Üçüncü Yol mu, İkinci Cephe mi?(Mehmet Güzel)
Vurulan Abraham Lincoln uçak gemisi
Cehennemin kapıları 8 Aralık 2024’te açılmıştı. Suriye’nin uluslararası komployla yıkılmasının bu kapıları açtığını, sıradaki hedefin İran olacağını, daha önceki deneyimlerin tekrarla İran için uygulanacağını defalarca yazdım.
Aslında bugünden önce bu kapı geçen yıl haziran ayındaki “12 Gün Savaşları” ile açılmak istenmişti. Ama ABD ve İsrail bu savaşta beklemediği kadar sert bir karşılıkla ağır kötek yiyince ateşkes yapmak ve geri çekilmek zorunda kalmıştı.
Bu yılki saldırı da “kalleşçe” yapıldı. Hatırlarsınız; geçen yıl müzakereler devam ederken saldırı başlatılmıştı. Bu sefer de öyle oldu. Hoş, kimse Trump ve Netenyahu’dan mertlik beklentisi içerisinde değildir. Ama bu iki Epstein sapığının siciline bir namertlik daha olarak geçti.
Savaş altıncı gününe girdi. ABD-İsrail’in ilk şok saldırısı şok edici nitelikteydi. İran’ın bütün yönetim kademesinin tasfiye edilmesine neden olan bir saldırı yapıldı. Ve bu başarıldı. Ancak bu durum, İran’ın direniş gücünü kıramadı. Daha önce açıklayıp uyardığı gibi İsrail ve bölgedeki ABD üsleri birer birer hedef alınarak tahrip edildi. İsrail sığınaklarda yaşamaya mahkûm edildi. ABD’nin de bir ahtapot gibi yayılmış Körfez ülkelerindeki askerî üsleri işlevsiz hâle getirildi.
ABD’nin en büyük askerî uçak gemisi filosu olan USS Abraham Lincoln, dört füzeyle vurularak bölgeden kaçmaya zorlandı. Gemi filosu Hint Okyanusu’nun güneyine kaçmak zorunda kaldı.
İsrail ve ABD, başlattıkları şok saldırısıyla İran’ın direniş gösterme potansiyelini ortadan kaldırmayı hedeflemişlerdi. Ancak bunu başaramadılar. Kadim bir askerî örgütlenme deneyim ve birikimi olan İran, dinî lider Ali Hamaney dâhil bütün üst yönetim kadroları öldürüldüğü hâlde kibirli düşmanına silleler savurmaya devam ediyor. Bu da İran’ın her türlü olasılığa karşı önlem alarak mevzilenmiş olduğunu gösteriyor.
Bütün bölgemizi olduğu gibi dünyamızı da derinden etkileyen bu savaş karşısında doğru tutum ne olmalıdır?
Gerek 2025 Haziran “12 Gün Savaşları”nda gerekse de sonraki süreçlerde bölge halkları açısından en doğru tutumun emperyalizmin ve Siyonizmin karşısında direniş ekseninden yana tavır geliştirilmesi gerektiğini savunageldim. Bu, İran yönetiminin sayfalarca sıralanabilecek olan yanlışlarına bizi ortak etmez. Çünkü sorun İran yönetiminin demokratik olup olmadığıyla ilgili değildir. İran’a saldırılmasının nedeni, Ortadoğu’da emperyalist tahakkümün sağlanması ve bölgede emperyalizm ve Siyonizm açısından dikensiz gül bahçesi yaratmaktır.
Bu uluslararası haydutluk döneminde küstahlık ve kibir abidesi muktedir ülkelerin saldırıları karşısında “ama onlar da molla rejimidir”, “ama onlar da komünist katili gericidir”, “ama onlar da kadın düşmanıdır” gibi bahanelere sarılmak açıkça muktedirden yana tavır almaktır. Karşımızdaki saldırgan güç sanki dünyanın en masum gücüymüş gibi!
Şu anda konu İran’ın ne kadar demokratik olup olmadığı değil; açıkça, vahşice ve emperyalist amaçlarla saldırıya maruz kalmış olmasıdır. Ya bunu destekliyorsundur ya da karşısındasındır!
Bir başka yaklaşıma dikkat çekmek lazım ki gösterişli bir şekilde ve sol tandansla sunulan son derece tehlikeli yaklaşım şudur: “Biz ne ondan ne de bundan yanayız, halkların demokratik iradesinin tecellisinden yanayız!” Bildiğimiz, Suriye’de uygulanan ve adına “üçüncü yol” denen tutum. Bu tutum sol görünümlü, demokratik söylemli ve aslında “üçüncü” olarak ifade edilmesi yanlış, doğrudan doğruya ikinci yol olan bir tavırdır. Bu tavrın sonucu Suriye’de ABD ve İsrail ile kopmaz işbirlikçilik kuruldu. Hatta işbirlikçi kavramı bu ilişkiyi tanımlamada fazla kapsama sahiptir. Neticede kurulan ilişkinin patron-uşak ilişkisi olduğu ve sınırları her zaman patronun belirlediği, kravat taktırılarak Münih Güvenlik Konferansı’na davet edilmekle uluslararası emperyalist sistemin bir parçası olarak tasarlandıkları ortaya çıkmıştır.
