Atak Logo

Atak Menü

Şükriye Ercan

Şükriye Ercan

19 Şubat 2026, 21:57 | Kadın

Ekoloji ve Marksizm: Doğa, Toplum ve Mücadele

Ekoloji ve Marksizm: Doğa, Toplum ve Mücadele

İnsanlar binlerce yıl boyunca çevreye verdikleri zararı, doğayla kurdukları ilişkiyi ve bunun sonuçlarını sayısız biçimde kanıtlamıştır. Doğa ile insan arasındaki bu ilişkinin tarihi, aynı zamanda üretim biçimlerinin, mülkiyet ilişkilerinin ve iktidar yapılarının tarihidir. Bu nedenle ekoloji, yalnızca çevre sorunlarını değil, insanlığın kendisiyle ve toplumsal örgütlenmesiyle kurduğu ilişkiyi de sorgular.

 

Yeryüzünün kaderiyle ilgilenenler için artık gerçeklerle yüzleşme zamanı gelmiştir. Yalnızca iklim değişiminin değil, toplumsal sistemin değişiminin de zorunlu olduğu bir eşikteyiz. Bugün yaşanan ekolojik kriz; tesadüflerin, bireysel hataların ya da “yanlış tüketim alışkanlıklarının” sonucu değildir. Bu kriz, doğayı sınırsız bir kaynak, insanı ise sömürülebilir bir araç olarak gören bir sistemin ürünüdür.

 

Ya bu denetimsiz, yıkıcı iktisadi kalkınma yolu ile devam edeceğiz ya da gelecek insan soyunun ve doğanın sorumluluğunu üstleneceğiz. Bu iki yol arasında tarafsız kalmak mümkün değildir. Çünkü mevcut düzen, hem doğayı hem de yaşamı geri dönülmez biçimde tahrip etmektedir.

 

İnsani kalkınma yoluna radikal biçimde girmek zorundayız. Bu radikal dönüşüm, yalnızca teknolojik çözümlerle ya da bireysel tercihlerle sağlanamaz. Üretimin, bölüşümün ve karar alma mekanizmalarının köklü biçimde değişmesini gerektirir. Eğer kendi yaşamımızda ve ülkelerde devrimci bir değişiklik yapmazsak, hepimizin sonu karakolda bitecek. Bu cümle sert gelebilir ama başka türlü söylenemez. Çünkü ekolojik yıkım derinleştikçe, devletlerin cevabı daha fazla baskı, daha fazla güvenlik politikası ve daha fazla zor aygıtı olacaktır.

 

Sizlere uzun uzun istatistik bilgiler vermeyi çok isterdim; ancak buna gerek yok. Çünkü hepimiz aynı şeyleri yaşıyoruz. Bunu herhangi bir rapordan değil; yaşadığım yerden, kuruyan topraktan, azalan sudan ve artan yoksulluktan biliyorum. İklimde 1–1,5 derece ısınmanın tüm gezegeni ne denli etkilediğini artık gündelik hayatımızda deneyimliyoruz. Mevsimler kayıyor, su kaynakları tükeniyor, yaşam alanları yok oluyor.

 

Kuraklık, sel felaketleri ve su kıtlığı bunun en somut örnekleridir. Tarım ürünlerinde azalma, yoksulluk, göçler ve kentlerde biriken işsizler orduları bu zincirin devamıdır. Kırsal alanların çökmesi, kentlerin yaşanmaz hâle gelmesi ve milyonlarca insanın güvencesizliğe itilmesi ekolojik krizin toplumsal yüzüdür. Bugün herhangi bir ovaya, herhangi bir kıyı kasabasına bakmak bunu görmek için yeterlidir.

 

Tüm bunlar kapitalizmin 500 yılı aşkın süredir doğaya verdiği zararın ve yarattığı eşitsizliklerin sonucudur. Kapitalizm yalnızca emeği sömürmez; toprağı, suyu, havayı ve tüm canlı yaşamını da metalaştırır. Doğanın kendini yenileme kapasitesinin yok sayılması, insanla doğa arasındaki yabancılaşmanın ta kendisidir. İşte biz buna ekoloji diyoruz.

