Atak Menü

TÜRKİYE’NİN GÖRÜNEN PANOROMASI (Fikri Günay)

TÜRKİYE’NİN GÖRÜNEN PANOROMASI (Fikri Günay)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
14 Ekim 2026, 15:58 | Yazar: Fikri Günay | Kategori: Ülke
TÜRKİYE’NİN GÖRÜNEN PANOROMASI (Fikri Günay)

 

Kapitalist-emperyalist sistem, 1. ve 2. bunalım dönemlerinde milyonlarca insanın canına mal olan paylaşım savaşlarıyla, o günkü bunalımlarından; dünya halklarını Sosyalist Blok’un varlığını öne sürüp komünizmle korkutarak çıkmıştır.

 

Şu anda koşullar dünya paylaşım savaşlarına uygun olmadığından, kapitalist sistem, “soğuk savaş” dedikleri yöntemle tehdit ve ambargolarla egemenliğini sürdürüyor.

 

Sosyalist Blok’un dağılmasıyla kaybettiği pazarları tekrar geri alamayan kapitalist sistem, kendisinin oluşturduğu bataklıkta boğulmak zorunda olduğunu görmeye başladı. Öyle ki sözcüsü olarak öne sürdüğü ABD Başkanı Trump, ikinci kez başkan seçilmesini bir ayrıcalık olarak görüp “Sistem adına her şeyi yaparım” diyerek Ortadoğu’da 3. paylaşım savaşının başladığını adeta ilan etmiştir.

 

Kapitalist sistemin içinde bulunduğu sürekli ve genel bunalım, Vietnam, Kuzey Kore, Küba ve Çin gibi birkaç devlet dışındaki sistem içi devletleri daha büyük ve şiddetli bunalımlara sürüklüyor.

 

Türkiye de bunlardan biridir.

 

Bilim insanlarının tespitlerine göre, şu anda bile birinci doğanın ve ikincisi “toplumsal doğa”nın yüzde 20’sinde her türlü canlı yaşam, geriye dönmemek üzere yok olmuştur.

 

Kapitalist sisteme karşı ancak tüm ülkelerdeki demokrasi güçleri ile her ülkenin bağımsız olarak örgütlü demokrasi güçleri enternasyonal ilkeler doğrultusunda mücadele ederse süreç içinde olumlu bir sonuç alınabilir.

 

Sonuç, devrimle de taçlanabilir!

 

Dünya genelini sonraya bırakıp az veya çok bedel ödeyen iki kuşak devrimcinin yaşadığı ülkemize biraz yakından bakalım.

 

Acaba neler görürüz?

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1946’ya değin tek partiyle yönetilmiştir.

 

1946 seçimine değin “açık oy, gizli sayım” olan seçim sistemi uygulanmıştır.

 

Aynı yıl, 1946’da yapılan seçim yeni seçim sistemiyle, yani “gizli oy, açık sayım” yöntemiyle gerçekleştiriliyor ve tek parti dönemi bu seçimden yıpranarak çıkıyor.

 

Ardından yapılan 1950 seçimlerinde “Yeter, söz milletindir!” sloganıyla iktidara gelen Menderes-Bayar iktidarları, hâlâ feodal üretimin etkin olduğu Türkiye’de kapitalizmin her yönüyle uygulanması için çalışıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’nin yerine kapitalist-emperyalist sistemin patronu olan ABD, ekonomik ve askerî yardımlarla Menderes-Bayar iktidarının on yıl iktidarda kalmasını sağlıyor.

 

Salt çoğunlukla iktidar olan Menderes, “Ben odunu aday göstersem milletvekili seçilir.” diyerek hep iktidarda kalacağını söylerken, hâlâ Türkiye siyasi arenasında ağırlığı olan “İkinci Adam” İsmet İnönü’nün bizzat rol aldığı 1960’taki askerî hareketin “devrim mi, darbe mi” olduğu hâlâ tartışılıyor.

 

Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde darbeler dönemi de başlamıştır.

 

1960’taki devrimden (darbeden) sonra, 12 Mart 1971 muhtırası adı verilen hareket/darbe bana göre biraz özeldi. Çünkü 1960 devrimini/darbesini yapanlar, kendi yaptıkları yasalar için “Bu yasalar bol geliyor” diyordu. Her ülkedeki bunalım dünya 68 kuşağını ayağa kaldırınca, Türkiye’de faşist yönetime karşı mücadele bayrağını açan 68 kuşağının önünü kesmek için başka çare bulamayan o günkü oligarşi yönetimi, askerî kurumu destekleyen sivillerle birlikte bu muhtıra ile 68 kuşağının devrim mücadelesinin önünü kesmiştir.

 

Yani 12 Mart 1971 askerî muhtırasıyla yükselen 68 gençlik hareketinin önü kesilmiş, sağ ideolojiye yol gösterilmiştir.

