YOLUN ONTOLOJİSİ VE MODERN TANINMA REJİMİ: ALEVİLİKTE KİMLİK, SINIR VE ÖZERKLİK (Haydar Avşar)
1. MODERNİTENİN ONTOLOJİK REJİMİ
Kategori, Sınır ve Yönetilebilirlik
Modern ulus-devlet yalnızca bir siyasal organizasyon biçimi değildir; aynı zamanda ontolojik bir düzenleme mekanizmasıdır. Modernite, toplumsal varoluş biçimlerini yönetilebilir kılmak için onları tanımlanabilir kategorilere ayırır. Din, mezhep, azınlık, kültür ve kimlik gibi kategoriler bu ontolojik düzenlemenin ürünüdür.
Bu düzenleme iki temel ilkeye dayanır:
1. Tanımlanabilirlik
2. Sınırlanabilirlik
Tanımlanamayan bir topluluk, hukuki muhatap olamaz.
Sınırlandırılamayan bir inanç, yönetilebilir kabul edilmez.
Dolayısıyla modern tanınma rejimi yalnızca hak tahsis eden bir sistem değil; aynı zamanda ontolojik sabitleme mekanizmasıdır.
Bu noktada tanınma kavramı yeniden düşünülmelidir. Tanınma, çoğu zaman özgürlükle eş anlamlı kabul edilir. Oysa tanınma aynı zamanda şu süreci içerir:
• Tanım üretimi
• Sınır çizimi
• Temsil belirleme
• Norm sabitleme
Bu dört adım tamamlandığında topluluk hukuki olarak görünür olur; fakat aynı anda belirli bir çerçeveye hapsedilmiş olur.Modern kamusal alan, akışkan varoluş biçimlerini değil; kategorik kimlikleri kabul eder.Bu bağlamda soru şudur:Bir yol, kategoriye indirgenmeden kamusal alanda var olabilir mi?Bu soru yalnızca Alevilik için değil; tüm süreçsel inanç toplulukları için geçerlidir.
2. YOL ONTOLOJİSİ: VARLIĞIN SÜREÇSEL VE İLİŞKİSEL KURGUSU
Modern tanınma rejiminin kategorik ontolojisine karşılık, “yol” kavramı farklı bir varlık anlayışına işaret eder. Yol, sabit bir kimlik değil; süreçsel bir oluş hâlidir. Bu nedenle yol ontolojisi, özsel ve sabit varlık anlayışından ayrılır.
Yolun ontolojik yapısını üç temel eksende düşünmek mümkündür:
1. Süreçsellik
2. İlişkisellik
3. Rıza-temelli iç düzen
2.1 Süreçsellik: Sabit Öz Yerine Sürekli Oluş
Modern kimlik anlayışı, toplulukları sabit nitelikler üzerinden tanımlar. Kimlik bir “şey”dir; tanımı yapılabilir, sınırları çizilebilir, temsilcisi belirlenebilir.
Oysa yol, “şey” değil, bir yürüyüştür.Bu yürüyüşte öz, tamamlanmış bir yapı değildir; sürekli açılan bir imkândır. Yolun mensubu olmak bir kategoriye girmek değil, bir pratiğe katılmaktır. Bu pratik, her an yeniden üretilir.Bu nedenle yol ontolojisi, kategorik varlığa değil, süreçsel varoluşa dayanır. Süreçsel varoluş ise hukuki sabitlemeye dirençlidir. Çünkü hukuk, değişkenliği değil, tanımlanabilirliği esas alır.Yolun en kritik ontolojik özelliği burada ortaya çıkar:O, tanımla değil, yaşantıyla var olur.Tanım genişledikçe değil; pratik derinleştikçe güçlenir.
2.2 İlişkisellik: Birey-Değil, Ağ Temelli Toplumsallık
Modern kimlik siyaseti bireyi temel birim olarak kabul eder. Haklar bireysel özne üzerinden tanımlanır. Topluluk ise bu bireylerin toplamı olarak düşünülür.
