılan yöntemlerdir. Kadının düşüncesiyle mücadele etmek yerine özel hayatı tartışmaya açılır. Söylediği söz değil, ilişkileri, kıyafeti, geçmişi ve bedeni yargılanır.
Bu yöntem rastlantısal değildir. Kadını politik alandan uzaklaştırmanın en etkili yollarından biri, onun itibarını hedef almaktır. Çünkü erkek egemen düzen, söz söyleyen kadını yalnızca susturmak istemez; diğer kadınlara da gözdağı vermek ister.
Savaşın Kadın Bedeni Üzerinden Kurulması
Savaş ve çatışma dönemlerinde kadın bedeni doğrudan bir savaş alanına dönüşür. Tecavüz, zorla evlendirme, cinsel köleleştirme, kaçırma, zorunlu göç ve kadınların kamusal yaşamdan uzaklaştırılması, savaşın tesadüfi sonuçları değildir. Bunlar, toplumun direncini kırmak için kullanılan bilinçli yöntemlerdir.
Bir toplumu aşağılamak, korkutmak ve parçalamak isteyen iktidarlar, çoğu zaman o toplumun kadınlarını hedef alır. Çünkü kadın bedeni, yalnızca bireysel bir beden olarak değil, toplumsal hafızanın, kültürün ve geleceğin taşıyıcısı olarak görülür. Kadına yönelik saldırı, bu nedenle bütün topluma yöneltilmiş bir mesajdır.
Savaş koşullarında kadınlardan hem hayatta kalmaları hem de aileyi ayakta tutmaları beklenir. Göçü, yoksulluğu, yasın ve bakımın bütün yükünü taşırlar. Buna rağmen savaş anlatılarında çoğu zaman görünmez kalırlar. Erkek savaşır, kadın bekler; erkek ölür, kadın yas tutar; erkek kahramanlaştırılır, kadın acıya dayanmakla yükümlü kılınır.
Oysa kadınlar yalnızca savaşın mağdurları değildir. Aynı zamanda barışın, dayanışmanın ve yeniden inşanın en güçlü özneleridir. Kadınların savaş karşıtı örgütlenmeleri, barış nöbetleri, dayanışma ağları ve hafıza çalışmaları, erkek egemen savaş siyasetinin karşısına yaşamı koyar.
Özel Savaş ve Toplumsal Çözülme
Modern iktidarlar yalnızca askerî yöntemlerle savaşmaz. Toplumu içeriden çözmek, umutsuzlaştırmak, bağımlı hâle getirmek ve politik iradesini zayıflatmak için psikolojik, kültürel ve ekonomik yöntemler de kullanılır.
Uyuşturucunun yaygınlaştırılması, kadınların cinsel sömürü ağlarına çekilmesi, gençlerin apolitikleştirilmesi, toplumun kendi değerlerinden uzaklaştırılması ve sürekli korku üretilmesi, özel savaş politikalarının parçalarıdır. Bu politikalar açık bir savaş cephesi yaratmadan işler. Fail çoğu zaman görünmezdir; suç örgütleri, yerel iktidarlar, güvenlik yapıları, medya ve piyasa ilişkileri birbirine karışır.
Kadınlar bu çözülme siyasetinin merkezindedir. Yoksulluk, işsizlik, tehdit, şantaj ve itibarsızlaştırma yoluyla kadınlar savunmasız bırakılır. Sonra da maruz kaldıkları sömürünün sorumluluğu kendilerine yüklenir. Fail korunurken kadın yargılanır.
Tecavüz kültürü de bu düzenin ideolojik zeminidir. Cinsel şiddet olağanlaştırılır, mağdurun davranışları sorgulanır, failin sorumluluğu hafifletilir. Kadına ne giydiği, neden orada olduğu, neden sustuğu ya da neden daha önce konuşmadığı sorulur. Erkeğe ise neden şiddet uyguladığı çoğu zaman sorulmaz.
Bu kültür, cinsel şiddeti yalnızca mümkün kılmaz; onu görünmezleştirir.
Dijital Çağın Yeni Hapishanesi
Bugün şiddet yalnızca evde, sokakta, işyerinde ya da savaş alanında üretilmiyor. Dijital platformlar da kadınlar açısından yeni bir denetim alanına dönüşmüş durumda.
Sosyal medya başlangıçta kadınlara görünürlük, söz söyleme ve örgütlenme imkânı sundu. Kadınlar deneyimlerini paylaşabildi, failleri teşhir etti, dayanışma kampanyaları örgütledi ve birbirlerine ulaşabildi. Ancak aynı alan, kısa sürede yeni şiddet biçimlerinin de merkezi hâline geldi.
