Atak Menü

SUCUĞU NASIL YEMEK İSTERSİNİZ? (Mehmet Güzel)

SUCUĞU NASIL YEMEK İSTERSİNİZ? (Mehmet Güzel)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
19 Ağustos 2026, 11:51 | Yazar: Mehmet Güzel | Kategori: Edebiyat - Öykü - Şiir - Anı - Anlatı
SUCUĞU NASIL YEMEK İSTERSİNİZ? (Mehmet Güzel)

 

Hayatımda yazılmamış o kadar şey var ki, bunlar Amin Maalouf’un hayatında olsaydı kim bilir daha ne kadar güzel eserler katardı yazmış olduklarına. Bunları yazmaya zamanım olacak mı, hiç bilmiyorum. Hatta zamanım olsa da yazmak için bunlar hafızamda var olmaya devam edecekler mi, onu da bilmiyorum.  

 

Buraya gelmeden önce geçmişte yazmış olduğum makaleleri düzenlemek amacıyla bir liste haline getirdim. Onları listelemek bile en az iki günümü almıştı. Konularına göre ayırıp o konularla ilgili birer kitap haline getirmek amacıyla yeniden yazman gerekecekti her bir sınıflandırılacak listeyi. Ama birçok şeye geç kaldığım gibi bu işe girişmeye de geç kalmıştım. İlk başladığım listeyi bile bitiremedim. 

 

İlk listenin başlığını “Seyreltilmiş 3. Dünya Savaşı” koydum. Bu konularda yazmış olduğum makaleleri bu başlık altında sıralamaya başladım; yeniden uyarlamak ve yazmak için. Başka başlıklar altında en az 5-6 liste daha olacaktır. Hepsi toparlanmayı bekliyor. Uzun ve meşakkatli bir iş, biliyorum. Ama ben, işin başlangıcında kalacak olsa da bunu yapmak için telaşa girdim. Bu telaşıma bazı yoldaşlarımı ve ailemden birilerini dahil ettim. Bu meşakkatli işte bana yardımcı olacak yöntemler belirledik. Yazılmış makalelerin konulara göre listelenmesinde yardım edecek birileri yanıma gelecekti. Yazılmamış yaşanmışlıkları da kayda alabilmek ve ileride yazılabilmesinde kolaylık sağlamak için bir röportaj yapılmasına karar verdik. Özellikle röportaj çok önemliydi. Yakın mücadele tarihi ile birlikte ele alınabilecek ve bu mücadele tarihinin önemli süreçlerine ışık tutabilecek kimi yaşanmışlıkları kayda alabilecek ve ileride bunları perde arkasındaki gelişmeleriyle beraber roman tarzında işlenebilecek bir materyale getirebilirdik. Ama ikisi de olmadı. Vize sorunu nedeniyle ailem yanıma gelemedi, başka önceliklerin araya girmesi nedeniyle de yoldaşlarım röportajı yapamadı. 

 

Yaşanmış koca tarih ve zengin anılar öylece duruyor; ucundan kıyısından ufak tefek yazılmış kimi anılar, yapılmış bir röportaj var, ama büyük bir kısmı yazılmamış olarak sadece anılarda duruyor. Anlatılmayı veya yazılmayı bekliyor.  Bu hazineden haberdar olan bazı dostlarımın defalarca yazmam için dürtüklemelerini haklı bularak bir gün yazmaya karar verdiğim ama bugüne kadar ihmal ettiğim anılar!.. 

 

“Gençlerin Önünde Durmayın” başlığı altında yazdığım kısa bir anı vardı. (1) O anıda anlatılan ilgili kişilerden biri Beden Eğitimi Öğretmenim Mahmut Bilgin vardı ama anlatılmayan, daha doğrusu anının devamı niteliğinde olan bir başka kişi vardı; Yusuf Yıldız… Bu ismi okuyan bazı kişilerin yüz ifadelerini tahmin ediyorum. Ama herkesin yaşamında, kişiliklerinden bağımsız olarak yer etmiş ya da yaşamına bir şekilde girmiş kişiler vardır. Böylelerinin ileriki süreçlerde zaafları, yanlışları, tercihleri ve yönelimlerine rağmen kişinin yaşamının bir parçası olmaya devam ederler. İnsan istese de böylelerini yaşamından çıkarıp atamaz. Yaşanmışlıklar silinip yok sayılamaz. Hele bu yaşanmışlıklar bir dönemin gurur duyulacak nitelikteki anıları ise… 

