Atak Logo

Atak Menü

Yol ve İmha Arasında: Kurucu Aldatma, Laiklik ve Alevi Varoluşunun Ontolojik Dışlanışı (Haydar Avşar)

27 Aralık 2025, 17:00 | Yazar: Haydar Avşar | Kategori: Ülke
Yol ve İmha Arasında: Kurucu Aldatma, Laiklik ve Alevi Varoluşunun Ontolojik Dışlanışı (Haydar Avşar)

I. Laiklik, Hukuk ve Kurucu Aldatma 

 

1. Laikliğin Varsayımı: Tarafsız Devlet Miti 

 

Türkiye’de laiklik, anayasal bir ilke olarak çoğunlukla din ile devletin ayrılığı şeklinde tanımlanır. Ancak bu tanım, laikliğin fiili işleyişini açıklamakta yetersizdir. Zira Türkiye’de din, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla kamusal bir kurum olarak örgütlenmiş; Sünni İslam, devletin normatif referansı haline getirilmiştir. Bu durum, din ile devlet arasında bir ayrım değil, belirli bir mezhebin devlet eliyle kamusallaştırılması anlamına gelmektedir. 

 

Bu bağlamda laiklik, tarafsız bir düzenleyici ilke olmaktan ziyade, devletin mezhepsel karakterini görünmez kılan ideolojik bir varsayım olarak işlemektedir. Laikliğin “var olduğu” kabul edilmekte; ancak bu kabul, Aleviler açısından deneyimlenen somut gerçeklikle örtüşmemektedir. Sorun, laikliğin ihlal edilmesi değil; laikliğin baştan itibaren Sünni-İslam merkezli bir devlet yapılanmasıyla birlikte ve onunla uyumlu biçimde kurulmuş olmasıdır. 

 

Dolayısıyla Türkiye’de laiklik, mezhepler arası eşitliği güvence altına alan bir ilke değil; aksine, mezhepsel hiyerarşiyi doğal ve sorgulanamaz kılan bir ideolojik örtü işlevi görmektedir. Bu örtü, devletin Sünni karakterini “din dışı” bir kamusallık yanılsaması altında yeniden üretir. 

 

2. Laikliğin Aleviler Açısından İşlevi: Boşlukta Bırakma Mekanizması 

 

Laiklik söylemi, Alevileri eşit yurttaşlar olarak kapsadığı iddiasını taşırken, fiiliyatta onları örgütsüz, temsilsiz ve hukuki korumadan yoksun bir konuma yerleştirir. Alevilik ne kamusal bir inanç biçimi olarak tanınmış ne de kendi ontolojik ve kurumsal yapılarıyla var olabileceği bir alan bulabilmiştir. Bu durum, açık bir yasaklama biçiminden ziyade, boşlukta bırakma yoluyla gerçekleşmiştir. 

 

Aleviler için sorun, devletin doğrudan baskısından çok, devletin “tarafsız” olduğunu iddia eden ama fiilen Sünni normlar üzerinden işleyen yapısıdır. Laiklik, Alevileri koruyan bir çerçeve üretmediği gibi, onları devlete karşı örgütsüz bırakan bir düzenleme biçimi haline gelmiştir. Bu örgütsüzlük, şiddet anlarında Alevi toplumunun kendisini hukuka, güvenlik aygıtlarına ya da kamusal mekanizmalara dayandırmasını imkânsız kılmıştır. 

 

Bu nedenle Maraş, Çorum ve Sivas’ta yaşananlar, laikliğin askıya alındığı istisnai anlar değil; laikliğin Aleviler açısından işlevsizliğinin en çıplak biçimde görünür olduğu tarihsel eşiklerdir. 

 

3. Hukukun Rolü: Koruma Değil, Dağıtma 

 

Türkiye’de hukuk, Alevilere yönelik kitlesel şiddet karşısında koruyucu bir mekanizma olarak değil; şiddeti bireyselleştirerek ve siyasal bağlamından kopararak dağıtan bir aygıt olarak işlemiştir. Maraş, Çorum ve Sivas sonrasında yargı süreçleri, toplu ve mezhepsel nitelik taşıyan suçları bireysel adli vakalara indirgemiş; devletin kurumsal sorumluluğu sistematik biçimde görünmez kılınmıştır. 

 

Bu yaklaşım, hukukun yetersizliğinden ziyade, hukukun işlevsel tercihini ortaya koymaktadır. Hukuk, burada adalet üretmekten çok, siyasal sorumluluğu dağıtarak devleti aklama işlevi üstlenmiştir. Uluslararası hukuk mekanizmaları da benzer biçimde, yapısal tahakkümü sorgulamak yerine ihlalleri tazminat düzeyine indirgemiş; böylece mezhepsel şiddetin siyasal karakteri bertaraf edilmiştir. 

 

Bu çerçevede Aleviler açısından sorun, hukukun kriz anlarında askıya alınması değil; hukukun baştan itibaren kendileri için kurulmamasıdır. Hukukun “geri çekilmesi” değil, ontolojik olarak hiç var olmaması söz konusudur. 

 

4. Kurucu Aldatma Olarak Eşitlik ve Yurttaşlık 

 

Laiklik, hukuk ve yurttaşlık söylemleri bir araya geldiğinde, Alevilere eşitlik ve koruma vaadi sunan bir kurucu anlatı ortaya çıkar. Ancak bu anlatı, pratikte sürekli olarak boşa düşmektedir. Kadının “beni sen öldür, onların eline bırakma” sözü, bu kurucu aldatmayı tek cümlede ifşa eder. Bu söz, yurttaşlığın askıya alındığı bir anı değil; Aleviler açısından hiçbir zaman gerçek anlamda kurulmamış olduğunu gösterir. 

