UMDUĞUNU BULAMAYAN İSRAİL HEDEFİNİ ASGARİYE İNDİRDİ (Mehmet Güzel)
İsrail, şu an itibariyle Lübnan’ın güneyine yönelik olarak “hedefi belirlenmiş ve sınırlı bir kara harekâtı” başlattığını duyurdu. Bu açıklamanın diplomatik ve askeri terminoloji içinde sunulmasına rağmen, sahadaki gerçek niyetin çok daha geniş olduğu açıktır. İsrail’in bu harekâtla güney Lübnan’ın Litani Nehri’ne kadar olan bölgesini işgal etmeyi ve uzun vadede bu bölgeyi fiilen kendi kontrolüne alarak zaman içinde topraklarına katmayı hedeflediği görülmektedir.
Ancak bu adımın arka planına bakıldığında çok daha büyük bir stratejik başarısızlığın izleri görülüyor. İsrail ve ABD ikilisinin İran’a karşı başlattığı ve son yılların en kapsamlı saldırı dalgalarından biri olarak sunulan operasyonlar, beklenen sonuçları üretmedi. Aksine, sahadaki gelişmeler bu iki gücün hesaplarının ciddi biçimde bozulduğunu gösterdi. İran’dan aldıkları sert karşılıklar ve savaşın seyrinde yaşanan beklenmedik gelişmeler, bu iki aktörü psikolojik ve stratejik açıdan ciddi bir sıkışmışlığa sürükledi.
Bugün gelinen noktada hedeflerin dramatik biçimde küçültülmesi tam da bu nedenle gerçekleşiyor. Büyük stratejik planlar yerini daha sınırlı ve daha “satılabilir” askeri girişimlere bırakmış durumda.
Bir başka dikkat çekici gelişme ise ABD’nin küresel ölçekteki diplomatik hamleleridir. Kendini onlarca yıldır “dünya lideri” ve “küresel düzenin garantörü” olarak sunan ABD, Hürmüz Boğazı meselesinde uluslararası destek arayışına girdi. Bu süreçte Washington yönetimi, stratejik rakip olarak gördüğü Çin’den dahi destek talep etmek zorunda kaldı. Ancak bu girişimler beklenen karşılığı bulmadı. ABD’nin çağrılarına dünya devletlerinden güçlü bir yanıt gelmedi.
Bu tablo, küresel güç dengelerinde yaşanan değişimin de bir göstergesi olarak okunabilir.
Washington yönetimi ve müttefikleri, yaşanan bu stratejik başarısızlığı algı operasyonlarıyla örtbas etmeye çalışıyor. Uluslararası medyada sürekli olarak “İran’ın anlaşma yapmak istediği” yönünde haberler servis ediliyor. Ancak bu söylemler çoğu zaman İran tarafından anında yalanlanıyor. Tahran yönetimi, savaşın mevcut seyrinde geri adım atmak için bir neden görmediğini açıkça ifade ediyor.
Çünkü sahadaki tabloya bakıldığında İran’ın birçok alanda avantajlı konuma geçtiği görülüyor. Stratejik konum, askeri kapasite, teknolojik kabiliyet ve bölgesel meşruiyet açısından İran’ın elinin hiç olmadığı kadar güçlendiği yorumları yapılıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası sistemin en güçlü aktörü olarak kabul edilen bir devletin, yani ABD’nin, bu ölçüde zorlanması ve prestij kaybı yaşaması oldukça dikkat çekici bir durumdur. Modern uluslararası ilişkiler tarihinde çok az ülke ABD’yi bu derece zor durumda bırakabilmiştir.
İşte tam da bu nedenle hem İsrail hem de ABD yeni bir çıkış yolu arıyor. Stratejik hedeflerin gerçekleşmediği bir savaşta, en azından “zararın neresinden dönülürse kârdır” anlayışıyla bir çıkış kapısı bulunmaya çalışılıyor. Ancak bu çıkışın doğrudan bir geri çekilme şeklinde değil, kamuoyuna bir tür “zafer görüntüsü” eşliğinde sunulması planlanıyor.
Bir başka ifadeyle, sahte de olsa bir başarı hikâyesi üretme çabası söz konusu.
Bu çerçevede İsrail’in dikkatini güney Lübnan’a çevirmesi tesadüf değildir. İran karşısında büyük stratejik hedeflerine ulaşamayacağını fark eden Tel Aviv yönetimi, hedeflerini küçülterek daha sınırlı bir askeri başarı elde etmeye yönelmiş görünüyor. Mantık oldukça basit: “Büyük savaşta istediğimi alamadım ama en azından güney Lübnan’da bir alan kazanırsam bunu iç politikada ve uluslararası kamuoyunda bir başarı olarak sunabilirim.”
Ancak bu hesapların sahada ne ölçüde karşılık bulacağı büyük bir soru işareti olarak ortada duruyor.
Çünkü geçmiş deneyimler İsrail için oldukça öğreticidir. 2006’dan bu yana İsrail’in Lübnan’a yönelik kara harekâtı girişimleri Hizbullah tarafından sert bir şekilde karşılandı. Bu süreçte İsrail ordusu hem personel hem de askeri teçhizat açısından ciddi kayıplar verdi. Hizbullah’ın özellikle kara savaşına karşı geliştirdiği savunma ve direniş stratejileri, İsrail ordusu için beklenenden çok daha maliyetli sonuçlar doğurdu.
Hizbullah’ın askeri kapasitesinin en güçlü olduğu alanlardan biri tam da kara savaşıdır. Yerel coğrafyayı iyi kullanmaları, uzun süredir hazırladıkları savunma hatları ve gerilla tarzı savaş taktikleri, işgal girişimlerini son derece riskli hâle getirmektedir. Bu nedenle Lübnan’a giren İsrail birlikleri geçmişte defalarca ağır kayıplarla karşılaşmış ve geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Buna rağmen İsrail yönetimi yeni bir askeri maceraya girişmiş durumda. Bu hamlenin nasıl sonuçlanacağını ise zaman gösterecek.
Ancak geçmiş deneyimler hatırlandığında, bu girişimin İsrail için beklenenden çok daha ağır sonuçlar doğurma ihtimali de küçümsenmemelidir.
Nitekim Hizbullah’ın eski liderlerinden Hasan Nasrallah’ın yıllar önce söylediği sözler bugün hâlâ hatırlanıyor:
“Lübnan’a belki dik olarak girebilirsiniz. Ama yatay olarak dönmek zorundasınız.”
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