Yol ontolojisinde ise birey tek başına ontolojik birim değildir. Birey, ilişki ağı içinde anlam kazanır. Talip, rehber, pir ve cem pratiği arasındaki bağ, yalnızca örgütsel değil; ontolojiktir.
Bu yapı hiyerarşik değil; yönlendirici ve öğretici bir ilişkiler ağıdır. Otorite merkezî bir kurumda toplanmaz; pratik içinde dağılır.
Bu nedenle yol, temsil edilebilir bir “kurumsal özne” üretmez. Çünkü varlığı, tekil bir merkezde yoğunlaşmaz.
Modern devlet ise muhatap arar. Devlet için topluluk, temsilcisi olan bir özneye indirgenmelidir. Bu indirgeme gerçekleştiği anda ilişkisel ağ, merkezî yapıya dönüşme riski taşır.
2.3 Rıza: Hukuki Değil, Ontolojik Bir İlke
Modern siyaset teorisinde rıza, sözleşme kavramıyla ilişkilendirilir. Rıza hukuki bir onay mekanizmasıdır.Yol ontolojisinde rıza, sözleşmeden önce gelir. O, topluluğun varlık koşuludur. Cem pratiği, yalnızca ibadet değil; rızanın sürekli yeniden üretimidir.Bu rıza çoğunluk oyu değildir.
Bu rıza hukuki onay değildir.Bu rıza varoluşsal uyumdur.Eğer rıza yerini prosedüre bırakırsa, yolun ontolojik yapısı değişir. Çünkü prosedür, sayı ve norm üzerinden işler; rıza ise içsel uyum üzerinden.Modern kurumlaşma arttıkça rıza formel mekanizmaya dönüşebilir. Bu dönüşüm, görünürde demokratikleşme gibi algılansa da ontolojik düzlemde farklı bir kaymaya işaret eder.
2.4 Ontolojik Çatışma Alanı
Bu noktada iki farklı ontolojik rejim açıkça belirginleşir:
Modernite:
• Sabit kategori
• Merkezî temsil
• Hukuki tanım
• Normatif çerçeve
Yol:
• Süreçsel oluş
• Dağılmış rehberlik
• Tanımsızlıkta süreklilik
• Rıza temelli iç düzen
Sorun yalnızca siyasal değildir; ontolojiktir.Yolun kategorileştirilmesi, onun siyasal alana girmesi değil; varlık biçiminin dönüşmesi anlamına gelebilir.Bu nedenle mesele, “hak alınmalı mı alınmamalı mı?” sorusundan daha derindir.Asıl soru şudur: Yol, ontolojik yapısını koruyarak modern kamusal alanda nasıl var olabilir?
3. TANINMA PARADOKSU: HAK MI, SABİTLEŞME Mİ?
Modern siyasal düşüncede tanınma, çoğu zaman özgürleşmenin ön koşulu olarak kabul edilir. Tanınmayan topluluk görünmezdir; görünmeyen topluluk hak talep edemez. Bu nedenle tanınma, normatif olarak ilerici bir kazanım gibi sunulur.Fakat burada kritik bir soru ortaya çıkar:Tanınma yalnızca görünürlük müdür, yoksa ontolojik yeniden tanımlama mıdır?Bu soruya verilecek cevap, yol ontolojisinin modern devletle ilişkisini belirleyecektir.
3.1 Tanınma Bir İsimlendirme Eylemidir
Her tanınma, bir adlandırmadır.
Her adlandırma ise sınır çizimidir.
Devlet bir topluluğu tanıdığında şunları yapar:
• Onu belirli bir kategoriye yerleştirir.
• O kategoriye uygun normatif çerçeve üretir.
• Temsil mekanizmasını belirler.
• İç çoğulluğu dışarıya karşı tek bir isim altında toplar.
Bu süreç çoğu zaman “hak kazanımı” diliyle meşrulaştırılır. Oysa ontolojik düzeyde gerçekleşen şey sabitlemedir.Akışkan olan tanımlanır.Çoğul olan tekleştirilir.Süreç olan statüye dönüştürülür. Bu nedenle tanınma, yalnızca siyasal bir işlem değildir; ontolojik bir müdahaledir.