 

Muhtıradan önce gençlik ve emek güçleri içinden çıkan öncü kadrolar, yaşadıkları koşulların somut tahlilini yaparak o güne değin dünya genelinde yürütülen devrim mücadelelerinin deneyimlerini de incelemiş, kendilerine özgü mücadele yöntemleri geliştirmişlerdi. Eksikleri ve yanlışları doğrularından çok olan 68 kuşağının öncü kadrolarının gerçekleştirdiği birkaç şiddet ağırlıklı eylemden sonra, Nihat Erim adlı bürokrata kurdurulan 1. Erim Hükûmeti geri çekilmiş, 2. Erim Hükûmeti kurulmuş ve yönetimin gizli faşist yüzü, “balyoz” sıfatı da eklenerek açığa çıkarılmıştır.

 

12 Mart 1971 muhtıracıları, 68 kuşağının öncü kadrolarını işkencelerde, Kızıldere’de, idam sehpalarında ve dağlarda, hemen hemen tümünü katlederek durdurabilmişlerdir.

 

12 Eylül 1980’de üçüncü kez yapılan darbenin gölgesi, halkların üzerinde bir kara bulut gibi korku salmaya devam ediyor.

 

12 Eylül 1980 darbesi, 68 kuşağının öncülerini fiziksel olarak yok etti ama gelecek kuşaklara, ardıllarına rehber olmalarını önleyemedi.

 

Zorunlu olarak çıkarılan “Rahşan affı” ile 1974’ten 12 Eylül 1980’e değin geçen altı yıl gibi kısa bir süre içinde, 68 kuşağının ardılı olan 78 kuşağı da hedef alındı. Parça parça dağıtılan bu kuşağa karşı faşist yönetimler, kendi denetimlerindeki özel eğitim kamplarında yetiştirilen sivil faşist militanları da kullanarak Maraş ve Çorum gibi provokasyonlarla kitleleri psikolojik olarak hazırladılar. Cunta lideri Kenan Evren, “Biraz daha geç kalsaydık, burada onlar (devrimciler) oturacaklardı.” diyerek 12 Eylül faşist darbesinin nasıl hazırlandığını çok açık anlatmıştır.

 

78 kuşağının görülmemiş faşist yöntemlerle fiziksel ve örgütsel yapılarının dağıtılması, darbeden önce devrimcilerin etrafındaki halkın yeterince bilinçli ve örgütlü olmaması nedeniyle, Askerî Faşist Cunta’nın kısa sürede dağıttığı eski TBMM’nin yerine yenisini seçmek için istediği gibi bir “kurucu” meclis oluşturmasına zemin hazırladı.

 

Kapattıkları partilerin önde gelen siyasi figürlerine süreli olarak “seçimlerde aday olamaz” yasağı getirince, cunta üyelerinden biri olan Turgut Sunalp’e parti kurdurdular. Böylece ordu tabanlı bir parti, gerçekte var olmayan demokrasi yarışına ilk kez katılmış oldu.

 

Eminim ki Kenan Evren başta olmak üzere cunta üyelerinin hiçbiri, bu darbenin esas mimarının Süleyman Demirel’in ekonomiden sorumlu müsteşarı Turgut Özal olduğunu düşünmüyordu. Özal’ın hazırlayıp sunduğu, meşhur 24 Ocak Kararları olarak bilinen ABD patentli ekonomik kararları Meclis’ten geçiren Süleyman Demirel, bir Meclis oturumunda “Bu kararları uygulamak için yanımda etkin bir fiziki güç gereklidir.” demişti; çünkü hiçbir devlet kurumuna söz geçiremiyordu. Kendilerinin inisiyatifiyle hareket ettiklerini sanan cunta üyeleri, yaptıkları darbenin daha önceden Pentagon’da planlandığını, darbeden hemen sonra dönemin ABD Büyükelçisi James Spain’in birkaç saat sonra “Bizim çocuklar bu sefer başardılar.” telgrafını okumasıyla anlamışlardır. Böylece iplerin kimin elinde olduğunu görmüşlerdir.

 

12 Eylül 1980 darbesinin ABD Genelkurmayı Pentagon’da hazırlandığı, Turgut Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi’nin (ANAP), cuntanın partisine rağmen iktidara gelmesiyle kanıtlanmıştır.

 

Son darbe olarak bilinen 16 Temmuz 2015 darbesi, bana göre göstermelik bir darbedir; ayrıntılara girmeye gerek yoktur.

 

Bunlar, benim gözüme çarpanlardır; mutlaka eksikleri vardır, fazlası yoktur.

 

Geldik bugüne!