 

Yukarıda bahsettiğim, aşağıda da linkini verdiğim “Gençlerin Önünde Durmayın” başlıklı anıda anlattığım olayın özeti niteliğinde bir alıntıyı buraya aktarayım; 

 

“Kortej Kapalı Spor Salonuna doğru yaklaşmışken iyice zayıflamış olmalı ki oralarda polisler saldırdı. Bazı öğrencileri o beyaz Reno’lara doldurarak köprüye doğru hareket ettiler.  

 

Ben bulunduğum yerde her iki elime birer taş alarak bekledim. Beyaz Reno tam karşıma gelince her iki taşı peş peşe arabaya fırlattım. Camlar paramparça oldu. Panikle araç durdu. Polisler aşağı inip bana doğru koştular. Bu arada arabada gözaltına alınanlar kaçmış olmalılar.  

 

Ben de Kantarma sokağın içine doğru kaçmak için yeltendim ki önümde beliren birisini iterek sokağa daldım. Polis tabancasını çekip peşimden 5-6 kurşun sıktı. Buna aldırmadan koşmaya devam ettim. Vali Ürgen İlk Okulu’nun duvarından bahçeye atlayıp oradan da askeri lojmanların arkasındaki dereye kadar koştum. Hâlâ peşimden geldiklerini zannederek dereye atladım ve güya izimi kaybetmek için derenin içinden Asi nehrine kadar yine koşmaya devam ettim. Oradan çıkıp Armutlu Mahallesi’ne ve oradan da Gazi Mahallesi’nde kaldığımız öğrenci evine vardım. Eve yetiştiğimde göğsüm körük gibi inip kalkıyordu. Nefesimin düzelmesi uzun süre almıştı.  

 

15 yaşında bir çocuk polis aracını taşlayarak camlarını indirmiş, gözaltına alınanların kaçmasına neden olup kaçmış ve arkasından kurşun sıkılmış!.. Ve yakalanmadan kaçmayı başarmış!  

 

Bir çocuk için fena değil!  

 

Ertesi günü normal olarak okula gittim. Yaşadığım olay dünde kalmıştı ve hiç de aklımda değildi. Okul idaresinin önlerinde Mahmut Bilgin hocam beni gördü, yanına çağırdı. Gittim.  

 

– “Mehmet, dün iyi spor yaptın mı?”   

 

Anlam veremedim.  

 

– “Hayır hocam, dün spor yapmadım.”   

 

Olayla bağlantıyı kuramadığımı anlayınca, “oğlum önüne çıkan kişi ben değil de ya polis olsaydı!” ve “arkandan bu kadar kurşun sıktılar, ya biri sana isabet etseydi” dedi.  

 

Meğer sokağa doğru kaçmaya yeltendiğim anda önümde beliren ve ittiğim kişi Mahmut Hoca’ymış!” 

 

*** 

 

Bu olayın Mahmut Hoca’dan başka ben farkında olmadan tanığı olmuş bir başka kişi de Yusuf Yıldız’dı. 

 

Yusuf da o zaman benim gibi bir çocuktu. Şimdi dökülmüş halinin aksine uzun düz saçları göz alıcı, ama hayatı boyunca olduğu gibi o zaman da haylaz bir çocuktu! Büyük Antakya Parkı girişinin karşısında, Meslek Lisesi duvarının dibinde “Oto Var” taksi durağında çalışan babasıyla birlikte takılıyordu. Aracı sıradayken kendisi kıraathanede arkadaşlarıyla “Samandağ pinaki” oynayan babasının yerine, ilerleyen sırada aracı ileriye alıyordu. Duraktaki şoförlerin ayak işlerine koşturuyordu. Bir bakıma Yusuf, taksi durağının küçük maskotu idi. 

 

Yukarıda anlattığım olay Yusuf’un sürekli bulunduğu taksi durağının yakınında olmuştu. O zaman bilmiyordum ama sonradan kendisinin anlatması üzerine öğrendim ki, yaşananların tümüne Mahmut Hoca gibi o da tanık olmuştu. 