3.2 Görünürlük ve Norm Üretimi
Görünürlük, modern kamusal alanın temel ilkesidir. Ancak görünürlük her zaman norm üretir. Çünkü kamusal alan, düzenleyici bir alandır.
Bir topluluk kamusal alanda yer aldığında şu sorular sorulur:
• Kimdir?
• Sınırı nedir?
• Temsilcisi kimdir?
• Resmî öğretisi nedir?
Bu soruların cevapları verildiği anda norm oluşur.
Norm oluştuğunda ise:
• Alternatif yorumlar marjinalleşebilir.
• Çoğul pratikler “sapma” sayılabilir.
• Yerel farklılıklar merkezî söylem tarafından bastırılabilir.
Görünürlük arttıkça içsel farklılık alanı daralabilir. Bu daralma dramatik bir yasakla değil; temsil dili üzerinden gerçekleşir.
3.3 Hak ile Ontolojik Maliyet Arasındaki Gerilim
Bu noktada bir paradoks belirir:Hak kazanımı ile ontolojik daralma aynı anda gerçekleşebilir.
Örneğin:
• Kamusal ibadet hakkı tanınabilir.
• Kurumsal temsil kabul edilebilir.
• Mali destek sağlanabilir.
Fakat bunun karşılığında:
• Öğreti belirli bir forma sabitlenebilir.
• Merkezi temsil organı oluşturulabilir.
• Devlet muhatap olarak tek bir kurumsal yapı talep edebilir.
Bu durum, dışsal güçlenme ile içsel dönüşümün eşzamanlı ilerlemesine yol açar.Dolayısıyla tanınma süreci nötr değildir.O, bir müzakere alanıdır.
3.4 Tanınma Rejiminin Yapısal Mantığı
Modern devlet açısından tanınma üç işlev görür:
1. Hukuki düzenleme
2. Mali denetim
3. Siyasal muhatap belirleme
Bu üç işlev, yönetilebilirlik üretir.Yönetilebilirlik arttıkça özerklik azalabilir.Buradaki kritik mesele şudur:Özerklik yalnızca siyasal değil; ontolojik bir meseledir.Eğer bir yol, kendi iç düzenini dış normlara göre yeniden yapılandırmak zorunda kalırsa, varlık biçimi dönüşür. Bu dönüşüm ani değildir. Yavaş ve sessizdir.
3.5 Tanınma Reddi Bir İzolasyon mu?
Burada yanlış anlaşılmaması gereken bir nokta vardır:Tanınmaya mesafeli durmak, kamusal alandan çekilmek anlamına gelmez.Sorun, tanınmanın biçimidir.
Yol ontolojisi açısından iki seçenek vardır:
1. Tanımlanarak hak almak
2. Tanımlanmadan alan açmak
Birinci seçenek kimlikleşmeye yatkındır.
İkinci seçenek ise ontolojik alanın korunmasına yöneliktir.
Bu ikinci seçenek zordur. Çünkü modern sistem kategorisiz muhatap kabul etmez. Ancak ontolojik direnç, tam da bu noktada ortaya çıkar.
4. DERNEKLEŞME VE MODERN KURUMSALLAŞMA:
Yolun Temsil Krizi
Modern kamusal alan, muhatap ister. Muhatap ise kurumsal yapı demektir. Bu nedenle dernekleşme, yalnızca örgütsel bir tercih değil; modern siyasal alanın dayattığı bir formdur. Dernek, modern hukuki sistem içinde tanımlanmış bir yapıdır:
• Üyelik esasına dayanır.
• Tüzükle yönetilir.
• Seçimli temsil üretir.
• Devletle sözleşmesel ilişki kurar.
