Türkiye'nin Demokrasi-Devrim Mücadelesinde Eksik Olan Ne? (Fikri Günay)
Yaşadığımız şu günlerde egemen medyayı takip edenler, iktidardan yana iseler, yaşanan tüm olaylar karşısında en azından sessiz kalmaktadır. Yirmi üç yıllık iktidar, bugüne değin gelmiş geçmiş tüm iktidarların düştüğü yönetememe krizinin en derinine sürüklenmiştir. Buna karşın kitleler, bu iktidara karşı bugüne dek açık bir isyan dönemi yaşamamıştır.
Bunun nedenini tartışmak, kanımca, zamanı boşa harcamaktır. Zira kapitalist-emperyalist sistemin, 20. yüzyılın başından bu yana içinde bulunduğu sürekli ve genel bunalımdan çıkamadığı, son gelişmelerle bir kez daha anlaşılmıştır. Bunun en somut göstergesi, Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı’nı ve eşini korsanlık yöntemleriyle kaçırmasıdır. Bu tutum, bana göre kapitalist-emperyalist sistemin gücünün tükendiğini apaçık ilan etmiştir.
Çünkü en gelişmiş ülkelerden birinin başka bir ülkeye korsan gibi saldırması, hem kendisini hem de temsil ettiği sistemin iflas ettiğini göstermektedir.
Biliyoruz ki kapitalist-emperyalist sistem “öksürmeye” başladığında; Türkiye gibi hem geri kalmış hem de geri bıraktırılmış ülkeler, her ülkenin kendi somut koşullarının da etkisiyle, mutlaka zatürreye yakalanmakta ve geri dönülmez bir ekonomik, siyasal ve sosyal bunalıma sürüklenmektedir.
Bu durumun sürekli ve artarak devam etmesi, her ülkede devrim koşullarının —ülke gerçeklerine göre— sürekli var olduğu anlamına gelir. Bu tespit, 68 kuşağının Türkiye halklarına bıraktığı önemli bir mirastır.
O hâlde, Türkiye dâhil olmak üzere geri kalmış ya da geri bıraktırılmış ülkelerde demokrasi ve devrim mücadelesi adına neden yaprak kımıldamamaktadır?
Uzun bir girişten sonra, başlıkta da vurguladığım bu eksikliği irdelemeye çalışacağım.
Örneğin 1917 Ekim Devrimi’ne baktığımızda şunları görüyoruz:
1917’de Rusya’nın nüfusu yaklaşık 190 milyondur. İşçi sınıfı bu nüfusun ancak yüzde 10’u kadardır. I. Paylaşım Savaşı’nın son derece olumsuz koşullarına rağmen, aktif eylemleri sürdüren birkaç yüz bin işçi ve birkaç bin örgütlü devrimci kadro, 1917 Devrimi’ni zafere taşımıştır.
“Ne var bunda?” diyebilirsiniz. “O zaman orada bir parti ve bir Lenin vardı” diyenleri de duyar gibiyim. Bu doğrudur. Ancak 1917 Devrimi başladığında St. Petersburg’da ne Lenin ne de partinin diğer önder kadroları bulunuyordu; hepsi sürgündeydi. Partiyi o süreçte yönetenler, genç kadrolardı.
Türkiye’de ise 1971 askeri muhtırasıyla 68 kuşağını fiziki olarak tasfiye eden oligarşik yönetimler, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle de 68 kuşağının ardılı olan 78 kuşağının örgütlü gücünü, tüm eksikliklerine rağmen ancak üç-dört yıl süren kanlı faşist saldırılarla durdurabilmiştir.
Herkes bilir ki devrim mücadelesi —zafere ulaşamayanlar dâhil— kendini mücadeleye adamış bir avuç öncü devrimciyle başlamıştır.
12 Eylül faşist askeri cuntası, aynı zamanda bugün 23 yıldır iktidarda olan AKP’nin ve 2018’den sonra MHP ile kurduğu “Cumhur İttifakı” adı verilen faşist yönetimin de temelini atmıştır.