 

Yusuf o günden sonra hep bana yakın olmuştu. Hatta çoğu zamanlar köyümün karşısındaki kendi köy evine gitmez, benim Armutlu mahallesindeki öğrenci evinde kalırdı. İşte o zamanlar, yaşadığım bu olaya tanık olduğunu ve bundan çok etkilediğini bana anlatmıştı. Benim öğrenci evinde kaldığı zamanlar geceler boyu mücadeleden, idealimizden, mücadele tarzımızdan konuşurduk. Okuduğum romanlardaki kahramanlık bölümlerini ona anlatır, birlikte coşardık. İşkencede direnenlerin öykülerini konuşur, onlara öykünürdük. İleride yaşamaktan kaçınamayacağımız işkenceli sorgulara kendimizi hazırlamaya çalışırdık. Bir gün, bu hazırlığın bir parçası olarak elimizin altında (“kamulaştırma” yoluyla edinilmiş!) olan Mobylette motosikletin buji kapaklarını sökmüş, birimiz pedal çevirip elektrik akımı olmasını sağlarken diğerimiz bu bujileri tutup oluşan elektrik akımını bedeninde hissederek tir tir titriyordu. Bu işlemi sırayla tekrarlayarak kendimizce elektriğe karşı direnç sağlamaya çalışıyorduk. Böylece her birimiz kendimizi geliştirecek ve Henri Alleg’in Sorgu adlı kitabındaki kahraman devrimciler gibi işkenceye karşı duyarlılık geliştirecektik! 

 

Yusuf benden ayrılmaz olmuştu. Duvar yazılamalarına birlikte çıkıyor, kapı altlarından bildiriler dağıtıyor, kendimizce adına “kamulaştırma” dediğimiz eylemler gerçekleştiriyor, faşistleri birlikte dövüyor, Eğitim Enstitüsü’nün devrimci öğrenci kortejinin Cumhuriyet Mahallesi’nden geçerken faşistlerin saldırısından korumak için belimizde tabancalarla korumalığını yapıyorduk. Yusuf'un, yakın zamana kadar değişik zamanlarda ve değişik kişilere gururla "ben devrimci olmayı Mehmet'e borçluyum" dediği kulaklarıma geliyordu.

 

Anlık yaşıyorduk, yarınımıza dair mücadeleden başka bir planımız yoktu. Bu nedenle cebimiz hep boştu. Devrime dair sohbetlerimizden birinde, biz yirmi yaşına gelinceye kadar mutlaka Devrim’in gerçekleşmiş olacağına karar kılmıştık. Ama biz o zamana kadar yaşar mıyız, bilinmez! Biz muhtemelen 19- 20 yaşlarında Devrim Şehidi olmuş olurduk, dolayısıyla zaferi göremeyebilirdik. Ancak 22 yaşına gelip de şehit olmazsak muhtemelden öte kesinlikle, bir Emniyet Müdürlüğüne karşı eylemde şehit olurduk! Ömrümüzün sınırını o zaman böyle çizmiştik.  

 

Kafamızda bu inanç ve düşüncelerle ama midemiz boş olarak sabaha doğru girdiğimiz yatağımızdan uyandığımızda midemiz gurulduyordu. Yeni taşındığım öğrenci evinde yatak niyetine iki somya ve sünger döşek dışında bir – iki tabak ve kaşık çatal dışında bir şey yoktu. Piknik tüpü bile. Evde, kasap olan bir yoldaşımızın yakın zamanda vermiş olduğu yaş sucuklar dışında yiyecek namına bir şey yoktu. Cebimizde ekmek alacak para da! Sucuğumuz da çiğ, yenebilecek türden değildi. Ailesinin, Antakya parkının yakınındaki kasap dükkanını işleten yoldaşımız Mücahit Turunç yeni bir parti sucuk yapmış, onlardan birkaç salkımı bana vermişti. Çünkü Mücahit, o zamanlar, babasının Gündüz Caddesi’ndeki eczanesinde çalışan bir arkadaşımızdan bolca vitamin tabletleri aldığımızı ve beslenme yetersizliğimizi bu şekilde telafi ettiğimizi duymuş bana kızmıştı. “Ben burada ne diye varım? Her gün gelin bizimle beraber yemeğinizi yiyin ve eve de götürün” demişti. Yaş sucuklar bu fırçadan sonra evimin boş duvarlarının birinde tablo niyetine asılı durur olmuştu. 