Bu yapı, kendi başına nötr değildir. Çünkü dernek formu, belirli bir siyasal-toplumsal mantığı içerir.Yol ontolojisi ise üyelik değil, aidiyet; tüzük değil, erkân; temsil değil, rehberlik üretir. Bu iki mantık kesiştiğinde bir gerilim doğar.
4.1 Dernek Formunun İç Mantığı
Dernekleşme şu sonuçları üretir:
1. Topluluğun sınırları üyelikle belirlenir.
2. Karar alma süreci oylama prosedürüne bağlanır.
3. Temsil belirli kişilerde yoğunlaşır.
4. Devletle mali ve hukuki bağ kurulur.
Bu mekanizmalar, modern demokratik örgütlenmenin temelidir. Ancak yol ontolojisinde otorite çoğunluk kararıyla değil; rıza ve rehberlik üzerinden işler. Dernek formu yaygınlaştıkça:
• Rehberlik kurumsal yönetime dönüşebilir.
• Cem pratiği kültürel etkinlikleşebilir.
• Yol içi farklılıklar merkezî söylem tarafından sadeleştirilebilir.Bu dönüşüm zorunlu değildir; fakat yapısal bir eğilimdir.
4.2 Merkezi Temsil ve “Resmî Söylem” Riski
Devlet, muhatap olarak genellikle tek bir temsil arar. Bu arayış, iç çoğulluğun dışa karşı tek ses hâline getirilmesini teşvik eder.
Bu süreçte:
• Farklı ocak gelenekleri tek bir “Alevilik tanımı” altında toplanabilir.
• Yerel pratikler genel çerçeveye uyarlanabilir.
• Öğretinin zenginliği sadeleştirilmiş bir anlatıya indirgenebilir.
Bu sadeleşme çoğu zaman görünmezdir. Çünkü temsil söylemi, “birlik” ve “güçlenme” diliyle meşrulaştırılır.Fakat ontolojik düzlemde olan şudur:Çoğulluk merkezî normla yer değiştirir.Bu durum, derneklerin kötü niyetli olduğu anlamına gelmez. Sorun niyet değil; formdur.
4.3 İki Farklı Bağlam: Türkiye ve Almanya
Türkiye ve Almanya örnekleri bu dönüşümün iki farklı bağlamını sunar.Türkiye’de:
• Uzun süreli tanınmama ve dışlanma deneyimi vardır.
• Dernekler görünürlük ve savunma alanı oluşturmuştur.
• Hak mücadelesi kurumsallaşmayı hızlandırmıştır.
Almanya’da:
• Göçmenlik bağlamı belirleyicidir.
• Devlet, muhatap olarak örgütlü yapıları teşvik eder.
• Kurumsal temsil, kamusal finansman ve din dersi gibi alanlarda işlevseldir.
Her iki bağlamda da dernekler önemli bir rol oynamıştır. Ancak her iki bağlamda da aynı risk mevcuttur:Kurumsal güç arttıkça ontolojik alan daralabilir.Bu daralma açık bir yasakla değil; yönetilebilirlik mantığıyla gerçekleşir.
4.4 Dernekler Gerekli mi?
Bu noktada radikal bir soru ortaya çıkar:
Eğer kimlik tanıması reddedilecekse, derneklerin varlık gerekçesi nedir?
Bu soruya iki uç cevap verilebilir:
1. Dernekler gereksizdir.
2. Dernekler vazgeçilmezdir.
Her iki cevap da indirgemecidir.
Daha teorik bir yaklaşım şudur:
Dernekler ontolojik alanın yerine geçmemelidir.
Eğer dernek:
• Yolun öğretisini tanımlamaya kalkarsa,
• Temsil iddiasını mutlaklaştırırsa,
• Devlet tanınmasını ontolojik meşruiyet kaynağına dönüştürürse,
o zaman kimlikleşme hızlanır.
Fakat dernek:
• Hukuki savunma alanı oluşturur,
• Kültürel görünürlük sağlar,
• Ontolojik alanı tanımlamadan desteklerse,
o zaman araç olarak kalabilir.
Buradaki ayrım kritik önemdedir:
Araç mı, öz mü?