Bugün, şu ya da bu biçimde, az da olsa 68 kuşağından sosyalistlerin de içinde yer aldığı, en az birkaç milyonluk devrimden yana bir kitle yok mudur? Bana göre vardır. Çünkü Gezi eylemlerinde 81 ilde aylarca meydanları dolduran yaklaşık 3,5 milyon insanı gördük; son seçimde TİP bir milyon oy aldı; Taksim’deki son 1 Mayıs mitingine, tüm baskılara rağmen, beş yüz bin insan katıldı.
O hâlde, en az kırk yıldır istenen düzeyde demokrasi ve devrim güçleri neden ortaya çıkamamaktadır?
İki kuşaktan gelen, azımsanmayacak bir kadro gücü olmasına rağmen, hem yasal hem de meşru düzeyde demokrasi gücü neden örgütlenememektedir? Burada “sosyalistler” sözcüğünü özellikle tırnak içinde kullanıyorum. Çünkü birçok kişi, ciddi bedeller ödemiş olmasına karşın, mücadele ettiği kapitalist sistemin yaşam tarzından kendisini kurtaramamaktadır. Hele ki içinde şekillendiği yapılar çeşitli nedenlerle dağılmışsa…
Burada özellikle şunu vurgulamak istiyorum: Mücadele eden birçok yapı, kadrolarının sosyalist bilinç eğitimine yeterince eğilmemektedir. Oysa Lenin’in, bilinç–teori–pratik üçlüsüne verdiği önem herkesçe bilinmektedir.
Her ülkenin egemenleri ve onların temsilcileri olan iktidar ve muhalefet partileri, kendi yarattıkları çelişkilerin ve bu çelişkilerin toplumu sürüklediği sorunların farkındadır; buna uygun önlemleri de ihmal etmezler. Günümüzde neo-liberalizm olarak tanımlanan kapitalist-emperyalist sistem, kendi muhalefetini dahi kendisi belirlemektedir. Ülkemizdeki muhalefet partileri bunun somut örneğidir.
Bilinç zayıflığı nedeniyle, var olan siyasete “yolun neresindeyiz?” diye bakıldığında, herkes kendinden hareket etmekte ve eleştiriyi en son kendisine yöneltmektedir. Oysa dünya ve ülke koşulları süzgeçten geçirilmeden, somut koşulların somut tahlili yapılamaz.
Bugün kitlelerin üçe ayrıldığını düşünüyorum: İnandırıcılığı zayıf da olsa sosyalist kitle, politize olmuş kitle ve nötr kitle. Bu kitle gerçekliğine göre hareket etmeyen demokrasi güçleri, ancak bugünkü CHP kadar etkili olabilmektedir.
Egemenler ise bu parçalanmışlığı çok iyi görmektedir. Yeni kurulan işyerlerinde, zorunlu olarak istihdam edilecek canlı emek gücünü öyle bir yerleştirirler ki —zaten bol miktarda vardır— işçiler kısa vadede değilse bile uzun vadede birbirlerine yabancı, bilinçsiz ve parçalı hâlde kalırlar. Hiçbir etnik ya da inanç grubu çoğunlukta olmaz; hatta coğrafi kökenlere bile dikkat edilir.
Egemenler ideolojik mücadeleyi de asla ihmal etmez. Bana göre en büyük yatırımı, kitlelerin bir güç olmasını engellemek için, yeni teknolojileri daha fazla kâr ve bireysel kurtuluş söylemiyle birleştirerek, emperyalist kültürü kalıcı hâle getirmekte ve kitleleri pasifleştirmekte kullanmaktadırlar.
Bunun en güncel örneği: Yapay zekâ.
Bugün ülkemizde emekçilere —geçmişte “beyaz yakalı” dediğimiz kesime— memurlar ve “home ofis” adı altında dijital çalışanlar da eklendiğinde, nüfusun yaklaşık yüzde altmışı asgari ücrete mahkûm edilmiştir.
Bir meslek gibi ele alınması gereken demokrasi ve devrim mücadelesinin, sistemin yoz kültürünü yaşamın her alanında reddederek yükseleceğine inanıyorum.
Ya siz?
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