 

Yusuf’la ne yapacağımızı kara kara düşünürken “git bana bir elektrik kablosu bul” dedim. Bulup getirdi. Uçlarını sıyırdım. İki çatalı kablonun artı ve eksi uçlarına bağladım.  Bir kangal sucuğu alıp uçlarını birbirinden biraz ayırdım. Tabağa koydum. Her bir çatalı, sucuğun bir ucuna sapladım. Kablonun soyulmuş diğer iki ucunu prize takarak yerde duran tabaktaki sucuktan biraz uzak durdum. Sucuk bir anda tabakta cızırdamaya ve yağlarını bırakmaya başladı. Yarım dakikada odanın içi mis gibi sucuk kokusu dolmuştu ve tabağımızda pişmiş nefis bir sucuğumuz olmuştu. Kabloları fişten dikkatlice çektim ve şaşkın bakışlarından kurtulamamış olan Yusuf’u müthiş bir kahvaltı ziyafetine buyur ettim. (Burada, “sakın evde denemeyin” uyarısını mutlaka yazmam gerekiyor galiba! Çünkü Google bile bakın ne diyor: “İki ucuna çatal batırıp doğrudan elektrik akımıyla sucuk pişirmeye çalışmak ölümcül derecede tehlikelidir. Bu yöntem, hayati tehlike arz eden elektrik çarpmasına (elektroküzyon), şiddetli patlamalara ve yangınlara yol açabilecek kontrolsüz bir kısa devre oluşturur. Şebeke elektriği insan vücudu için doğrudan öldürücüdür ve bu tür denemeler saniyeler içinde kalp durmasına neden olabilir.”) 

 

****** 

 

 

Hastane yatışını yaptığım zaman doktor bana tedavimin seyri ve olası yan etkileri konusunda bilgilendirmede bulunmuştu. CAR-T tedavisinin zayıf da olsa tehlikeli yan etkiler yaratabileceği konusunda uyarmıştı. Bunun için yatış yapmadan günler önce buna karşı önlem alma telaşına düşmüştüm. Ve şimdi günde en az 4 –5 defa bıktırırcasına tekrar eden kontrol rutinlerine maruz kalıyorum: 

“Hangi yıl ve aydayız?” 

 

2026 Ağustos. 

 

“Hangi şehirdeyiz?” 

 

“Göteborg.” 

 

“Hastanemizin adı ne?” 

 

“Salhagranska.” 

 

“Şu nedir” 

 

“Kalem.” 

 

“Ya şu masanın üstündeki?” 

 

“Bardak” 

 

“Neyin üzerinde oturuyorum? 

 

“Sandalyenin” 

 

“100’den geriye doğru onar onar say!” 

 

“100, 90, 80……” 

 

“Dün kâğıda yazdığın cümlenin aynısını yeniden yaz!” 

 

“Özgürlük, mücadele etmeye değerdir!” Hemşire “aklından geçen herhangi bir cümleyi yaz” dediğinde ilk aklıma bu cümle gelmişti. Hemşire bir süre sessizliğe gömülüp başını sallayıp durmuştu. Kendisinin doğuştan sahip olduğu şeyin bizim için mücadele ve bedel ödemeyi gerektiren bir şey olduğunu algılaması biraz zamanını almıştı. 

 

Şimdilik bir sorun görünmüyor. Çünkü benden alınarak, İran SİHA’larının ABD hedeflerine karşı programlanmaları misali işlenip kanser hücrelerine karşı duyarlı hale getirilen T hücreleri vücuduma henüz dün geri verilmeye başladı. Rutin sayılabilecek yan etkiler ve zorluklar bile henüz başlamadı.  

 

Notlar: 

 

  1. https://www.atakdergi.com/kose-yazisi/genclerin-onunde-durmayin-mehmet-guzel/ 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!