4.5 Temsil Krizi
Temsil krizi şuradan doğar:Yol temsil edilebilir bir özne üretmez.Dernek temsil üretmek zorundadır.Bu zorunluluk ile ontolojik yapı arasındaki gerilim çözümlenmediği sürece, kimlikleşme eğilimi devam eder.Dolayısıyla sorun derneklerin varlığı değil; temsilin ontolojik sınırıdır.
5. DEVLET-DIŞI ONTOLOJİK ALANIN İMKÂNI
Alan Ayrımı ve Özerklik Stratejisi
Önceki bölümlerde gösterildiği gibi mesele yalnızca tanınma talebi ya da kurumsallaşma değildir. Mesele, ontolojik alanın siyasal alan tarafından yutulup yutulmayacağıdır.Bu nedenle burada önerilen şey basit bir “tanınma reddi” değil; bilinçli bir alan ayrımıdır.Alan ayrımı, iki düzlemin birbirine karıştırılmamasını ifade eder:
1. Ontolojik alan (yolun iç düzeni)
2. Siyasal-hukuki alan (hak mücadelesi ve kamusal görünürlük)
Bu iki alan çakıştığında kimlikleşme hızlanır.Bu iki alan ayrıştırıldığında özerklik korunabilir.
5.1 Ontolojik Alan Nedir?
Ontolojik alan:
• Öğretinin üretildiği,
• Rızanın kurulduğu,
• Erkânın yaşandığı,
• Rehberliğin işlediği alandır.
Bu alanın temel özellikleri şunlardır:
• Tanıma ihtiyaç duymaz.
• Hukuki statüye dayanmaz.
• Merkezi temsil gerektirmez.
• Çoğulluğu içkin olarak taşır.
Bu alan, modern devlet tarafından tanımlanamaz; çünkü tanımlandığı anda dönüşür. Dolayısıyla ontolojik alanın korunması, dışsal tanınmadan daha öncelikli bir meseledir.
5.2 Siyasal Alanın Sınırı
Siyasal alan kaçınılmazdır. Hak mücadelesi, kamusal görünürlük ve hukuki eşitlik talebi meşrudur. Ancak siyasal alanın ontolojik alanı temsil ettiğini iddia etmesi sorunludur.Siyasal alan şunları yapabilir:
• Ayrımcılığa karşı mücadele
• Hukuki eşitlik talebi
• Kültürel hak savunusu
• Kamusal mekân talebi
Ama şunları yapamaz:
• Öğretiyi tanımlamak
• Yolun özünü belirlemek
• Meşruiyet kaynağı olmak
Bu sınır çizilmediğinde, siyasal alan ontolojik alanın yerine geçmeye başlar.Bu ise dönüşümün başlangıç noktasıdır.
5.3 Tanımlanmadan Hak Modeli
Modern sistem kategorisiz hak vermeye direnir. Ancak teorik olarak mümkündür:Hak, kimlik tanımı üzerinden değil; eşit yurttaşlık ilkesi üzerinden savunulabilir.
Bu modelde:
• Devletten özel statü talep edilmez.
• Eşit uygulama talep edilir.
• İnanç tanımı devlete bırakılmaz.
Bu yaklaşım, kimlik tanınmasına dayalı modelden farklıdır. Burada amaç “resmî inanç”statüsü kazanmak değil; ayrımcılığı ortadan kaldırmaktır. Bu ayrım ince ama kritiktir.
5.4 Özerklik Stratejisi
Ontolojik özerklik, izolasyon değildir. Bu strateji üç düzeyde işler:
1. Epistemik Özerklik
Öğretinin tanım yetkisi dış kuruma devredilmez.
2. Kurumsal Özerklik
Dernekler ontolojik alan adına konuşmaz; yalnızca hukuki alanı temsil eder.
3. Mali Özerklik
Devlet finansmanı bağımlılık üretmeyecek şekilde sınırlandırılır.Bu strateji radikal görünse de, aslında ontolojik sürekliliğin ön koşuludur.
