Atak Menü

Sınırdaki İnsan: Göçün Jeopolitiği ve Avrupa’nın Vicdan Sınavı (Umut Arslan)

Sınırdaki İnsan: Göçün Jeopolitiği ve Avrupa’nın Vicda…
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
02 Ağustos 2026, 19:51 | Yazar: Umut Arslan | Kategori: Dünya
Sınırdaki İnsan: Göçün Jeopolitiği ve Avrupa’nın Vicdan Sınavı (Umut Arslan)

 

"İnsan, devletlerin pazarlık masasında sürülecek bir piyon değildir.”

 

Ceuta Hattında Yeni Bir Trajedi

 

​Avrupa, bir kez daha sınırlarına yığılan on binlerce insanın çaresizliğini izliyor.


​Bu kez krizin adresi, İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı Ceuta. Fas sınırından Avrupa’ya ulaşma umuduyla tel örgülere dayanan binlerce insan, yalnızca yeni bir mülteci dalgasını değil; uluslararası siyasetin giderek acımasızlaşan yüzünü de simgeliyor.


​Kamuoyu bu görüntüleri sıklıkla “kaçak göç”, “sınır güvenliği” ya da “mülteci akını” başlıklarıyla tartışıyor. Oysa yaşananların özü çok daha derin: Sınırlarda yürüyenler yalnızca birer göç istatistiği değildir. Onlar; savaşların, derin yoksulluğun ve küresel güç mücadelelerinin ortasında yaşam kavgası veren insanlardır.


​Daha da önemlisi, devletler arası rekabetin en kolay harcanabilir unsuru hâline getirilmiş kitlelerdir. Bu nedenle Ceuta’da yaşananlar, sadece İspanya’nın değil; çağımızın ortak siyasal ve ahlaki krizidir.

 

İnsan Hayatı Ne Zaman Dış Politika Aracına Dönüştü?

 

​Hiç kimse doğup büyüdüğü toprakları keyfinden terk etmez. Bir baba çocuklarını belirsizliğe sürüklemek istemez; bir anne Akdeniz’i mezar olarak seçmez. İnsanları tel örgülere yürümeye zorlayan; savaşlar, ekonomik çöküş, sömürü düzeni ve umutsuzluktur.


​Ne var ki küresel diplomaside bu insanlar artık sadece birer mağdur değil, aynı zamanda birer pazarlık unsuru:


​Komşu ülkeye baskı kurulmak istendiğinde,


​Avrupa Birliği’ne mesaj verilmek istendiğinde,


​Diplomatik krizler tırmandığında…


​İlk harekete geçirilenler tanklar değil, çaresiz kitleler oluyor.


​Bu tablo açık bir ahlaki çöküştür. Hangi bayrak veya hükümet söz konusu olursa olsun; insan hayatı hiçbir devletin dış politika enstrümanı olamaz.

 

Ceuta: Bir Göç Krizinden Daha Fazlası

 

​Ceuta’daki durum, düzensiz göçün sıradan bir örneği olarak okunamaz. Kriz; derin ekonomik eşitsizliklerin, insan kaçakçılığı ağlarının, dezenformasyonun ve sınır politikalarının iç içe geçtiği karmaşık bir denklemdir.


​Ancak tablo ne kadar karmaşık görünürse görünrsün, değişmeyen yalın bir gerçek vardır: Bedeli her zaman yoksullar öder. Sınır hatlarında can verenler diplomatlar değildir; tel örgülerin arkasında bekleyenler hükümetler değildir. Ölenler, insanca bir yaşam arayan emekçilerdir.

 

Avrupa Solunun Sınavı ve Gerçek Sorular

 

​Bugün Avrupa solunun önemli bir bölümü göç meselesini iki dar eksen arasına sıkıştırmış durumda: Bir tarafta sağ popülist göçmen karşıtı milliyetçilik, diğer tarafta ise kök nedenleri göz ardı eden soyut bir insani söylem.


​Oysa kamucu ve toplumcu bir siyaset, sonuçlarla olduğu kadar nedenlerle de ilgilenmek zorundadır. Şu soruları sormadan göç krizini çözmek mümkün değildir:


​İnsanlar kitlesel olarak neden ülkelerini terk etmek zorunda kalıyor?