 

Kadının devlete değil, son bir özel ilişkiye sığınması; hukukun geri çekilmesinin değil, hukukun Alevi varoluşu için baştan itibaren işletilmemiş olmasının ifadesidir. Bu bağlamda kurucu aldatma, devletin vaatleri ile fiili işleyişi arasındaki basit bir çelişki değil; mezhepsel tahakkümün sürekliliğini sağlayan kurucu bir mekanizmadır. 

 

II. Tarihsel Süreklilik ve Mezhepsel Devlet Aklı 

 

1. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Mezhepsel Süreklilik 

 

Türkiye’de Alevilere yönelik yapısal dışlanma, Cumhuriyet dönemine özgü bir sapma değil; Osmanlı’dan devralınan mezhepsel devlet aklının modern biçimler altında yeniden üretilmesidir. Osmanlı siyasal düzeni, Sünni İslam’ı yalnızca bir inanç sistemi olarak değil, devletin meşruiyet ve denetim aracı olarak konumlandırmıştır. Bu bağlamda Alevilik, tarihsel olarak “sapkınlık”, “fitne” ya da “iç tehdit” kategorileri içinde değerlendirilmiş; siyasal ve toplumsal düzenin dışında tutulmuştur. 

 

Bu miras, Cumhuriyet’le birlikte kopuşa uğramak yerine, farklı bir dil ve kurumsal yapı altında devam ettirilmiştir. Halifeliğin kaldırılması ve laiklik ilkesinin ilanı, mezhepsel devlet aklının tasfiyesi anlamına gelmemiş; aksine, Sünni-İslami normların bu kez bürokratik ve hukuki araçlarla yeniden düzenlenmesini mümkün kılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, bu sürekliliğin en açık göstergelerinden biridir. Böylece din, devletin doğrudan denetimi altına alınmış; ancak bu denetim, çoğulculuğu değil, Sünni mezhebin normatifliğini kurumsallaştırmıştır. 

 

Bu tarihsel süreklilik, Aleviliğin neden hiçbir dönemde eşit bir kamusal statüye kavuşamadığını açıklayan temel zeminlerden biridir. Sorun, belirli iktidarların tercihleriyle sınırlı değil; devlet aklının mezhepsel karakteriyle ilgilidir. 

 

2. Uluslaşma, Homojenleştirme ve “Dahili Öteki” 

 

Cumhuriyet’in uluslaşma süreci, homojen bir toplum yaratma hedefi üzerine inşa edilmiştir. Bu hedef, etnik olduğu kadar mezhepsel bir homojenliği de varsaymıştır. Ulus-devlet modeli içinde makbul yurttaş, Sünni-Türk kimliği etrafında tanımlanmış; bu çerçevenin dışında kalan topluluklar “uyum”, “asimilasyon” ya da “denetim” politikalarına tabi tutulmuştur. 

 

Aleviler, bu süreçte ne tamamen dışlanan bir “harici öteki” ne de tam anlamıyla içerilen bir yurttaş topluluğu olmuştur. Onlar, sürekli gözetim altında tutulan, potansiyel tehdit olarak kodlanan ve gerektiğinde bastırılabilecek bir “dahili öteki” konumuna yerleştirilmiştir. Bu konum, Aleviliğin açık biçimde yasaklanmasını değil; kamusal görünürlüğünün sınırlandırılmasını, örgütsel yapılarının tanınmamasını ve siyasal temsilinin sürekli tartışmalı hale getirilmesini beraberinde getirmiştir. 

 

Bu nedenle Alevilik, uluslaşma sürecinde ne “milletin kurucu unsuru” olarak kabul edilmiş ne de çoğulcu bir yurttaşlık anlayışı içinde tanınmıştır. Alevi varoluşu, ulusal bütünlüğü tehdit etmeyecek ölçüde tolere edilen; ancak hiçbir zaman tam anlamıyla meşrulaştırılmayan bir alan olarak düzenlenmiştir. 

 

3. Devlet Aklı ve Şiddetin Normalleşmesi 

 

Mezhepsel devlet aklının en belirgin sonuçlarından biri, Alevilere yönelik şiddetin istisna değil, olağanlaştırılmış bir yönetim aracı haline gelmesidir. Maraş, Çorum ve Sivas gibi katliamlar, bu şiddetin “kontrolden çıkmış” anları değil; devletin kriz anlarında başvurduğu tarihsel repertuarın parçasıdır. 

 

Devlet aklı açısından şiddet, yalnızca bastırma amacı taşımaz; aynı zamanda sınır çizme, korku üretme ve itaat tesis etme işlevi görür. Bu nedenle katliamlar sonrasında izlenen politika, failleri tümüyle cezalandırmak değil; şiddetin siyasal anlamını dağıtarak, onu “bireysel suç” ya da “toplumsal gerilim” düzeyine indirgemektir. Böylece hem devletin kurumsal sorumluluğu görünmez kılınır hem de benzer şiddet pratiklerinin gelecekte yeniden devreye sokulmasının önü açık bırakılır. 

 

Bu normalleşme, Alevi toplumunda sürekli bir güvensizlik hali üretmiş; devletle kurulan ilişki, hak temelli bir yurttaşlık ilişkisinden ziyade, koşullu tahammül zeminine oturmuştur. 