Kadınların fotoğrafları izinsiz paylaşılabiliyor, sesleri taklit edilebiliyor, yapay zekâ ile sahte görüntüler üretilebiliyor, özel bilgileri ifşa edilebiliyor. Politik kadınlar organize linç kampanyalarının hedefi hâline getiriliyor. Taciz, tehdit ve cinsel içerikli saldırılar, kadınların kamusal sözünü bastırmak için kullanılıyor.
Dijital şiddetin en önemli özelliği sürekliliğidir. Fail yalnızca tek bir kişi değildir. Binlerce kullanıcı, platformların sıralama sistemleri, öneri mekanizmaları ve görünürlük politikaları bu şiddete katılabilir. Kadına yönelik saldırı, daha fazla etkileşim ürettiği için algoritmalar tarafından daha çok kişiye gösterilebilir.
Böylece şiddet yalnızca dijital ortamda gerçekleşmez; algoritma tarafından çoğaltılır.
Algoritmalar Tarafsız Değildir
Algoritmalar çoğu zaman nötr ve teknik sistemler gibi sunulur. Oysa algoritmalar, onları geliştiren toplumların değerlerinden, önyargılarından ve güç ilişkilerinden bağımsız değildir.
Bir sistem hangi içeriğin görünür olacağına, hangi hesabın önerileceğine, hangi bedenin “güzel”, hangi sözün “uygun”, hangi öfkenin “tehlikeli” sayılacağına karar veriyorsa, yalnızca teknik bir işlem yapmıyordur. Aynı zamanda bir norm üretmektedir.
Kadın bedeni dijital alanda sürekli ölçülür, karşılaştırılır ve sınıflandırılır. Filtreler, estetik uygulamalar ve yapay zekâ destekli güzellik ölçütleri, doğal bedeni eksik gösterir. Kadınlara sürekli daha genç, daha zayıf, daha pürüzsüz, daha neşeli ve daha arzulanabilir olmaları gerektiği söylenir.
Bu görünürlük özgürlük değil, yeni bir disiplin biçimidir.
Kadın artık yalnızca toplumsal beklentilere göre değil, algoritmik beklentilere göre de kendini düzenler. Hangi fotoğrafın daha çok beğeni alacağını, hangi sözün tepki çekeceğini, hangi görüntünün görünür olacağını düşünerek davranır. Böylece gözetim dışarıdan değil, içeriden işlemeye başlar.
Kadın kendini sürekli izler, düzeltir ve sansürler.
Bedenin Veriye Dönüşmesi
Dijital çağda kadın bedeni yalnızca görüntü değildir; aynı zamanda veridir. Fotoğraflar, aramalar, konum bilgileri, beğeniler, takipler, mesajlar ve izleme süreleri, büyük teknoloji şirketleri tarafından işlenir.
Kadının neyi sevdiği, neden korktuğu, hangi ürüne ihtiyaç duyduğu, ne zaman yalnız hissettiği ve hangi içerik karşısında daha uzun süre ekranda kaldığı ölçülür. Bu bilgiler daha fazla tüketim, daha fazla bağımlılık ve daha fazla kâr için kullanılır.
Kadın bedeni böylece üç yönlü bir sömürü alanına dönüşür. Görsel olarak teşhir edilir, duygusal olarak onaya bağımlı hâle getirilir ve verisel olarak şirketlerin mülkiyetine geçirilir.
Dijital platformlar kadınlara görünürlük verirken aynı anda onların bedenlerinden, duygularından ve davranışlarından ekonomik değer üretir. Bu nedenle dijital özgürlük, sahiplik ve denetim sorularından bağımsız düşünülemez.
Veri kimin elindedir? Algoritmayı kim yazmaktadır? Bir kadının görünürlüğüne kim karar vermektedir? Kadının dijital izleri neden kendisine değil, şirketlere aittir?
Bu sorular, çağımızın kadın özgürlüğü mücadelesinin temel sorularından biridir.
Şiddete Karşı Yaşamı Örgütlemek
Şiddet yalnızca bireysel savunma yöntemleriyle ortadan kaldırılamaz. Elbette kadınların hukuki, ekonomik ve fiziksel olarak korunması gereklidir. Ancak şiddetin kaynağına dokunmadan yalnızca sonuçlarını yönetmek yeterli değildir.
Şiddet, kadını yalnızlaştırarak güçlenir. Bu nedenle şiddete karşı en güçlü zemin örgütlü dayanışmadır.
Kadın dayanışma ağları, kadın meclisleri, sendikalar, mahalle örgütlenmeleri, bağımsız kadın platformları ve dijital dayanışma toplulukları, kadınların yalnız olmadığını gösterir. Bir kadının yaşadığı şiddetin yalnızca onun kişisel meselesi olmadığını, bütün kadınların ortak sorunu olduğunu ortaya koyar.
