ŞİDDETİN GÖLGESİNDE GENÇLİK (Meral Dersim)
Okullarda artan şiddetle ilgili kim ne derse ona inanma eğilimindeyiz. Ne de olsa, nereden bakılırsa bakılsın, iyiyle bağlanan herhangi bir yer yok. Ekonomik nedenler, teknolojik gelişmeler, politik dilin sertliği, dizi ve filmler, biyopolitik politikalar, psikolojik çıkmazlar… Nihayetinde her biri, konuyu kavramamızı sağlayacak gerçeklik alanları olup çapraz etki yaratmaktadır.
Aslında içinde olduğumuz bu manipülasyon ortamında bir sebep ya da sebepler zinciri aramak bile bizim için bir zirve noktası sayılabilir. Nitekim on yılların sonucunda, bu kabiliyetimizi kaybetmemizi sağlayacak yığınla neden var elimizde...
Bir şiddet sarmalı içinde debeleniyorken tek bir neden üzerinde durup konuyu anlamaya çalışmak, gerçekten de hâlâ o manipülasyon dehlizinin içinde kalanlar için iktidar kalemlerinin ve seslerinin bir çarpıtmasıdır. Söz konusu öğrencinin profili üzerinde çıkarımda bulunmak, onu şartlardan izole etmektir...
Şiddet, anlık bir olay değil, bir olgudur. Gördüğümüz şey, şiddet olgusunun katmerlenmiş ve masumiyet alanlarına dokunacak kadar ileri gitmiş biçimidir. İnfialin nedeni, şiddeti uygulayan ve uygulayanın yönlendiği alandır; aksi ise asla yabancı olmadığımız bir süreçtir.
Şiddetin tanımı üzerinde durmak gerekir. Şiddet nedir? Kimine göre bir yetersizliğin dışavurumu, kimine göre cesaret, kimine göre ise büyük bir düzensizliğe karşı adalet sağlama aracıdır. Tüm şiddet türlerine karşı çıkan hümanist yaklaşımı bir süreliğine bir kenara bırakırsak, gerçeklikle bağımızı koparmamış oluruz. Aynı şekilde haklı/haksız şiddet ayrımını da şimdilik dışarıda bırakmak, meseleyi daha içten görmemizi sağlar.
Öğrenciler için sıkça duyduğumuz bir ifade vardır: “Biz de yoksulduk ama saygılıydık; biz de şöyleydik ancak şöyle yapardık.” İşte hepimizin anlamlandıramadığı şey bu. İlk bakışta doğru gibi görünse de yoksulluk tek başına, yaşadığımız bu dönemi açıklayıcı değildir. Bugünün meselesini yalnızca yoksullukla değil, onunla at başı giden rekabet duygusuyla birlikte düşünmek gerekir.
Son dönemlerde dikkat çeken “fenomen intihar vakalarının” artması da bu bağlamda okunabilir. Belki de mesele, görünür olmanın var olmakla eşleştiği bu kriminal zamanda yeterince görünür olamamak, dikkat çekememenin yarattığı acıdır.
Gençlik her zaman isyan potansiyeli taşır. Apolitik olanlar bile bu dinamizmi içinde barındırır. Çünkü gençler, içinde bulundukları çağın değişimlerini en hızlı gören ve en çabuk refleks üreten kesimi oluşturur. Hâliyle, beğenmedikleri ortamda isyan etme eğilimleri güçlüdür. Beğenmedikleri yer, kişi ve duruma adaptasyon onlar için yetişkine nazaran daha zordur. Kaldı ki adapte olunacak hiçbir şart da kalmamıştır.
Geçtiğimiz aylarda bir otobüste duyduğum bir diyalog, bu durumu bir biçimde yansıtıyordu:
“- Oğlum, sol ayağınla değil, sağ ayağınla...”
“- Oğlum, oruç tutmayacak mısın, bak ne yapıyorlar sana...”
“- Ben... onları...”
Gençlerden biri dinî bir söylemi alaycı bir şekilde dile getirirken, öteki buna karşılık onların manevi baskısına karşı yükünü boşaltıyordu...
Zira “manevi değerler çöktü” denerek “yandık anam” hissiyle din pompalamak, “biraz daha maneviyat” diyerek ek din dersleri vermek de yetmedi; “yetmez, Allah yetmez” denerek öğrenciyi ibadet yerlerinde iktidarın imamları ile buluşturmaya kadar gelen bu durum, artık taşınamaz ağır bir manevi yük hâlini aldı.