 

4. Tarihsel Bellek ve Süreklilik Algısı 

 

Alevi belleğinde Maraş, Çorum ve Sivas, birbirinden kopuk travmalar değil; aynı devlet aklının farklı tarihsel anlarda tekrarlanan tezahürleridir. Bu bellek, lineer bir mağduriyet anlatısından ziyade, süreklilik taşıyan bir dışlanma deneyimine işaret eder. Devletin farklı dönemlerde değişen söylemlerine rağmen, Alevi varoluşunun karşı karşıya kaldığı yapısal risk algısı büyük ölçüde sabit kalmıştır. 

 

Bu süreklilik algısı, Alevilerin neden hukuka, laikliğe ya da anayasal güvencelere temkinli yaklaştığını da açıklar. Zira tarihsel deneyim, bu mekanizmaların kriz anlarında değil, olağan zamanlarda dahi Alevi varoluşunu koruyacak şekilde işlemediğini göstermiştir. 

 

III. Çok Merkezli Şiddet Rejimi: Katliamların Yapısal Mantığı 

 

1. “Olay”dan “Merkez”e: Analitik Bir Kayma 

 

Maraş, Çorum ve Sivas katliamları genellikle birbirinin devamı olan zincirleme olaylar ya da benzer toplumsal patlamalar olarak ele alınmıştır. Bu yaklaşım, şiddeti tarihsel bağlamından kopararak onu neden–sonuç ilişkileri içinde açıklamaya çalışır. Oysa bu katliamları analitik olarak anlamlandırabilmek için, onları tekil “olaylar” olarak değil; devletin mezhepsel tahakkümünün yeniden kurulduğu merkezler olarak ele almak gerekir. 

 

“Merkez” kavramı burada coğrafi bir referansa değil, siyasal ve kurumsal yoğunlaşmaya işaret eder. Her bir katliam, devletin farklı aygıtlarının — güvenlik, yargı, ideoloji, bürokrasi — belirli bir tarihsel momentte eşgüdümlü biçimde devreye girdiği düğüm noktalarıdır. Bu nedenle Maraş, Çorum ve Sivas arasında hiyerarşik bir sıralama yapmak (“en kanlı”, “en sembolik”) analitik olarak yanıltıcıdır. Belirleyici olan, her birinin kurucu bir eşik olmasıdır. 

 

2. Çok Merkezlilik: Süreklilik İçinde Yeniden Kuruluş 

 

Çok merkezli şiddet rejimi kavramı, devlet şiddetinin tek bir merkezden yönetilen lineer bir yapı olmadığını; farklı tarihsel bağlamlarda, farklı coğrafyalarda ve farklı biçimler altında yeniden üretilebilir bir karakter taşıdığını ifade eder. Bir merkez bastırıldığında ya da görünürde “kapatıldığında”, başka bir merkez devreye girer. Bu durum, şiddetin coğrafyaya değil, devlet aklının işleyiş mantığına bağlı olduğunu gösterir. 

 

Bu bağlamda: 

 

• Maraş, kuşatma, hedefleme ve toplu yok etme pratiğinin merkezidir. 

 

• Çorum, yakma, yağma ve yerinden etme yoluyla mekânsal tasfiyenin merkezidir. 

 

• Sivas, kamusal imha, seyir ve ibret üretiminin merkezidir. 

 

Her bir merkez, farklı yöntemler kullanmakla birlikte, aynı siyasal amaca hizmet eder: Alevi varoluşunu denetim altına almak, kamusal alandan geri çekmek ve sürekli bir kırılganlık hali üretmek. 

 

3. Devlet Aygıtlarının Eşgüdümü 

 

Çok merkezli şiddet rejiminin işleyişinde belirleyici olan, devlet aygıtlarının açık ya da örtük eşgüdümüdür. Şiddet yalnızca saldırgan gruplar eliyle değil; bu grupların hareket alanını belirleyen, sınırlayan ya da genişleten kurumsal kararlarla mümkün hale gelir. 

 

Güvenlik güçlerinin müdahale etmeyişi, yargının şiddeti bireyselleştirmesi, bürokrasinin olayları “kontrol altına alındı” söylemiyle normalleştirmesi ve ideolojik aygıtların mezhepsel dili dolaşıma sokması, bu eşgüdümün farklı boyutlarını oluşturur. Bu noktada devletin rolü, doğrudan fail olmak ile pasif seyirci olmak arasında salınan bir belirsizlik değil; şiddeti yönetme ve yönlendirme pratiğidir. 

 

Bu nedenle çok merkezli şiddet rejimi, “devlet dışı aktörlerin taşkınlığı” olarak açıklanamaz. Şiddet, devletin kurumsal sınırları içinde şekillenmiş ve bu sınırlar tarafından meşrulaştırılmıştır. 

 

4. Mekân, Zaman ve Şiddetin Politikası 

 

Her merkez, şiddetin mekânsal ve zamansal olarak nasıl örgütlendiğini de gösterir. Maraş’ta mahallelerin kuşatılması, Çorum’da belirli ev ve dükkânların yakılması, Sivas’ta ise otel gibi sembolik bir mekânın seçilmesi, şiddetin rastlantısal olmadığını ortaya koyar. Mekân, burada yalnızca fiziksel bir alan değil; siyasal bir mesajın taşıyıcısıdır. 

 

Zamansal olarak bakıldığında ise şiddetin belirli anlara yoğunlaştırıldığı, ardından hukuki ve idari mekanizmalarla dağıtıldığı görülür. Katliam anı kısa, etkisi ise uzun sürelidir. Bu, şiddetin yalnızca bedensel değil; hafızaya yönelik bir müdahale olduğunu gösterir. 