İran’da mevcut siyasal koşullarda kendi iç dinamiği ile mevcut sistemi etkileyebilecek bir potansiyel yoktur. Olsaydı zaten şimdiye kadar kendini ortaya koyma fırsatlarını değerlendirir, mücadelesini zafere götürürdü. İran’da mevcut sistemi değiştirme potansiyeli olsaydı mevcut koşulları Halkların Demokratik İktidarı için değerlendirme çağrıları doğru ve zamanlaması iyi yapılmış olurdu.
Var olan koşullarda fırsatçılık yaparak ve emperyalizmle iş tutarak çıkacak fırsatlardan faydalanmayı bekleyen gruplar vardır. Kürt grupları bunların başında geliyor. Ardından Belüci güçleri gelir ki bunlar Suriye’deki IŞİD örgütlenmesi tarzı örgütlenmelere sahiptir: Ceyş El Adl (Adalet Ordusu), Cindullah (Allah’ın Askerleri), Ensar-ı Furkan, İran Ehli Sünnet Muhacirleri Örgütü gibi radikal Sünni dincilik temelinde varlık gösteren küçük gruplar vardır.
Bir de bunlara geçmişin görkemli Halkın Mücahitleri örgütünü eklemek gerekiyor. İdeolojik olarak yukarıda yazılanlarla ortak yanları olmamakla birlikte Halkın Mücahitleri, Irak-İran savaşında ve sonrasında ABD’nin hizmetine girmiş bir paramiliter güç hâline gelmiştir. Irak işgaline kadar Irak’ta yerleşen bu örgüt, Irak işgalinden sonra ABD tarafından Arnavutluk’a nakledilmiştir.
Beş tane Kürt örgütünün bir araya gelerek birlik ilanı yapmaları hem Kürtler hem de İran açısından önemli bir gelişmedir. İran ile PJAK (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) arasında 1991’den bu yana devam eden bir çatışmasızlık anlaşması vardı. Ancak şimdiki birliğin İran’a yapılan saldırılar arifesine denk gelmesi ve Suriye’deki Kürt hareketinin “üçüncü yol” tarzı bir rota belirlemiş olması kullanılmaya hazır bir pozisyona işaret ediyor.
Kürt hareketi 50 yıllık mücadelesine rağmen Türkiye’de kendini feshetti ve devletle entegrasyona girdi. Gerçi bunun karşılığında bir şey talep etmedi, bir şey de verilmedi; buna rağmen devletle entegrasyon sürecine girildi. Suriye’de ise Kürt hareketi “muazzam” olanaklara sahip görülüyordu. O da denetiminde olduğu ABD’nin kararıyla tasfiye edildi ve HTŞ terör yönetimine entegre ediliyor. Bütün parçalarda var olan devletlerle doku uyuşmazlığı içinde olsa da entegrasyona girme çabasında gördüğümüz Kürt hareketini İran’da bunun tersi bir yolda görmek şüphelerin nedeni oluyor. ABD kara gücüne ihtiyaç duyacak olsa yukarıda saydığım bütün örgütlerin yanı sıra Kürt hareketini de “Jin Jiyan Azadî” sloganı ve bayrağı altında savaş meydanlarında görme ihtimalimiz yüksek ve bunu alkışlamamız beklenecek!
Bu tavır en tehlikeli ve en sinsi tavırdır. Bir o kadar da art hesaplı bir tavırdır. Bu tavır 2010 referandumunda “Hayır” kampanyası yerine “boykot tavrı” geliştirdi ki bizim siyasal çevremiz bu manipülasyonun etkisi altındaydı. Aynı tavır Gezi İsyanı’nda zuhur etti ve Kürt hareketi eli altındaki kitleyi sokaktan uzak tuttu. Aynı tavır Suriye’de Amerikan postallarının Suriye topraklarıyla buluşmasına ve askerî üsler kurmasına olanak sağladı ve neticede Suriye’de yönetimin düşmesinde pay sahibi oldu. Bu tavır Türkiye’de demokratik muhalefeti bölme ve hedefe konulan diğer muhalif güçleri iktidara dövdürme tavrına dönüşmüştür.
Bunca olumsuzluğu barındıran böyle bir tavrın “devrimci saiklerle”, “halk yararına”, “dava uğruna” yapıldığını düşünen; itikadı sorgulanmaz derecede yüksek “Kürdistani”ler dışında azıcık olaylarla diyalektik bağ kuran herkes buradaki kötü niyeti görecektir.
Sonuç
Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı bu tarihsel momentte mesele yalnızca İran’ın iç siyasal yapısı değil, bölgenin emperyalist müdahalelerle dizayn edilmesidir. Bu nedenle tartışmanın merkezinde, saldırıya uğrayan bir ülkenin yönetim biçimi değil, emperyalist saldırganlığa karşı nasıl bir tutum alınacağı durmaktadır. Bölgede barışın, halkların kendi kaderlerini tayin edebileceği bir zeminin oluşması ancak emperyalist müdahalelere karşı net ve tutarlı bir karşı duruşla mümkün olacaktır. Aksi hâlde yakılan bu ateş yalnızca bir ülkeyi değil, bütün bölgeyi ve nihayetinde dünyayı içine çekecek bir yangına dönüşecektir.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