​Akdeniz neden dünyanın en büyük göç mezarlığına dönüştü?


​Afrika’nın genç nüfusu geleceğini neden Avrupa sınırlarında arıyor?


​Göçmenler sorunun kendisi değil; adaletsiz küresel sistemin sonucudur.

 

Unutulmaması Gereken Bir Hafıza: Türkiye-Yunanistan Sınırı

 

​Ceuta’daki sahneler Avrupa için yeni gelebilir; fakat benzer bir kriz 2020 yılında Türkiye-Yunanistan sınırında yaşandı. Binlerce insan Avrupa’ya geçme umuduyla sınıra yönlendirildi; iki devlet arasındaki siyasi gerilimin faturası yine göçmenlere kesildi. Bir tarafta tel örgüler, diğer tarafta güvenlik güçleri ve ortada gelecek umudu elinden alınmış kadınlar, çocuklar…


​Bugün ilkesel bir duruş sergilemek gerekiyorsa ifade net olmalıdır: İnsan hayatı hiçbir devletin kozu olamaz. Bu ilke Ankara için de geçerlidir, Madrid için de; Rabat için de, Brüksel için de.

 

​Jeopolitik Gölgeler, İspanya’nın İlkeli Duruşu ve Filistin

 

​Son dönemde Avrupa genelinde bocalayan dış politika çizgisine tezat şekilde İspanya, Filistin meselesinde dikkate değer ve meşru bir tutum sergilemektedir. Madrid yönetiminin Filistin devletini resmi olarak tanıma adımı, Gazze’deki sivil kayıplara karşı sesini yükseltmesi ve uluslararası hukuku kayıtsız şartsız savunması; Batı’nın aşınan vicdanına adeta can suyu olmuş, AB içinde gerçek bir ilkesel liderlik örneği sunmuştur.


​İspanya’nın iki devletli çözümü ve ezilen bir halkın yaşam hakkını merkeze alan bu cesur yaklaşımı, ne yazık ki jeopolitik dengeleri rahatsız etmiş ve diplomasi koridorlarında gerilimi tırmandırmıştır.


​Ceuta’da patlak veren göç dalgası ile İspanya’nın bu kararlı Filistin politikası arasında planlı bir ilişki olduğuna dair resmi bir kanıt olmasa da, zamanlama manidardır. Tartışmaların da ötesinde net olan gerçek şudur: İspanya gibi adalet ve insan hakları odaklı duruş sergileyen ülkeler, devletler arası güç mücadelelerinin kıskacına alınmak istenmektedir.


​Modern çağda göç, adaleti savunan aktörlere karşı bir jeopolitik kaldıraç olarak kullanılsa dahi; Madrid’in duruşu, evrensel ilkelerin konjonktürel çıkarlara kurban edilemeyeceğini tüm dünyaya göstermektedir.

 

​Göçün Gerçek Nedeni: Küresel Çelişki

 

​Dünya tarihinin en büyük servet birikimi yaşanırken milyonlarca insan yerinden ediliyorsa, ortada bir “göçmen sorunu” değil, küresel bir adalet sorunu vardır.


​Kapitalist sistem, sermayenin ve malların dolaşımını sınırlandırmazken; yoksul emeğin dolaşımını dikenli tellerle engellemektedir. Şirketler ve finans piyasaları sınır tanımazken, hayatta kalmaya çalışan insanlar sınırları geçtiğinde “tehdit” ilan edilmektedir. Çağımızın en temel çelişkisi işte buradadır.

 

​Sonuç: Uygarlık Ölçütü

 

​Ceuta krizinin bize gösterdiği temel gerçek şudur: İlerici ve toplumcu bir siyaset, göçmenleri ne şeytanlaştırır ne de edilgen birer mağdur olarak romantize eder. Asıl mücadele, insanları yerinden eden eşitsizlik düzenine karşı yürütülmelidir.


​İspanya’nın Filistin meselesindeki ilkeli duruşunda görüldüğü gibi; hakiki bir siyasal irade, egemen güçlerin baskısına rağmen insan onurunu savunabilmelidir.


​Bir toplumun gerçek uygarlık düzeyi; sınırlarına ördüğü yüksek duvarlarla değil, insan hayatına ve adalet ilkesine verdiği değerle ölçülür.

 

***

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!