Kadınların birbirine inanması, şiddet düzeninin en güçlü karşıtıdır. Çünkü ataerkil sistem kadınları birbirinden koparmak, rekabete sürüklemek ve yalnızlaştırmak ister. Dayanışma ise bu parçalanmayı bozar.
Kadınların kurduğu ortak yaşam alanları, yalnızca korunma mekanizması değildir. Aynı zamanda yeni bir toplumsal düzenin nüveleridir. Eşitlik, rıza, ortak karar, karşılıklı bakım ve kolektif sorumluluk temelinde kurulan ilişkiler, erkek egemenliğin alternatifi olabilir.
Komünal Yaşam ve Dijital Özsavunma
Komünal yaşam yalnızca geçmişe ait bir toplumsal model değildir. Bugün kadınların ortak üretim, dayanışma ve özsavunma temelinde kurduğu her yapı, komünal yaşamın güncel bir biçimi olarak düşünülebilir.
Bu yaklaşım dijital alana da taşınmalıdır. Kadınların verilerini koruyan kolektif sistemler, şiddet vakalarını belgeleyen bağımsız ağlar, dijital güvenlik eğitimleri, dayanışma kampanyaları ve kadınların yönettiği medya platformları, dijital özsavunmanın araçlarıdır.
Algoritmaların kararlarının şeffaf olması, teknoloji şirketlerinin hesap vermesi, yapay zekâ sistemlerinde cinsiyetçi önyargıların denetlenmesi ve kadınların veri politikalarına doğrudan katılması gerekir.
Kadınların dijital dünyada yalnızca kullanıcı değil, karar verici olması zorunludur. Çünkü teknolojiye kimin yön verdiği, gelecekteki toplumsal ilişkilerin de nasıl kurulacağını belirleyecektir.
Dijital alanı tamamen terk etmek çözüm değildir. Asıl mesele, bu alanı erkek egemen, kapitalist ve merkeziyetçi denetimden çıkararak demokratik, kolektif ve özgürlükçü bir zemine dönüştürmektir.
Şiddetin Karşısında Yeni Bir Yaşam
Kadına yönelik şiddet, insanlık tarihinin en eski iktidar düzenlerinden biridir. Ancak bu tarih yalnızca boyun eğmenin tarihi değildir. Kadınların direnişi, dayanışması, örgütlenmesi ve yaşamı yeniden kurma iradesi de aynı ölçüde köklüdür.
Kadınlar evin duvarlarını, meydanların sınırlarını, savaşın kuşatmasını ve dijital gözetimin çemberini defalarca aşmıştır. Her itiraz, erkek egemenliğin doğal olmadığını gösterir. Her dayanışma, şiddetin kader olmadığını kanıtlar.
Şiddetin araçları değişmektedir. Bazen sopa, bazen yasa, bazen yoksulluk, bazen dedikodu, bazen ekran ve bazen algoritma olarak karşımıza çıkar. Fakat özü aynıdır: Kadının sözünü, bedenini, emeğini ve geleceğini denetlemek.
Bu nedenle mücadele de bütünlüklü olmak zorundadır.
Kadının yalnızca yaşama hakkını değil, nasıl yaşayacağına karar verme hakkını savunmak gerekir. Yalnızca şiddetten korunmasını değil, ekonomik bağımsızlığını, kamusal sözünü, politik varlığını ve dijital haklarını da savunmak gerekir.
Şiddetin karşısında kurulacak hayat, yalnızca şiddetin olmadığı bir hayat değildir. Kadının özne olduğu, sözünün dinlendiği, emeğinin tanındığı, bedeninin kendisine ait olduğu ve kararların ortaklaştığı bir yaşamdır.
Asıl dönüşüm, şiddetin azalmasıyla değil; şiddeti üreten iktidar ilişkilerinin ortadan kalkmasıyla mümkündür.
Çünkü kadın özgürlüğü, yalnızca kadınların değil, bütün toplumun özgürleşmesidir.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yazarın Diğer Yazıları
- Ekoloji ve Marksizm: Doğa, Toplum ve Mücadele
- Kürt Sorununda CHP’nin Dağılan Samimiyet Söylemi (Şükriye Ercan)
- HUKUK VE ŞİDDET ÜZERİNE SESLİ DÜŞÜNCELER (Şükriye Ercan)
- Hesap Verilmeyen Hafıza: Maraş’tan Sivas’a, Failler Ölse de Suç Yaşıyor (Şükriye Ercan)
- Meşruiyetin Gölgesinde: Hileli Seçimlerden Çıkar Gerçekliğine ve Kürtlerin Geleceğine Dair (Şükriye Ercan)
