Atak Menü

Şamar Oğlanı (Zeliha Altuntaş)

Şamar Oğlanı (Zeliha Altuntaş)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
18 Nisan 2026, 15:19 | Yazar: Zeliha Altuntaş | Kategori: Basından
Şamar Oğlanı (Zeliha Altuntaş)

“Egemenlik, kimin yaşayabileceği ve kimin ölümüyle yönetileceği üzerine kurulu bir güç ilişkisi olarak işler.”

Achille Mbembe

 

Çocukluk,modern toplumsal tahayyülde masumiyet, korunma ve umutla özdeşleştirilen bir yaşam evresi olarak kurgulanır. Ancak günümüz dünyasında bu tahayyül giderek aşınmakta; çocukluk, şiddetin hem tanığı hem de taşıyıcısı hâline gelmektedir. Her gün kadın cinayetleri, doğa talanı, hayvan katliamları ve savaş görüntüleriyle kuşatılmış bir dünyada büyüyen çocuklar yalnızca şiddete tanıklık etmemekte, aynı zamanda bu şiddetin potansiyel yeniden üreticileri hâline gelmektedir. Şiddet sarmalında büyüyen bir kuşak, yalnızca bireysel travmaların  değil, sistematik bir ölüm siyasetinin içine doğmaktadır.

 

Bu durum yalnızca bir etik kriz değil; aynı zamanda siyasal, ekonomik ve ideolojik bir yapılanmanın sonucudur. Bu bağlamda çocukluk, artık korunması gereken bir alan olmaktan çıkmakta; nekropolitik düzenin yeniden üretildiği bir zemine dönüşmektedir.   Tamda bu noktada bazı çocuklar, sistemin bütün yükünü taşıyan, şiddetin yöneltildiği ve sorumluluğun üzerine yıkıldığı birer “şamar oğlanı”na  dönüştürülmektedir.

 

Maraş ve Urfa’da okullarda yaşanan saldırılar, bu dönüşümün en çarpıcı göstergelerinden biridir. Okul gibi güvenli olması gereken mekânların dahi  ölümle ilişkilendiği bir bağlamda çocukluk, korunmuş bir alan olmaktan çıkarak doğrudan politik bir mücadele alanına dönüşmektedir.

 

Aynı zamanda bu mekânların yalnızca eğitim kurumları olmadığı, devletin ideolojik aygıtları olarak rızanın üretildiği ve yeniden üretildiği alanlar olarak  işlediği açıktır. Bu anlamda söz konusu olan yalnızca bir eğitim faaliyeti değil; doğrudan doğruya bir rıza üretim sürecidir.

 

Siyasal İslam’ın kendini tahkim etme ve sürekliliğini sağlama ihtiyacı doğrultusunda dinsel referanslarla yapılandırılan eğitim modeli, ÇEDES Protokolü aracılığıyla okullara nüfuz etmektedir. Böylece pedagojik alan, kamusal, bilimsel ve eleştirel niteliğinden sistematik biçimde  koparılmaktadır.

 

Bu süreçte devreye sokulan “şükür politikası” pratikleri ve benzeri ideolojik araçlar, rızayı örgütleyen, itaati doğal ve kaçınılmaz kılan bir düzenek olarak  işlev görmektedir. Çocuk, sorgulayan bir özne olmaktan çıkarılarak boyun eğen ve giderek şiddeti içselleştiren bir varlığa indirgenmektedir. Böylece inşa edilen şey bir eğitim sistemi değil, itaatin pedagojisidir; yetiştirilen ise “kindar ve dindar” olarak tanımlanan, rızayı içselleştirmiş bir kuşaktır.

 

Ölüm siyaseti: Nekropolitika ve yaşamın hiyerarşisi

 

 Nekropolitika,en genel anlamıyla iktidarın kimlerin yaşayacağına ve kimlerin öleceğine karar verme yetkisini ifade eder. Bu yetki yalnızca fiziksel ölümle sınırlı değildir; aynı zamanda bazı yaşamların değersizleştirilmesi, görünmez kılınması ve yaşanamaz hâle getirilmesini de içerir.

 

Günümüz dünyasında savaşlar, zorunlu göçler, yoksulluk, çevresel yıkım ve toplumsalcinsiyet temelli şiddet, bu ölüm siyasetinin farklı tezahürleridir.  Çocuklar ise bu düzenin en kırılgan özneleri olarak hem doğrudan hem de dolaylı biçimlerde bu şiddetin hedefi hâlinegelmektedir.

 

Bu bağlamda bazı yaşamlar korunmaya değer görülürken, bazıları gözden çıkarılabilir hâlegelir. Türkiye’de çocukların maruz kaldığı şiddet, bu ayrımın  en görünür alanlarından biridir.

 

Ekonomik adaletsizlik de bu nekropolitik düzenin temel bileşenidir. Yoksulluk içinde büyüyen çocuklar yalnızca maddi yoksunluklarla değil; eğitim, sağlık ve güvenlik gibi temel haklara erişimden mahrum bırakılarak “yavaş ölüme” terk edilmektedir. Geleceksizlik duygusu, çocukların hayal kurma kapasitesini sınırlandırmakta; umut yerini kaygı ve belirsizliğe bırakmaktadır. Bu durum bireysel bir psikolojik mesele değil, sistematik bir dışlama ve değersizleştirme pratiğidir.

 

Çocukluğun ideolojik inşası: Bir ayrıcalık olarak çocukluk

 

Çocukluk, çoğu zaman doğal ve evrensel bir gerçeklik olarak sunulsa da, tarihsel olarak ideolojik bir inşa sürecinin ürünüdür. Philippe Ariès’in de belirttiği gibi çocukluk, her zaman var olan bir evre değil, belirli toplumsal ve sınıfsal koşullar altında ortaya çıkan tarihsel bir kurgudur.