 

5. Çok Merkezli Hafıza ve Ontolojik Etki 

 

Çok merkezli şiddet rejiminin en kalıcı sonucu, Alevi toplumunda oluşan çok merkezli hafızadır. Maraş, Çorum ve Sivas, yalnızca geçmişte yaşanmış travmalar değil; bugünkü siyasal ve toplumsal davranışları şekillendiren referans noktalarıdır. Bu hafıza, Alevi varoluşunun sürekli bir tehdit altında olduğu algısını pekiştirir ve devletle kurulan ilişkiyi derin bir güvensizlik zeminine oturtur. 

 

Bu noktada şiddetin ontolojik etkisi belirginleşir. Alevi varoluşu, yalnızca fiziksel olarak hedef alınmamış; yaşama biçimi, yol anlayışı ve kamusal görünürlüğü sistematik biçimde sınırlandırılmıştır. Çok merkezli şiddet rejimi, Aleviliği geçici olarak bastırmak değil; onu kalıcı olarak kırılgan kılmak üzere işlemiştir. 

 

IV. Çorum: Görsel Kanıt, Mekânsal İmha ve Hukukun Sessizliği 

 

1. Fotoğrafı Olaydan Ayırmak: Görselin Politik Statüsü 

 

Çorum katliamına ait fotoğraflar genellikle “arşiv” ya da “belge” olarak sunulur. Oysa bu görseller, yalnızca yaşanmış bir şiddetin kaydı değil; şiddetin nasıl mümkün kılındığını gösteren politik metinlerdir. Fotoğraf burada tanıklıkla sınırlı değildir; devletin müdahale etmeyişini, seyir halini ve sonrasındaki hukuki sessizliği aynı kare içinde barındırır. 

 

Yanmış evler, talan edilmiş dükkânlar, boşaltılmış sokaklar ve kaçmak zorunda bırakılmış insanlar, şiddetin anlık değil; mekânsal ve süreklilik taşıyan bir tasfiye olduğunu gösterir. Fotoğraf, bu yönüyle, resmi anlatının “kontrolden çıkmış olay” söylemini doğrudan boşa düşürür. 

 

2. Mekânsal Şiddet: Yakma, İşaretleme ve Yerinden Etme 

 

Çorum’da şiddetin temel biçimi öldürmekten ziyade yakmak ve yerinden etmektir. Bu durum, katliamın amacının yalnızca can almak değil; Alevi varlığını belirli mekânlardan silmek olduğunu ortaya koyar. Fotoğraflarda görülen yıkım, rastgele değildir: belirli mahalleler, belirli evler ve belirli işyerleri hedef alınmıştır. 

 

Yakma pratiği, yalnızca maddi imhayı değil, geri dönüş ihtimalinin ortadan kaldırılmasını hedefler. Ev yakmak, hafızayı yakmaktır; mahalleyi yok etmek, topluluğu dağıtmaktır. Bu yönüyle Çorum, çok merkezli şiddet rejimi içinde kolonyal bir yerinden etme pratiğinin merkezlerinden biridir. 

 

3. Devletin Görünmezliği: Fotoğrafta Olmayan Ama Belirleyici Olan 

 

Çorum fotoğraflarında dikkat çeken en önemli unsur, devletin yokluğudur. Güvenlik güçleri, müdahale eden bir aktör olarak değil; çoğu zaman kadrajın dışında kalan ama varlığı hissedilen bir gölge olarak yer alır. Bu yokluk bir eksiklik değil; bilinçli bir siyasal tercihin sonucudur. 

 

Devletin bu “görünmezliği”, şiddetin önünü açan bir koşul haline gelir. Fotoğraflar, şiddetin durdurulmadığını değil; durmasının istenmediğini gösterir. Bu noktada devlet, fail ile seyirci arasında bir yerde değil; şiddetin mekânsal sonuçlarını belirleyen asli aktör konumundadır. 

 

4. Hukukun Devreye Girişi: Şiddet Sonrası Yönetim 

 

Çorum’da hukuk, şiddeti önleyen değil; şiddet sonrasında devreye giren bir yönetim mekanizması olarak işler. Fotoğraflarda görülen yıkımın ardından hukuk, bu yıkımı “bireysel suçlar” kategorisine ayırarak devletin yapısal sorumluluğunu görünmez kılar. 

 

Toplu saldırılar, yakmalar ve zorla yerinden etmeler, anayasal düzeni hedef alan suçlar olarak değil; münferit ceza davaları olarak ele alınır. Bu durum, hukukun koruyucu değil; aklayıcı bir aygıt olarak çalıştığını gösterir. Çorum bağlamında hukuk, adalet üretmez; şiddeti yönetir ve normalize eder. 

 

5. Görsel Hafıza ve Ontolojik Etki 

 

Çorum fotoğrafları, Alevi toplumsal hafızasında yalnızca geçmişe ait imgeler değildir. Bu görseller, bugün hâlâ süren bir ontolojik güvensizliğin kaynaklarıdır. Evlerin yanışı, sokakların boşluğu ve insanların kaçışı, Alevi varoluşunun her an yeniden hedef alınabileceği duygusunu üretir. 

 

Bu nedenle Çorum, yalnızca bir tarihsel vaka değil; sürekli güncellenen bir hafıza merkezidir. Görsel hafıza, burada devletle kurulan ilişkinin sınırlarını çizer: hukuk korumaz, laiklik boşluk yaratır, yurttaşlık askıya alınmaz; hiç kurulmamıştır. 

 

Ara Sonuç 

 

Çorum katliamı ve ona ait fotoğraflar, devlet şiddetinin yalnızca öldürme üzerinden değil; mekân, hafıza ve geri dönüş ihtimali üzerinden işlediğini gösterir. Görsel kanıtlar, resmi anlatının aksine, bu şiddetin plansız değil; yapısal ve kurucu bir karakter taşıdığını ortaya koyar. 

