Siyah Torbalar (Meral Dersim)
Nedir mahpushane, bilmiyorum…
Ben mahpushanenin yolunu bilirim, içini bilmem. Yıllarca gidip bir saat bakıp dönmesini bilirim, hissini değil…
Nedir, bilmiyorum…
Volta atmak, karavana almak için saat beklemek mi? Çıkmak için gün saymak mı? Ölmek için gün beklemek mi? Özgürlük için bir ümit beklemek mi?
Şu sıralar mahpushaneler konuşuluyor. İçlerinde envai renkte insan… Masumlar, mazlumlar, suçlular, kötüler, iyiler…
Hüküm verilmiş. Kötü denmiş. Suçlu sayılmışlar. Kimi delilden, kimi delilsizlikten, kimi delilikten, kimi akıllılıktan…
Olsun.
Sistemlerin nazarında haklı yoktur. Suçlular vardır.
Şimdi suçluların affı zamanı!
Kim suçundan affedilecek?
Kimin suçu hafifleyecek?
Kimin kapısı açılacak?
Kimin kilidi olduğu yerde kalacak?
Bilmiyoruz.
Buna “akiller” karar verecek Allah’ın izniyle. Hukuk değil.
Kimilerinin zihninden bir mahpusluk düşüncesi dahi geçmemişken, ömründe bir kez, birden bir cezaevleri fikriyatı doğdu… Herkes yine uzman!
Milliyetçilerin “Öldürmeyelim mi, besleyelim mi?” dedikleri yerlerin boşalıp boşalmayacağı konuşuluyor şu aralar…
Her neyse;
Öğle vakti. Gün sınırda…
Dokuz saate kalmaz güneş doğudan alacak kendini.
Telaşta…
Roman olduğunu düşündüğüm iki üç kadın, ellerinde üç siyah torbayla nizamsız yürüyorlar. Göğüslerinde ve alınlarında ter, ayaklarında terlik, geniş eteklerinin üstüne inmiş, pazar yerinden alınmış görünen gömlekleri… Omuzlarında siyah torbalar…
İlkin ne taşıdıklarına bakıp garipsiyorum. Biraz da şaşırarak ne oluyor diye bakıyorum. Hapishane görevlisi desem değil, ne nedir bilmem, artık öyle sanıyorum.
Ahmaklık işte, böyle görevli mi görülmüş?
Sırtlarında koca koca siyah çöp poşetleri… Uzaktan bakınca gerçekten çöp taşıyorlar gibi.
Biraz sonra yanımdaki biri mahzun bir ifadeyle, “Yakınlarını kaybetmişler, eşyalarını taşıyorlar,” diyor.
Şaşırıyorum.
Sonra içimde derin bir utanç.
Sahi, olamaz mı?
Olur.
Bu kadınların da yakınları mahpushaneye düşer, yaşar ve ölür.
Susuyorum.
Meğer sırtlarında taşıdıkları çöp değilmiş. Henüz yeni ölen yakınlarının eşyalarıymış.
Bir insanın ardından kalan ne varsa birkaç büyük siyah torbanın içine sığdırılmış.
Kadınlardan biri onları sırtına yüklemiş, getirmiş. Kapalı camın ardında duran memura yöneliyor. Yükünü camın önüne bırakıyor. Birini indiriyor, sonra ötekini. Eğiliyor, doğruluyor.
Bir yandan burnunu siliyor, gözyaşlarını elinin tersiyle siliyor, bir yandan karşıdaki görevliyi bekliyor.
Belki bir isim söyleyecek. Belki bir numara alacak. Belki kaç parça eşya alacak. Belki bir imza…
Belki de ölen yakınının eşyalarını kayıttan düşürüyor.
Bir zamanlar bir insanın üzerine kayıtlı olan pantolon, tişört, ayakkabı… Belki bir saati, bir defteri…
Sahibi artık yok.
Ama eşyaları hâlâ var.
İnsan ölüyor ama geride kalanların işi bitmiyor. Birileri onun ardından kapıları çalıyor, imzalar atıyor, bekliyor, teslim alıyor, teslim ediyor.
Olan gidene oluyor ama gidenin mahpushanede işi bitmiyor…
Kadın bir yandan burnunu siliyor. Belki ağladığını belli etmemeye çalışıyor. Belki ağlamaktan yorulmuş. Belki de döktüğü bütün gözyaşı da bu, kim bilir…
Gözlerini, iş görür gibi duran elleriyle siliyor…
Birileri geliyor, geçiyor. Üç beş dakika tesirinde kalıp biraz üzülüyor. Sonra yoluna devam ediyor.
Siyah torbalar camın önünde duruyor.
Az önce benim gözümde çöptüler.
Şimdi bakınca içlerinde bitmiş bir hayattan arta kalan parçalar var.
Belki bir gömleğin üzerinde hâlâ onun kokusu duruyor. Belki hastalık denen şeyin yara izleri. Belki bir cebin içinde unutulmuş küçücük bir kâğıt.
Yıkanmamış birkaç eşya. Belki giyilmiş. Belki henüz etiketi üstünde. Belki en sevdiği eşyası.
Nereden baksan bir ihtimaller ordusu.
Şimdi hepsi kocaman siyah torbaların içinde. Uçları bağlanmış. Yerde duruyorlar.
Ölünce eşyan kayıttan düşüyor.
Kayıttan düşürmek zor. Mahpus yakını olmak zor. Bir camın öte yanında beklemek zor.
Kapının kilidini elinde tutmak zor.
Kilidi eline bırakıp, “Hadi, koş alabildiğince,” demek zor. Ölmüş birinin ardından onun eşyalarını almak daha zor.
Ama belki en zoru, bir zamanlar sevdiğin birinin dokunduğu şeyleri siyah torbalara doldurup sırtına yüklemek.
Sonra insanların arasından geçmek…
Onların birkaç saniyeliğine acıyan gözlerinin birkaç saniye sonra gülmesine alışmak zor.
Birilerinin sana bakması. Birilerinin torbalara bakması. Birilerinin, benim birkaç dakika önce yaptığım gibi, hiçbir şey bilmeden içinden bir hüküm vermesi…
Kadınların bundan haberi bile yok. Onlar kendi yükleriyle meşgul. Bol eteklerinin içinde taş taşır gibi burkulmuş yüreklerini de “mahpushane düzenini bozmadan” taşıyorlar. Seslerinin kilidi kapalı. Dillerinin bağı var. Gözlerinin içi damlacıklar adası…
Ben ise biraz önceki bakışımla baş başayım. İnsan bazen karşısındakinin ne taşıdığını bilmiyor.
Çöp sanıyor. Eşya sanıyor. Yük sanıyor.
Oysa birinin sırtındaki siyah torbanın içinde başka birinin bütün yokluğu taşınıyor olabilir.
Kadın eşyaları sırtında taşıyor. Ölüyü hatırasında. Gözyaşlarını ise içinde.
Zararsız hâle geldiğinde kilit de düşer. Dil düşerse, beden düşerse, düşünce terk ederse, kilit de düşer, kayıt da.
Mahpushanede her şey düşer.
İnsan düşer. Ceza düşer. Kayıt düşer, gün düşer.
Gün gelir, ağıt düşer…
Düşmeyen bir Allah’tır, bir de “Akiller”!
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