Şiddet arttıkça dinle teskin edilmeye çalışılan bir gençlik var. Bu tür örnekler her zaman vardı, ancak bugün daha baskıcı hâle gelmiştir. Elbette bu, kapitalizmi içselleştiren ancak onun yaratacağı sosyal sorunları kabullenmeyen çarpık anlayışın çözüm metodudur: Hem çarkı çevir hem çarktan gelen sesi manevi despotizmle bastır!
Sistemin çarkını uyaranlar bunun farkında, daha masum olanlar ise değildir. Kimse, gençlerin üzerine çökmüş onay baskısı ve manevi ikilemin yol açtığı bu çarkın sesleriyle ilgilenmemektedir.
Dünya, kapitalist Neronların ayakları altında çiğneniyor; şiddetin dozu günbegün artıyor. Bu şiddet sarmalı içinde çıkan hortumun kaldırdığı ağaç ve evlerin neden devrildiğini sormak dahi abes bir durum.
Artık ne Keloğlan’ın dünyası, ne Nasrettin Hoca’nın anlattığı evren, ne de Itri Efendi’nin şarkıları vardır bu şiddet evrenini durdurmaya. Ama gelin görün ki “gençlik nereye?” diye sorulunca, “maneviyat eksik, hep maneviyat eksik” diyerek din propagandasına yönelen, kültürel ve tarihsel karakterlerle durumu kurtarmaya çalışan bir iktidar da var. Oysa bugünün gençliği için tüm o manevi öğeler kimseyi bir mil öteye taşımıyor. Üstelik banal ve oldukça sıkıcı hâle gelmiştir.
Sosyal rekabet, görünürlük, fark edilme ve onay, gençler için ciddi bir baskı oluşturmaktadır. Onaylanmadıkları anlarda, haklı olduklarına dair güçlü bir inançla ani tepkiler verebilmektedirler. Farkındalar mı bilmiyorum; farkında olmayanlar gerçekten var: “Haklı olduğunu düşünmek”, “ölmeyi ve öldürmeyi” kişide en güçlü motivasyona dönüştürür...
Bugünün yoksulluğu yalnızca maddi değildir. Görülen zenginlik karşısında hissedilen yoksulluktur. Alternatif yaşamları (zenginlik, lüks, şatafat) görenlerin hissettiği yoksulluk, sadece verili yoksullukla açıklanamaz; hissedilen yoksunlukla açıklanır.
Toplumu, zenginin tüketim kalıplarıyla doldurup yoksulun dinden, imandan beslenen ahlakıyla düzeltmeye çalışmak artık karşılık bulmamaktadır.
Demem o ki, çağ değişmiştir ve bu çağda şiddet yalnızca yoksulluğun sorun ürettiği bir mesele değildir; rekabet denen kıyametle daha da beslenen bir olgudur. Yoksulluk ya da belki de hissedilen o artık çekilmez eşitsizlik bunun nedenidir. Teknoloji ise onun aracıdır. Görünürlük ise kapitalizmin tüketime yönelik baskısının ve ürettiği eksiklik hissinin sonucudur.
Küresel kapitalizm ve onun uzantısı ulusal politikalar, anlamsız bir tüketim rekabeti üretir ve bunu dijital platformları daha da çeşitlendirerek mekanizmasını işletir. Dijital dünya, kapitalist dünyanın motorudur, reklam aracıdır ve buna çanak tutan yöneticiler de bu şiddetin esas sorumlusudur.
Kimse ümitlenmesin; bu platformlar olmasa kapitalizmin çarkı dönmeyecektir, tüketim aksayacaktır. Sistem kendinden eksiltmez, toplumdan eksiltir. Üç, beş, on; belki de daha fazlası... Konuşulur ve kapanır; tekrar olur, konuşulur, kapanır döngüsü yaşanıp durur. Konu kapanmaz; öğretmene, öğrenciye baskı artar, sistem bunu polisle, okullarda hiddetle bastırmaya çalışır zamanla...
Adli suçlular kötü gidişatın günah keçileri olagelmiştir... Varsın olsun; biz suçu da suçluyu da tanıyoruz. Sorun, en adice tüketimi ve çirkinliği dayatıp en ahlaki sonucu bekleyenlerin zihinlerindedir. İki karpuz bir koltuğa sığmaz... Şimdi artık alay edercesine şunu diyebilirler: “Okullarda polis istemeyenler ister oldu!”
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