 

V. Sivas: Kamusal İmha, Seyir ve Engizisyon Mantığı 

 

1. Olay Değil Ritüel: Kamusal İmhanın Kuruluşu 

 

Sivas Katliamı, modern Türkiye tarihinde sıradan bir toplu şiddet olayı değildir. Burada şiddet, gizli ya da ani bir patlama biçiminde değil; gün ortasında, kalabalıklar önünde, saatler boyunca süren bir kamusal ritüel olarak gerçekleşmiştir. Bu niteliğiyle Sivas, Maraş ve Çorum’dan ayrılmaz; ancak aynı zamanda onları aşan bir sembolik yoğunluk taşır. 

 

Madımak Oteli’nin seçimi tesadüfi değildir. Otel, kamusal olan ile özel olanın kesiştiği; görünür, izlenebilir ve kuşatılabilir bir mekândır. İnsanların içeride olduğu bilindiği halde binanın ateşe verilmesi, öldürmenin ötesinde ibret üretmeyi hedefleyen bir imha biçimidir. Bu yönüyle Sivas, modern devletin gölgesinde gerçekleşen bir engizisyon pratiği olarak okunmalıdır. 

 

2. Seyir Toplumu ve Devletin Bakışı 

 

Sivas’ta şiddetin en ayırt edici unsurlarından biri, kalabalığın seyirci konumudur. Yakma eylemi yalnızca birkaç failin değil; slogan atan, izleyen, alkışlayan ya da sessiz kalan geniş bir kitlenin önünde gerçekleşmiştir. Ancak asıl belirleyici seyir, devletin seyiridir. 

 

Güvenlik güçleri olay yerindedir; ancak müdahale etmez. Bu durum, devletin “yetersizliği” ya da “gecikmesi” olarak değil; bilinçli bir seyir politikası olarak değerlendirilmelidir. Devlet, şiddeti durdurmamakla kalmaz; onun kamusal olarak tamamlanmasına izin verir. Bu seyir, şiddeti meşrulaştıran sessiz bir onaya dönüşür. 

 

3. Engizisyon Mantığı: Yakma, Arındırma ve İbret 

 

Sivas’ta uygulanan şiddet biçimi, tarihsel olarak ortaçağ engizisyonlarının “arınma” ve “ibret” mantığıyla örtüşür. Yakma, burada yalnızca öldürme yöntemi değil; sapma olarak görülen bir varoluşun kamusal alandan silinmesinin simgesidir. 

 

Alevi kimliği ve düşünsel üretim, bu mantık içinde “tehlikeli”, “sapkın” ya da “hakaret edici” olarak kodlanır. Şiddet, bu kodlamayı fiili bir cezaya dönüştürür. Devletin bu süreçteki rolü, engizisyonu bizzat yürütmek değil; onun gerçekleşmesine uygun zemini sağlamaktır. 

 

4. Hukukun Sonradan Gelişi: İmha Sonrası Normalleşme 

 

Sivas sonrasında hukuk, yine tanıdık bir biçimde devreye girer: şiddeti durdurmak için değil; tamamlanmış bir imhayı yönetmek için. Yargı süreçleri, toplu bir suç olarak değil; bireysel eylemler zinciri olarak ele alınır. Devletin kurumsal sorumluluğu, sistematik biçimde davaların dışına itilir. 

 

Bu süreç, hukukun bir “eksiklik” değil; işlevsel bir araç olarak çalıştığını gösterir. Hukuk, burada adalet üretmez; şiddetin siyasal sonuçlarını stabilize eder. Sivas, bu anlamda hukukun tarafsızlığının değil; taraflılığının en çıplak biçimde görüldüğü merkezlerden biridir. 

 

5. Sivas’ın Çok Merkezli Rejimdeki Yeri 

 

Sivas, çok merkezli şiddet rejiminin zirve noktası değil; en görünür halkasıdır. Maraş ve Çorum’da uygulanan şiddet biçimleri burada yoğunlaşır ve sembolik bir doruğa ulaşır. Ancak bu görünürlük, şiddetin istisnai olduğu anlamına gelmez. Aksine, Sivas, devletin şiddeti kamusal alanda ne kadar ileri götürebileceğinin sınırlarını gösterir. 

 

Bu nedenle Sivas, yalnızca Alevi hafızasında değil; Türkiye’nin siyasal tarihinin tamamında bir kırılma noktasıdır. Burada açığa çıkan şey, devletin laiklik ve hukuk söylemiyle çelişen bir pratik değil; bu söylemin gerçek işlevinin görünür hale gelmesidir. 

 

Ara Sonuç 

 

Sivas Katliamı, kamusal imha, seyir ve hukuki normalleşme arasındaki ilişkiyi en çıplak biçimde açığa çıkaran tarihsel merkezdir. Engizisyon mantığı, modern devlet koşullarında yeniden üretilmiş; laiklik ve hukuk söylemi bu yeniden üretimin ideolojik örtüsü olarak işlemiştir. 

 

Bu bölümle birlikte makale, şiddetin nasıl mümkün kılındığını, nasıl izletildiğini ve nasıl normalleştirildiğini bütünlüklü biçimde ortaya koymaktadır. 

 

VI. Hukuk Korumuyor Değil, Tanımlıyor: Devletin Ontolojik Sınır Rejimi 

 

1. Yanlış Çerçeve: Hukukun “Eksikliği” Meselesi Değil 

 

Maraş, Çorum ve Sivas sonrasında yapılan hâkim yorum, hukukun işlememesi, devletin geç kalması ya da güvenlik aygıtlarının yetersizliği etrafında şekillenmiştir. Bu yorumlar, yaşanan şiddeti bir “sapma” ya da “istisna” olarak ele alır. Oysa burada söz konusu olan hukukun askıya alınması değil; hukukun kendi kurucu işlevini yerine getirmesidir. 