 

Bu bağlamda çocukluk, eşit biçimde paylaşılan bir deneyim değil; sınıfsal olarak bölünmüş bir ayrıcalık alanıdır. Bazı çocuklar korunurken, bazıları  sistemin “şamar oğlanı” olarak konumlandırılmakta ve yaşam hiyerarşisinde değersizleştirilmektedir.

 

Oysa normatif düzeyde “tüm çocuklar bizim çocuklarımızdır” söylemi, bu eşitsizliği görünmez kılan ideolojik bir perde işlevi görmektedir.

 

Bu çerçevede çocuk, çoğu zaman bir hak öznesi olarak değil; disipline edilmesi gereken, itaate zorlanan ve yetişkin otoritesine tabi bir varlık olarak konumlandırılmaktadır. Bu ideolojik yapı,  şiddetin görünmezleşmesini sağladığı gibi, aynı zamanda onun içselleştirilmesine de zemin hazırlar.

 

Dolayısıyla okullarda yaşanan şiddeti yalnızca güvenlik perspektifiyle ele almak, sorunun kökenine inmeyen yüzeysel bir yaklaşım üretir. Asıl mesele,  çocuğun toplumsal yaşam içindeki konumunun nasıl tanımlandığıdır: Çocuk bir özne midir, yoksa kontrol edilmesi gereken bir nesne mi?

 

Okulun dönüşümü: Şiddetin üretim alanı

 

Modern eğitim sistemi, bireyi toplumsallaştıran ve geleceğe hazırlayan bir yapı olarak tasarlanmıştır. Ancak Türkiye bağlamında okul, giderek bu işlevini  yitirerek şiddetin üretildiği bir mekâna dönüşmektedir.

 

Maraş ve Urfa’da yaşanan olaylar, okulun artık yalnızca bir eğitim kurumu değil, aynı zamanda bir kriz alanı hâline geldiğini göstermektedir. Okul içinde  gerçekleşen saldırılar, şiddetin dışsal değil, sistemin içsel bir parçası olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Bu bağlamda okul, yalnızca öğrenmenin değil, aynı zamanda şiddetin öğrenildiği, içselleştirildiği ve yeniden üretildiği bir toplumsal mekân hâline  gelmiştir.

 

Erkeklik krizi, güvencesizlik ve incel hareketi

 

Okullarda artan şiddeti anlamak için, özellikle genç erkekler arasında yayılan yeni radikalleşme biçimlerini dikkate almak gerekir. Bu bağlamda incel  (involuntary celibate) hareketi, güvencesizlik yaşayan genç erkeklerin öfke, dışlanmışlık ve başarısızlık deneyimlerini kadın düşmanlığı, göçmen  karşıtlığı, aşırı milliyetçilik ve faşizan eğilimlerle birleştiren ideolojik bir zemin sunmaktadır.

 

R.W. Connell’ın hegemonik erkeklik kuramı çerçevesinde bu durum, erkekliğin toplumsal olarak yeniden üretilemediği bir kriz anına işaret eder.  Hegemonik erkeklik idealine ulaşamayan bireyler, bu başarısızlığı çoğu zaman şiddet ve nefret üzerinden telafi etmeye yönelmektedir.

 

Ekonomik güvencesizlik, işsizlik ve geleceksizlik duygusu, bu radikalleşme biçimlerini beslemekte; genç erkekleri hem kendilerine hem de başkalarına yönelen bir şiddet hattına sürüklemektedir. Bu nedenle okulda ortaya çıkan şiddet bireysel değil; yapısal ve ideolojik bir sorunun  sonucudur.

 

Çocukluk kimin hakkı

 

Çocukluk, herkes için eşit biçimde deneyimlenen bir yaşam evresi değildir. Aksine, belirli toplumsal koşullar altında mümkün olan bir ayrıcalık hâline  gelmiştir.

 

Türkiye’de okullarda yaşanan şiddet, bu ayrıcalığın kimlere tanındığını ve kimlerden esirgendiğini açık biçimde göstermektedir.

 

Eğer çocuklar okulda ölüyor ya da bir çocuk başka bir çocuğu öldürebilecek bir noktaya geliyorsa, burada bireysel değil, doğrudan sistemsel bir sorun vardır.

 

Çocukluğu yanlış tanımlayan bir toplum, yalnızca çocukları değil, geleceğin şiddet biçimlerini de üretir.

 

Ve belki de en sarsıcı gerçek şudur: Çocukluk artık bir başlangıç değil; bazıları için erken bitirilmiş bir hikâyedir.

 

Kaynakça

• Achille Mbembe (2021). Nekropolitika. Çev. Cemal Yardımcı. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

• Judith Butler (2015). Savaş Çerçeveleri: Hangi Hayatlar Yas Tutulmaya Değer?. Çev. Barış Engin Aksoy. İstanbul: Metis Yayınları.

• R. W. Connell (2017). Erkeklikler. Çev. Nil Mutluer. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

• Louis Althusser (2014). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. Çev. Alp Tümertekin. İstanbul: İthaki Yayınları.

• Antonio Gramsci (1986). Hapishane Defterleri’nden Seçmeler. Çev. Adnan Cemgil. İstanbul: Belge Yayınları.

• Philippe Ariès (1995). Çocukluğun Yüzyılları. Çev. Hamit Çalışkan. Ankara: İmge Kitabevi.

 

 

Atak Dergisi Notu: 1. Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

Atak Dergisi Notu: 2. Bu yazı, 18 Nisan 2026 tarihinde sendika.org  adlı internet sitesinde yayımlanmıştır.

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!