 

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının ilk çeyreğinde iktidarını sürdüren AKP, faşizmin ilk örnekleri olan Mussolini, Franco ve en görkemlisi Hitler faşizminin uyguladığı; değişen koşullara göre biçim alan fakat özü aynı kalan faşizmin uygulanmasının önüne, bugüne değin hiçbir gücün geçemediği bir düzen kurmuştur.

 

Bugün AKP-MHP sivil cuntasının, kendisine muhalif görüp de cezaevine gönderemeyeceği kimse yoktur.

 

Neden?

 

Bana göre nedenleri biraz sıralamaya çalışacağım.

 

  1. Kendisine muhalefet ettiğini söyleyen kişi, grup, hareket, parti, meslek ve sendika örgütleri güçlerini birleştiremediler.
  2. Birleşememenin nedeni nedir? Bu sorunun yanıtları var mıdır?

 

Vardır elbette. Bana göre bazıları şunlardır:

 

a) Muhalefet odaklarının ayrı ayrı ülke tahlilleri yapmaları ve buna göre mücadele programlarının olup olmaması.

 

b) Bilhassa bugün görünen halk muhalefetinin, en azından emekçi sınıf konusunda, iktidardaki partilerden öz olarak pek farklı olmaması.

 

c) Son yerel seçimde azınlığa düşen iktidara karşı ideolojik mücadelenin hiç olmaması veya yeterince yürütülememesi.

 

d) Bundan dolayı ana muhalefet olarak görünen partinin, iktidardaki faşist partilere paralel kişi, grup ve partilerle dayanışmaya veya seçim ittifakına gitmekte sakınca görmemesi.

 

e) En son İBB başkanının iktidarla kucaklaşmasının her şeyi adeta altüst ettiğini söylemek herhâlde yanlış olmaz.

 

f) ABB de aynı yolu izlerse, muhalefetin görünen yüzü olan partinin, Mutlak Butlan’dan sonra kitlelere mal edilen YENİ Parti’nin de ivme kaybetmeye başlaması.

 

g) Daha önceki yönetimler ve Kılıçdaroğlu yönetimi döneminde de partiye üye olan iktidar yanlısı, faşist kişiler var. Görünen muhalefet partisinin içinde o kadar çoklar ki bence pusuda bekliyorlar. Görevleri, görünen muhalefeti durdurmak; durduramazlarsa bölmek.

 

h) Dağınık da olsa destek olmaya çalışan radikal sol yapılarla Kürt halkının ağır bedeller ödeyerek iktidarı TBMM’de ve sandıkta sıkıştıran DEM Parti’nin, görünen muhalefet partisiyle her türden dayanışma ve güç birliği yapmasını önlemek.

 

i) Kılıçdaroğlu başkanlık ederken görünen partiye karşı iktidar, bu önleme işini başta Meral Akşener olmak üzere, Altılı Masa oluşturulurken AKP’den kopan sağ parti unsurlarıyla yürüttü. Bunu yapan TEK ADAM, şimdi de belediye başkanlarını, büyük küçük demeden, açık ara fazla oyla seçilen muhalif belediye başkanlarını tehdit veya siyasi mevki garantisi yoluyla transfer ediyor; hangisinin geçerli olduğu önemli değil. Ancak 25 senedir anayasa dâhil hiçbir yasaya uymayan bu iktidar bir şekilde durdurulamazsa, içinde bulunduğumuz kapitalist sistem 1900’den beri fıtratında bulunan sürekli ve genel bunalımdan belki bir “mucize” ile çıkar. Fakat TEK ADAM, kendi içinde de başlayan isyana rağmen, gerçekten bir kez daha seçilirse belirleyici destekçinin kim olacağı şimdiden tartışılmaya başlandı.

 

Sonuç ne olursa olsun, AKP-MHP iktidarını üçüncü kez aday olup seçilen RTE’nin destekçileri, seçimden sonraki demokrasi mücadelesinin ivmesini de belirleyecektir.

 

Sadece iktidarın değil, bugünkü muhalefetin seçimden sonraki duruşunu da RTE’yi destekleyenler belirleyecektir.

 

Zira muhalefet olarak görünen partinin, bilhassa son seçimden beri hız kazanan sokak eylemleri, Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı olmasından sonra tutuklanmasıyla, 19 Mart 2025’ten sonra ivme kazandı. Siyasi yapı içinde olmayan gençlerin desteği olmasaydı, görünen muhalefet partisi bugünkü gücüne ulaşamazdı.

 

“Görünen köy kılavuz istemez.” Ancak toplumsal mücadele, sürekli değişen koşullar içinde yürütülmek zorunda olduğundan, zamanında kurulamayan dayanışma ve güç birlikleri doğru tercihlerle yol almazsa, yenilseler de yenseler de bu hatanın bedelini mutlaka öderler.

 

Çünkü devrim mücadelesi, özünde bir sanattır.

 

***

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!