 

Hukuk, Alevi varoluşunu korumak üzere geri çekilmemiştir; onu baştan tanımlanamaz, temsil edilemez ve düzenlenmesi gereken bir alan olarak kurmuştur. Dolayısıyla mesele, hukukun Alevileri koruyamaması değil; hukukun Aleviliği hangi ontolojik çerçeveye yerleştirdiğidir. 

 

2. Toplu Şiddetin Parçalanması: Yapısal Olanın Dağıtılması 

 

Maraş, Çorum ve Sivas’ta yaşananlar; toplu saldırı, yakma, kuşatma, yerinden etme ve kamusal imha pratikleridir. Bu fiiller, yalnızca bireylere karşı işlenmiş suçlar değil; yaşam alanlarına, topluluk bağlarına ve ontolojik sürekliliğe yönelmiş saldırılardır. 

 

Buna rağmen hukuk, bu şiddeti sistematik biçimde bireysel suçlara parçalayarak ele almıştır. Bu parçalama işlemi, teknik bir yargılama tercihi değil; yapısal bir siyasal işlemdir. Toplu suç kabul edildiği anda, devletin güvenlik politikaları, idari kararları ve ideolojik yönlendirme mekanizmaları doğrudan yargının konusu haline gelir. Bireyselleştirme ise bu sorumluluğu dağıtır, silikleştirir ve nihayetinde görünmez kılar. 

 

Hukuk burada hakikati açığa çıkaran bir alan değil; hakikati yöneten bir aygıt olarak işler. 

 

3. Laiklik ve Diyanet: Çelişki Değil, Tutarlı Bir Kurulum 

 

Bu noktada sıkça başvurulan “anayasal laiklik ile pratik arasındaki çelişki” söylemi de yanıltıcıdır. Ortada bir çelişki yoktur; aksine son derece tutarlı bir devlet yapılanması vardır. Türkiye’de laiklik, din ile devletin ayrılması anlamına gelmez; dinin devlet tarafından tanımlanması ve yönetilmesi anlamına gelir. 

 

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir kamu kurumu olarak varlığı, bu yönetim biçiminin merkezindedir. Devlet, “din” kategorisini kendi kurumsal sınırları içinde tanımlar; bu tanıma uyan formları kamusallaştırır, uymayanları ise özel alana iter, görünmez kılar ya da asimilasyona zorlar. 

 

Burada mesele Aleviliğin “tanınmaması” değildir. Alevilik kendini din olarak tanımlamaz. Sorun, devletin yalnızca kendi tanımlayabildiği varoluş biçimlerine kamusal alan tanımasıdır. Yol, rıza, topluluk ve ortak yaşam üzerine kurulu bir ontoloji, bu tanımlama rejimine sığmaz. 

 

4. Tanımlama Tekeli ve Ontolojik Dışlama 

 

Devlet, hukuku kullanarak yalnızca davranışları değil; varoluş biçimlerini de düzenler. Hukuk, burada bir hak dağıtım mekanizması olmaktan çok, ontolojik bir sınır çizme aracıdır: 

 

Neyin kamusal sayılacağı, neyin özel alana itileceği, neyin meşru neyin “sorunlu” olduğu bu sınırlar içinde belirlenir. 

 

Alevilik bu çerçevede “yasaklı” olduğu için değil; tanımlanamaz olduğu için sürekli baskı altındadır. Yol, temsil edilemez; rıza hukuka çevrilemez; topluluk bireye indirgenemez. Bu nedenle Alevi varoluşu, hukuk tarafından korunacak bir özne olarak değil; yönetilecek bir alan olarak ele alınır. 

 

Alevi köylerine cami yapılması, yol mekânlarının kamusal statüden dışlanması ve Aleviliğin ya kültürel folklora ya da özel alana sıkıştırılması, bu ontolojik dışlamanın somut tezahürleridir. 

 

5. Uluslararası Hukuk: Ontolojik Körlük 

 

Ulusal hukukta işleyen bu mekanizma, uluslararası hukuk düzeyinde de büyük ölçüde korunur. Çorum bağlamında Ali Pacacı davasında görüldüğü üzere, ihlal yapısal ve tarihsel bağlamından koparılarak bireysel mağduriyet düzeyine indirgenir; devlet ise tazminat yoluyla sorumluluktan arındırılır. 

 

Bu yaklaşım, evrensel hukuk iddiasına rağmen, ontolojik meseleleri görmezden gelen bir normatif körlük üretir. Mezhepsel ve ontolojik tahakküm, “tarafsız devlet” varsayımı altında görünmez kılınır. 

 

Ara Sonuç 

 

Hukuk, Maraş, Çorum ve Sivas’ta başarısız olmamıştır. Aksine, kendi işlevini eksiksiz biçimde yerine getirmiştir. Bu işlev, Alevi varoluşunu kamusal ve siyasal bir özne olarak kurmak değil; onu yönetilebilir, parçalanabilir ve süreksiz kılmaktır. 

 

Bu nedenle Alevi meselesi, hukuki reformlarla çözülebilecek bir sorun değildir. Mesele, hukukun çizdiği ontolojik sınırların dışına çıkma meselesidir. 