 

Bugün ekoloji yeni bir konuymuş gibi sunuluyor. Oysa bu mesele, modern sanayi toplumunun başından beri tartışılmaktadır. 1860’larda Marx ve Engels, kapitalist üretim tarzının yarattığı metabolik bozulmanın hem insanı hem de doğayı sömürgeleştireceğini açıkça ortaya koymuşlardır. Doğayla kurulan ilişkinin kopması, sermayenin sınırsız büyüme mantığının kaçınılmaz sonucudur.

 

Bu nedenle kapitalizme karşı mücadele verilmeden ekolojik mücadele olmaz. Ekoloji, sistem içi reformlarla çözülebilecek bir “çevrecilik” meselesi değildir. Bu cümle kulağa radikal gelebilir ama yaşadığımız gerçeklik bundan daha yumuşak değildir. Aksine, üretim ilişkilerinin ve mülkiyet yapısının sorgulanmasını zorunlu kılar.

 

Ekolojik yıkımın en ağır sonuçlarını yaşayanlar tesadüfen seçilmiş değildir. Doğa nasıl sınırsız bir kaynak olarak görülüyorsa, kadın emeği de tarih boyunca görünmez, karşılıksız ve tükenmez kabul edilmiştir. Kapitalist sistem, doğayı sömürürken aynı zamanda kadın emeğini de sömürerek ayakta kalır.

 

Kadınlar; tarımda, ev içi emekte, bakım hizmetlerinde ve yaşamı yeniden üretme süreçlerinde doğayla en doğrudan ilişkiyi kuran toplumsal öznedir. Suya, toprağa, gıdaya ve sağlığa erişimin kısıtlandığı her durumda ilk etkilenenler kadınlar olur. Bu nedenle ekolojik kriz, aynı zamanda derin bir toplumsal cinsiyet krizidir.

 

Doğanın talanı ile kadın bedeninin ve emeğinin denetlenmesi aynı zihniyetin ürünüdür. Erkek egemen kapitalist düzen, hem doğayı hem kadını kontrol altına almayı, disipline etmeyi ve verim nesnesine dönüştürmeyi hedefler. Bu yüzden kadın mücadelesi ekolojiden, ekoloji mücadelesi kadın özgürlük mücadelesinden ayrı düşünülemez.

 

Kadınların yaşamı savunma pratikleri, ekolojik mücadelenin en kadim ve en dirençli biçimlerinden biridir. Tohumu koruyan, suyu savunan, yaşam alanlarını savunmak için bedenini siper eden kadınlar, aynı zamanda başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermektedir.

 

Ekolojik mücadele aynı zamanda sosyalizm mücadelesidir. Kapitalizm ortadan kalkmadan ekoloji normal yoluna giremez. Çünkü kapitalizm var oldukça, doğa her zaman kârın gerisine itilecektir. Bu mücadeleyi verecek olanlar bizleriz; emekçiler, kadınlar, gençler ve yaşamdan yana olan herkes.

 

Ekososyalist perspektif, ekolojik krizi yalnızca çevresel bir sorun olarak değil, kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal bir sonucu olarak ele alır. Doğanın kurtuluşu emeğin kurtuluşundan, emeğin kurtuluşu ise toplumsal eşitlikten ayrı düşünülemez. Büyüme ve kâr merkezli kalkınma anlayışını reddeder; yerine toplumsal ihtiyaçları, ekolojik sınırları ve yaşamın sürdürülebilirliğini esas alan bir üretim ve bölüşüm modelini savunur. Doğa bir meta değil, ortak yaşam alanıdır.

 

Ekososyalizm; merkeziyetçi, hiyerarşik ve erkek egemen yapılara karşı, katılımcı, yerel ve dayanışmacı örgütlenmeleri savunur. Karar alma süreçlerinde halkın, özellikle kadınların ve emekçilerin söz sahibi olmasını temel ilke olarak görür.

 

Yaşamımızda devrimci değişimler yapmadan, yeni olanaklar yaratamayız. Bugün imkânsız gibi görünen şeyler, biz ayağa kalktığımızda mümkün hâle gelir. Bu yazı bir sonuç değil, bir çağrıdır. Ekoloji mücadelesi, aynı zamanda özgür, eşit ve dayanışmacı bir yaşamın mücadelesidir.

 

______________________________________________________________________________

 

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

 

 

Paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!