TÜRKİYE DEMOKRASİ GÜÇLERİ BİR ARAYA MI GELİYOR? (Fikri Günay)
Bir günlük gazete sitesinde, pek periyodik yazmayan bir köşe yazarının 4 Nisan 2026’da “11 Partinin Ortak Çağrısı” başlıklı makalesini okuyunca “nihayet” demekten kendimi alamamıştım.
Çünkü egemenlerin zor aygıtı olan ulus-devlet leviathanını (canavarını) başka türlü yenemez Türkiye Demokrasi Güçleri (TDG).
Yazarın belirttiğine göre çağrıya imza atan partiler; DEM Partisi, DBP, Devrimci Parti, EHP, EMEP, ESP, SODAP, SYKP, TİP, TÖP ve Yeşil Sol Parti’den oluşuyor.
Bu partilerin imzaladıkları “Barış ve Demokrasi için Acil Somut Adım Çağrısı”, yeni bir birlik mi oluşturuyor, yoksa ne zaman yapılacağı belli olmayan bir seçim hazırlığı mı?
O günden beri takip ettiğim kadarıyla, iktidar medyasında ve zaten birkaç tane olan muhalefet medyasında bu oluşuma dair haber olarak tek bir sözcük görmedim ve okumadım.
11 parti tarafından imzalanıp kamuoyu ile paylaşılan çağrı, bir yıldır tartışılan barış sürecinin de yeni bir aşamaya girdiğini göstermektedir.
Bu deklarasyon TDG’ye bir ivme kazandıracak mı? Beklemekten başka çare var mı?
Çare, bir araya gelmelerin lafta kalmamasında.
Seçim ve parti yasaları anti-demokratik olan TC’de, gerçek demokrasinin geleceğine kimse inanmıyor zaten. Kuruluş döneminde “koşullar bunu gerektiriyordu” söylemi arkasına sığınılarak, açık oy–gizli sayım ilkesiyle 46 yıl süren tek parti döneminden sonra çok partili döneme geçen TCD, Türkiye halklarına demokrasinin “D”sini bile göstermedi.
23 yıldır iktidarda olan AKP zihniyeti, görünüşte çok partili bir rejimde, TCD’nin kurucu partisinin yapılan son yerel seçimde birinci parti olmasını, sanki ülkede demokrasi varmış gibi sunarken, hiçbir yasaya uymayan AKP’ye karşı mücadele ettiğini sanıyor.
İktidar, bilhassa son bir yıldır yasaları kullanarak başta CHP olmak üzere tüm muhalefeti etkisiz hale getirmek için “açık faşizm” dönemlerini aratmıyor.
İktidar, “Çalışma programımızda ara ve erken seçim yok” diyor ve hiçbir muhalefet odağı miting ve basın açıklamasından başka bir eylem yapamıyor.
Yani her gün aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekleyenler gibi davranıyorlar.
İktidarın ne yaptığı ve gelecekte ne yapacağı çok açık. Açıkça telaffuz etmiyorlar ama sıradan insanlardan bile “Tayyip kaybedeceği seçime gitmez” yargısını duyabiliyoruz.
Yandaş medyadan zaten kimse bir şey beklemiyor ama var olan birkaç muhalif kanalda da “seçim olmazsa ne olur?” sorusu telaffuz edilmiyor ya da edilemiyor.
Gerçekten de “ara ve erken seçim yok” diyen bu iktidar, 2028’deki normal seçimi yapar mı?
Yapmaması için bir “darbe” mi gerekir? Bana göre doğal afet olan “6 Eylül” gibi bir afet bile her seçimi ertelemeye yeter. Zira bu iktidarın tek adamı, 6 Eylül felaketi için “bize Allah’ın bir lütfu” dememiş miydi seçim çalışmalarında?
Ne zaman biteceği belli olmayan bölgedeki sıcak savaşa Türkiye’nin de dahil olması durumunda, iktidarın ne yapacağı son erken veya ara seçim polemiğinde tek adamın “Bu ateş çemberinde seni düşünecek değiliz” sözlerinden anlaşılmıyor mu?
Bundan dolayı 11 partinin yanına kesinlikle CHP ve Sol Parti de gelmelidir.
Son iki partinin bu oluşumda olmamasının nedeni, Kürt halkının temsilcilerinin bulunması değildir umarım. Yoksa barış süreci ve her türlü seçim de askıya alınır.
Neden mi böyle düşünüyorum? 12 Eylül faşist darbesi ile yoğunlaşan her türden faşist uygulamalar, 23 yıldır yapılan uygulamaların yanında “demokratik uygulamalar” gibi gösterilir.
19 Mart 2025’ten beri haftada iki kez miting yapan CHP ve diğer muhalefet güçlerinin sokağa çıkmaları, zaman zaman sabahlara değin sokakları terk etmemeleri, AKP-MHP faşist uygulamalarının önüne geçemedi, geçemiyor.
Geçemez de bana göre. Çünkü hem kendi içinde hem de 46 yıllık tek parti olarak TCD’yi yöneten CHP, 1960 darbesinden sonra kısa dönemlerde zayıf da olsa iktidar olduğunda demokrasi adına hiçbir şey yapmamıştır.
Ne zaman ki radikal yapılar sokakta oldu, ancak o zaman “sosyal demokratlık” akıllarına geldi.
İşte radikal sol dediğimiz siyasi yapılarla bir araya gelmeyen ya da gelemeyen CHP, belki kısa dönemde her türden yoksulluğa mahkûm edilen kitlelere öncülük edebilir ama uzun vadede içine aldığı ajan provokatör “Atatürkçülerle” ancak Kılıçdaroğlu’nun yaptığını yapar.
Bunun son göstergesi, İsrail Başbakanı’nın bugünkü tek adam yönetimine yönelik yanlış tavrına, iktidardan önce tepki vermesidir. Tavır almasın demiyor kimse. Kraldan çok kralcı olmak, hem kişi bazında hem de kurumsal bazda yanlıştır.
Bana göre TDG, duruşları nasıl olursa olsun, parti ve demokratik kitle örgütleri nezdinde bağımsız tavırlarını koruyarak dayanışma yapmalıdır. Bu bağımsızlık, bir araya geldiklerinde de geçerlidir. Beraber olmak, özdeş olmayı gerektirmez.
Çünkü toplumsallık, farklı olanların bir arada yaşayabilmesidir.
Bu özellik, insan denen canlının doğadan ana kadın vasıtasıyla aldığı bir yetidir.
Bu yetiyi kullanabilen insanlar, toplumsal bir güç hâline gelirler.
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