 

VII. Ontolojik Örgütlenme: Alevilik Bir Yol Olarak Siyasal Varoluş 

 

1. Sorunun Yanlış Kuruluşu: Neden Temsil ve Dernek Yetmez 

 

Alevi meselesi uzun süredir yanlış bir düzlemde tartışılmaktadır. Sorun, yeterince temsil edilmemek, yeterince tanınmamak ya da hukuki haklara erişememek değildir. Bu çerçeve, Aleviliği devletin tanıdığı kategorilere mahkûm eder: mezhep, inanç grubu, kültürel kimlik. 

 

Oysa Alevilik bu kategorilerin hiçbirine sığmaz. Alevilik, devletin hukuki ve siyasal ontolojisinden önce vardır. Bu nedenle dernekler, federasyonlar ve platformlar, iyi niyetli olsalar dahi, Alevi varoluşunu güçlendirmek yerine çoğu zaman onu devletin tanıdığı sınırlar içine çeker. 

 

Sorun örgütlenmenin niceliği değil; örgütlenmenin ontolojik yanlışlığıdır. 

 

2. Alevilik Mezhep Değil, Yoldur 

 

Alevilik bir mezhep değildir. Bir “din içi yorum” hiç değildir. Alevilik, ortakçı toplumsal yapılardan bugüne taşınmış bir yaşam düzeni, bir ahlaki ontoloji ve bir ilişki biçimidir. Bu nedenle Aleviler kendilerini tarih boyunca “mezhebimiz” diyerek değil, “yolumuz vardır” diyerek tanımlamıştır. 

 

Nesimi’nin sözü burada yalnızca şiir değil, ontolojik bir bildiridir:“Sorma be birader mezhebimizi / Biz mezhep bilmeyiz, yolumuz vardır.” 

 

Yol, bireyi değil topluluğu; temsili değil doğrudanlığı; yasayı değil rızayı esas alır. Devlet hukuku bireyi düzenler; yol yaşamı düzenler. Bu nedenle Alevilik, modern devletin birey–vatandaş–hukuk üçlüsüyle yapısal bir gerilim içindedir. 

 

3. Ontolojik Örgütlenme Nedir? 

 

Ontolojik örgütlenme, klasik anlamda bir örgüt modeli değildir. Bir merkez, bir hiyerarşi ya da temsil ilişkisi üretmez. Ontolojik örgütlenme, hayatın kendisinin örgütlü olmasıdır. 

 

Bu örgütlenmenin temel unsurları şunlardır: 

 

• Mekân: Ocak, meydan, cem – devletin değil, yolun tanıdığı mekânlar. 

 

• Zaman: Cem zamanı, yas zamanı, anma – resmi takvime tabi olmayan kolektif ritim. 

 

 İlişki: Paylaşım, musahiplik, rıza – piyasa ve hukuk dışı bağlar. 

 

• Hafıza: Maraş, Çorum, Sivas – travma değil, kurucu bilinç. 

 

Bu yapı, devlete alternatif bir iktidar kurma iddiası taşımaz; fakat devletin varoluşu tanımlama tekelini reddeder. 

 

4. Yolun Sürekliliği ve Direniş Biçimleri 

 

Ontolojik örgütlenmenin temel meselesi savunma biçimi değil; sürekliliktir. Devlet şiddeti Aleviliği geçici olarak bastırmayı değil, onu süreksiz kılmayı hedefler: mekândan koparmak, hafızayı dağıtmak, yol ilişkilerini çözmek. 

 

Bu noktada Alevi tarihini “barışçıl gelenek” masalına indirgemek hem yanlış hem de tehlikelidir. Tarihte Aleviler yalnızca yas tutmamış; huruç etmiş, ayaklanmış, direnmiştir. Bu direniş biçimleri, yolun inkârı değil; yolun kendini koruma refleksidir. 

 

Dolayısıyla mesele “silahlı mı değil mi” sorusu değildir. Mesele şudur: 

 

Direniş, yolun sürekliliğine mi tabidir, yoksa dışsal bir siyasal mantığa mı? 

 

Ontolojik örgütlenme, direnişi dışlamaz; onu yolun ahlaki ve toplumsal sürekliliğine bağlar. Gerektiğinde fiili direnç mümkündür; ancak yolun özü, yaşamın kopmamasıdır. 

 

5. Uluslaşma, Laiklik ve Yolun Tasfiyesi 

 

Modern Türkiye’de uluslaşma, Sünni cemaatçiliği hem milletleşmenin harcı hem de devletin ideolojik omurgası olarak kullanmıştır. Laiklik ise bu yapının karşıtı değil; işleyiş biçimidir. Din devletten ayrılmamış; Diyanet eliyle kamusallaştırılmıştır. 

 

Alevilik bu yapı içinde: 

 

• Kamusal din olarak tanınmaz, 

 

• Yol olarak kabul edilmez, 

 

• Ya kültürel folklora indirgenir ya da özel alana sürülür. 

 

Alevi köylerine cami yapılması, yolun kamusal mekândan silinmesi ve dernekleşmeye hapsedilmesi bu tasfiyenin parçalarıdır. Ontolojik örgütlenme, bu tasfiyeye karşı yolun kendi varlık biçimini yeniden merkeze almasıdır. 

 

6. Ontolojik Çağrı: Yolun Kendisine 

 

Bu noktada metin artık bir analiz olmaktan çıkar ve bir çağrıya dönüşür: 

 

Alevilik devletten tanınma bekleyen bir kimlik değildir. 

 

Alevilik hukukun korumasına sığınacak bir azınlık değildir. 

 

Alevilik bir yol olarak kendi ontolojisini yeniden kurmak zorundadır. 

 

Bu çağrı bir partiye, bir programa ya da bir kuruma değil; yolun kendisine yöneliktir. 