5.5 Kimlikleşme Eşiği
Bir yolun kimliğe dönüşme eşiği şurada belirir:
• Öğreti metinleştirilip sabitlendiğinde,
• Merkezi temsil tek meşruiyet kaynağına dönüştüğünde,
• Devlet tanıması ontolojik değer üretmeye başladığında,
yol, süreç olmaktan çıkar; kategoriye dönüşür.
Bu dönüşüm ani değildir. Fakat bir eşik vardır. Bu eşik geçildiğinde geri dönüş zorlaşır. Dolayısıyla mesele şudur: Kimlik araç olarak mı kalacak, yoksa özün yerine mi geçecek?
6. ONTOLOJİK KIRILMA NOKTASI
Modernite İçinde Yolun Geleceği
Artık en sert teorik sonuca geliyoruz.Modernite, kategorisiz varoluşu kabul etmez. Her şeyi adlandırır. Her adlandırma sınırdır. Her sınır yönetimdir.Yol ise sınırdan çok geçiştir.
Yol, sabit öz değil; arayıştır.Bu nedenle yol ile modern tanınma rejimi arasındaki gerilim geçici değil; yapısaldır.Burada üç olasılık vardır:
1. Tam eklemlenme → Kimlikleşme
2. Tam kopuş → Marjinalleşme
3. Alan ayrımı → Ontolojik özerklik
Bu kitap bölümü üçüncü yolu savunmaktadır.
Çünkü:
• Kimlikleşme, ontolojik daralma üretir.
• Kopuş, kamusal görünmezlik yaratır.
• Alan ayrımı ise hem görünürlük hem derinlik imkânı sunar.
Son Tez
Alevilik bir kimlik değildir; bir ontolojidir.Ontoloji tanınma ile değil; yaşantı ile sürer.Eğer tanınma ontolojik alanın önüne geçerse, kimlik özün yerini alır.Eğer ontolojik alan korunursa, kimlik araç olarak kalabilir.Gelecek, modern devletin vereceği kararla değil; içsel alan bilincinin gücüyle belirlenecektir.
7. MODERN SİYASAL ONTOLOJİ VE YOLUN SINIRI
Tanınma, Egemenlik ve Biyopolitik Çerçeve
Yol ile modern devlet arasındaki gerilim, yalnızca kültürel ya da hukuki değildir. Bu gerilim, modern siyasal ontolojinin temel yapılarıyla ilgilidir. Tanınma kuramı, egemenlik teorisi ve biyopolitika tartışmaları bu bağlamı açığa çıkarmak için kritik araçlar sunar.
7.1 Tanınma Kuramının Sınırı
Modern tanınma kuramı büyük ölçüde Axel Honneth ve Charles Taylor gibi düşünürler tarafından geliştirilmiştir. Bu kuramda tanınma, bireyin ve topluluğun özsaygısının ve özgürlüğünün koşulu olarak görülür.Ancak bu yaklaşım iki varsayıma dayanır:
1. Kimlik sabitlenebilir bir özdür.
2. Tanınma, özün kamusal doğrulanmasıdır.
Yol ontolojisi açısından ise sorun burada başlar. Çünkü yol sabit bir öz üretmez; oluş hâlini sürdürür. Tanınma kuramı, sabitlenebilir kimlik varsayımı üzerine kurulu olduğu için süreçsel ontolojiyi zorunlu olarak kategorileştirir.Dolayısıyla tanınma, burada özgürleştirici olmaktan çok dönüştürücü bir müdahale hâline gelir. Tanınma kuramının görmediği şey şudur: Tanınma, kimliği güçlendirebilir; fakat süreci dondurabilir.
7.2 Egemenlik ve Tanımlama Yetkisi
Egemenlik yalnızca şiddet tekeli değildir; tanımlama yetkisidir. Bu noktada Carl Schmitt’in egemenlik anlayışı açıklayıcıdır: Egemen, istisna hâline karar verendir. Ancak daha derin bir okumada egemen, aynı zamanda kimin “ne” olduğuna karar verendir.Devlet bir topluluğu tanıdığında şu soruya cevap verir: “Bu topluluk nedir?”