 

Ara Sonuç 

 

Maraş, Çorum ve Sivas, Alevi varoluşunun hukuken değil; ontolojik olarak hedef alındığını göstermiştir. Bu nedenle çözüm de hukuki değil; ontolojiktir. Ontolojik örgütlenme, Aleviliğin yeni bir şey icat etmesi değil; zaten var olan yolun bilinçli hale gelmesidir. 

 

SONUÇ: Kurucu Aldatmadan Ontolojik Kopuşa 

 

Maraş, Çorum ve Sivas; Türkiye’de Alevi varoluşunun ne zaman, nasıl ve hangi araçlarla hedef alındığını gösteren tarihsel eşikler değildir yalnızca. Bu katliamlar, modern devletin Aleviliği asla eşit bir yurttaşlık zemini içinde kurmadığını, aksine onu yapısal olarak dışladığını açık biçimde ortaya koyan kurucu anlar olarak okunmalıdır. 

 

Bu metin boyunca gösterildiği üzere mesele; 

 

devletin zayıflığı, hukukun eksikliği ya da laikliğin ihlali değildir. 

 

Tam tersine, devlet tam da kendi kurucu mantığıyla işlemiştir. 

 

Laiklik, Aleviler için bir güvence olmamış; Sünni-İslam’ın devlet eliyle norm haline getirilmesinin ideolojik örtüsü olarak çalışmıştır. Hukuk, şiddeti engellememiş; şiddeti bireyselleştirerek devletin yapısal sorumluluğunu gizlemiştir. Uluslararası hukuk dahi bu sürece eklemlenmiş; tazminatla aklama mekanizmasına dönüşmüştür. 

 

Bu nedenle Alevi meselesi artık bir “hak talebi” ya da “tanınma” meselesi değildir. Mesele, hangi ontoloji içinde var olunacağı meselesidir. 

 

Buradan sonra iki yol vardır: 

 

Ya Alevilik, devletin çizdiği sınırlar içinde kültürel bir kimlik ve yönetilebilir bir inanç olarak var olmaya zorlanacaktır; 

 

ya da Alevilik, bir yol olarak kendi ontolojik sürekliliğini bilinçli biçimde yeniden kuracaktır. 

 

ONTOLOJİK MANİFESTO / BİLDİRİ 

 

Biz diyoruz ki: 

 

Alevilik bir mezhep değildir. 

 

Bir din içi yorum değildir. 

 

Bir kültürel folklor hiç değildir. 

 

Alevilik bir yoldur. 

 

Bir yaşam düzenidir. 

 

Bir ortaklaşma, rıza ve hakikat ontolojisidir. 

 

Bu yol, devletten önce vardır. 

 

Bu yol, hukuktan önce vardır. 

 

Bu yol, ulustan ve milletleşmeden önce vardır. 

 

Biz diyoruz ki: 

 

Devletin “laikliği” bizi korumamıştır. 

 

Hukuk bizi savunmamıştır. 

 

Yurttaşlık bizi kapsamamıştır. 

 

Çünkü biz hiçbir zaman bu düzenin eşit öznesi olarak kurulmadık. 

 

Biz bu düzenin içinde yönetilmesi, asimile edilmesi ya da tasfiye edilmesi gereken bir varlık olarak konumlandırıldık. 

 

Maraş’ta kuşatıldık. 

 

Çorum’da yakıldık ve yerimizden edildik. 

 

Sivas’ta göz göre göre, kamusal bir ibret ritüeliyle imha edildik. 

 

Ve bütün bunlar olurken devlet oradaydı. 

 

Hukuk oradaydı. 

 

Laiklik oradaydı. 

 

Ama biz yoktuk. 

 

Biz diyoruz ki: 

 

Artık korunma talep etmiyoruz. 

 

Artık tanınma dilenmeyeceğiz. 

 

Artık yolumuzu mezhep kategorilerine hapsetmeyeceğiz. 

 

Alevilik, kendi ontolojik zemininde örgütlenecektir. 

 

Bu örgütlenme; 

 

• dernek tabelalarına, 

 

• temsili koltuklara, 

 

• devletin izin verdiği sınırlara 

 

indirgenemez. 

 

Bu örgütlenme; 

 

ocakta, meydanda, cemde, yas’ta, anmada, paylaşımda kurulur. 

 

Bu örgütlenme; 

 

hafızayı diri tutmakla, mekânı terk etmemekle, yolu kesintiye uğratmamakla yaşar. 

 

Biz diyoruz ki: 

 

Direniş, yolun dışı değildir. 

 

Huruç yolun hafızasındadır. 

 

Ayaklanma bu tarihin parçasıdır. 

 

Ama yolun özü, yaşamın sürekliliğidir. 

 

Ontolojik örgütlenme, yok olmamayı esas alır. 

 

Ne pahasına olursa olsun yaşamak değil; 

 

yolu yaşatmak esastır. 

 

Biz diyoruz ki: 

 

Alevilik, bir azınlık değildir. 

 

Bir “inanç grubu” hiç değildir. 

 

Alevilik, bu toprakların bastırılmış ontolojik mirasıdır. 

 

Ve artık bu yol, 

 

devletin ideolojik örtülerine sığmayacaktır. 

 

Hukukun dar kalıplarına hapsedilmeyecektir. 

 

Laikliğin boş vaatleriyle susturulmayacaktır. 

 

Son Söz 

 

Bu manifesto bir program değildir. 

 

Bir parti çağrısı değildir. 

 

Bir kuruma yazılmış dilekçe değildir. 

 

Bu, yolun kendisine yapılan bir çağrıdır. 

 

Yol hatırlansın. 

 

Yol süreklilik kazansın. 

 

Yol yeniden yürünsün. 

 

______________________________________________________________________________

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!