Bu cevap, yalnızca hukuki değil; ontolojiktir. Çünkü tanım, varlığın sınırını belirler.
Yol ontolojisi açısından bu durum kritik bir kırılma noktasıdır. Eğer egemenlik, yolun ne olduğunu tanımlama yetkisini fiilen üstlenirse, ontolojik özerklik aşınır.Bu nedenle mesele yalnız hak değildir; tanım üzerindeki egemenliktir.
7.3 Biyopolitika ve Yönetilebilir İnanç
Michel Foucault modern devletin klasik egemenlikten farklı olarak yaşamı düzenlediğini söyler. Biyopolitika, nüfusun yönetimi, normların üretimi ve toplumsal davranışın düzenlenmesidir.
Bu çerçevede tanınma şunu üretir:
• İnanç topluluğu istatistiksel kategoriye dönüşür.
• Kurumsal yapı denetim mekanizmasına bağlanır.
• Öğreti, müfredat ve temsil üzerinden standardize edilir.
Yönetilebilirlik arttıkça, spontane ve dağınık pratikler azalır.
Bu noktada biyopolitik müdahale açık baskı şeklinde değil; düzenleme şeklinde gerçekleşir. Dernekleşme, raporlama, mali şeffaflık ve temsil kuralları görünürde demokratiktir; fakat aynı zamanda düzenleyicidir.Yolun ontolojisi ise düzenlenebilirlikten çok içsel sürekliliğe dayanır.
7.4 Hegemonya ve İçselleştirme
Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı burada önemlidir. Hegemonya yalnızca zor değil; rıza üretimidir.Modern tanınma rejimi, topluluklara şu mesajı verir:“Tanınmak istiyorsan kendini tanımla.”Bu çağrı zamanla içselleştirilebilir. Topluluk kendi varlığını devletin kategorik dilinde anlatmaya başlar.Bu noktada dönüşüm dışsal baskıyla değil; içsel yeniden çerçeveleme ile gerçekleşir.Kimlik dili içselleştiğinde yol dili zayıflayabilir.Bu, hegemonik bir süreçtir.
7.5 Ontolojik Direnç ve Karşı-Çerçeve
Eğer modern siyasal ontoloji:
• Tanımlama
• Sabitleme
• Yönetilebilirlik
• Normalizasyon
üzerine kuruluysa, yol ontolojisinin karşı-çerçevesi şunlara dayanmalıdır:
• Süreçsellik
• Çoğulluk
• Tanımsızlıkta süreklilik
• İçsel rıza
Bu karşı-çerçeve, moderniteyi tümüyle reddetmez; fakat onun ontolojik iddiasını sınırlar.
Burada önerilen şey anarşik bir kopuş değil; egemenliğin tanımlama gücüne mesafedir.
Derinleştirilmiş Sonuç: Ontoloji mi, Hukuk mu?
Modern siyaset teorisi, hak ve tanınma üzerinden ilerler. Yol ontolojisi ise varoluş ve içsel süreklilik üzerinden. Eğer hukuk ontolojinin önüne geçerse, varlık biçimi dönüşür.
Eğer ontoloji hukuku araç olarak konumlandırırsa, dönüşüm sınırlı kalır.Dolayısıyla mesele şu ikileme indirgenemez:“Tanınma iyi midir, kötü müdür?”
Asıl mesele şudur:
Kim tanımlıyor?Tanım hangi düzeyde bağlayıcı?Ontolojik alan siyasal alan tarafından temsil ediliyor mu, yoksa yalnızca korunuyor mu?Bu sorular modern siyaset teorisi ile yol ontolojisi arasındaki gerçek tartışma zeminini oluşturur.
Yukarıdaki tezler somut durum göz önünde bulundurularak yazılmıştır. Fakat bunların dışında egemenliğin tamamen dışına çıkan bir teori geliştirilebilir mi? Mümkün …..
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
