Atak Logo

Atak Menü

Patrimonyal Süreklilik, Liderlik ve Tarihin Kolektif Mülkiyeti (Haydar Avşar)

Patrimonyal Süreklilik, Liderlik ve Tarihin Kolek…
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1x
29 Ocak 2026, 16:06 | Yazar: Haydar Avşar | Kategori: Ülke
Patrimonyal Süreklilik, Liderlik ve Tarihin Kolektif Mülkiyeti (Haydar Avşar)

 

Devlet, Alevilik, Kürt Hareketi ve Sol Üzerine Ontolojik Bir Çözümleme 

 

I. Bölüm – Patrimonyal Devlet Geleneği ve Siyasal Süreklilik 

 

Türkiye’de devletin tarihsel biçimlenişi, modernleşme söylemiyle sıkça kesintili, dönüşüme açık ve ilerlemeci bir çizgi olarak sunulsa da, daha derinlikli bir tarihsel ve ontolojik çözümleme, güçlü bir patrimonyal sürekliliğe işaret etmektedir. Bu süreklilik, yalnızca kurumsal yapılarda değil, devletin toplumla kurduğu ilişkinin özünde, siyasal iktidarın meşrulaştırılma biçimlerinde ve itaatin toplumsal olarak yeniden üretilmesinde kendini göstermektedir. 

 

Patrimonyal devlet, klasik anlamıyla, siyasal iktidarın kişiselleştiği; kamu ile özel alanın ayrışmadığı; hukukun soyut ve evrensel bir norm olmaktan ziyade iktidarın iradesine tâbi olduğu bir yönetim biçimini ifade eder. Bu çerçevede devlet, toplumsal sözleşmeye dayalı bir ortaklık alanı olmaktan çok, egemen gücün mülkü gibi işleyen aşkın bir varlık olarak konumlanır. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide bu mantığın farklı biçimler altında varlığını sürdürdüğü görülmektedir. 

 

Osmanlı siyasal düzeninde kul–tebaa ilişkisi, yalnızca hukuki bir statü değil, aynı zamanda ontolojik bir konumlanıştı. Devlet, toplumun üzerinde ve dışında; ona karşı sorumluluğu sınırlı, fakat toplumdan mutlak itaati talep eden bir yapı olarak örgütlenmişti. Modern yurttaşlık söylemiyle birlikte bu ilişkinin biçimi değişmiş olsa da, özünde devletin aşkınlığına dayalı hiyerarşik düzen büyük ölçüde korunmuştur. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte tebaa kavramının yerini yurttaş kavramı almış, ancak yurttaşlık çoğu durumda hakların kolektif kullanımı değil, devlete sadakatin yeniden tanımlanmış bir biçimi olarak işlemiştir. 

 

Bu sürekliliğin en önemli göstergelerinden biri, devletin kurumsal yapılarında gözlemlenir. Ordu, sivil bürokrasi ve din alanının devlet tarafından merkezileştirilmiş yönetimi, yalnızca idari düzenlemeler değil, patrimonyal mantığın modern formlarıdır. Bu kurumlar, toplumsal taleplerin taşıyıcısı olmaktan ziyade, devlet aklının sürekliliğini ve merkezi otoritenin yeniden üretimini sağlayan araçlar olarak işlev görmüştür. Böylece devlet, toplumsal emeğin ve kolektif iradenin ürünü olarak değil, tarihin öznesi ve taşıyıcısı olarak kendini sunmuştur.

 

Patrimonyal süreklilik, yalnızca kurumsal değil, aynı zamanda zihinsel ve kültürel bir boyuta sahiptir. Devletin “beka”, “kutsallık” ve “tarihsel misyon” söylemleriyle donatılması, siyasal iktidarın eleştiriden azade kılınmasına hizmet etmiştir. Bu bağlamda devlet, toplumsal çelişkilerin bir sonucu olarak değil, bu çelişkilerin üzerinde duran düzen kurucu bir varlık olarak tahayyül edilmiştir. Böyle bir tahayyül, sınıfsal ilişkilerin ve eşitsizliklerin görünmezleşmesine, siyasal taleplerin ise çoğu zaman “devlet karşıtlığı” olarak damgalanmasına yol açmıştır. 

 

Bu noktada patrimonyal devlet geleneğinin en kritik sonuçlarından biri, toplumsal tarihin devlet tarafından temellük edilmesidir. Tarih, kolektif emek süreçlerinin, sınıfsal mücadelelerin ve bastırılmış toplumsal deneyimlerin bir toplamı olmaktan çıkarılarak, devletin ve onu temsil ettiği iddia edilen liderliklerin anlatısına indirgenmiştir. Böylece tarih, yaşayan bir toplumsal süreç değil, devletin meşruiyetini yeniden üreten kutsal bir anlatı haline gelmiştir. 

 

Bu bölümde ortaya konulan çerçeve, makalenin ilerleyen bölümlerinde tartışılacak olan liderlik, karizma, Alevi tarihinin dışlanışı, Kürt siyasal hareketinin sınırları ve sol örgütlerin temsil krizi için temel bir zemin sunmaktadır. Zira bu farklı siyasal ve toplumsal alanların tümü, farklı biçimler altında da olsa, patrimonyal devlet geleneğiyle yüzleşme ya da yüzleşememe sorunu etrafında şekillenmektedir. Bu yüzleşmenin eksikliği ise, tarihin kolektif mülkiyetine dayalı özgürleştirici bir siyasal ufkun kurulmasını sürekli olarak ertelemektedir. 

 

II. Bölüm – Devletin Aşkınlaştırılması ve Liderlik Mekanizması 

 

Patrimonyal devlet geleneğinin en kalıcı ve etkili boyutlarından biri, devletin toplumsal ilişkilerin ürünü olan tarihsel bir yapı olarak değil, bu ilişkilerin üzerinde konumlanan aşkın bir varlık olarak tahayyül edilmesidir. Bu tahayyül, yalnızca ideolojik bir söylem değil; siyasal iktidarın meşruiyetini, itaat ilişkilerini ve liderlik biçimlerini belirleyen kurucu bir mekanizma olarak işler. Devletin aşkınlaştırılması, siyasal iktidarın toplumsal denetimden koparılmasının ve liderliğin tarihsel olarak kutsallaştırılmasının temel koşuludur. 

 

Aşkınlaştırılmış devlet anlayışında siyaset, toplumsal çelişkilerin müzakere edildiği bir alan olmaktan çıkar; devlet adına hareket ettiği varsayılan öznelerin iradesine indirgenir. Bu noktada liderlik, yönetsel bir işlev olmaktan ziyade, devletin sürekliliğini temsil eden simgesel bir konuma yükselir. Lider, toplumsal taleplerin taşıyıcısı değil; devletin tarihsel misyonunun cisimleşmiş hali olarak sunulur. Böylece siyasal itaat, hukuka ya da ortak sözleşmeye değil, devleti temsil ettiği varsayılan kişiye yöneltilir. 

 

Bu mekanizma, karizma kavramıyla doğrudan bağlantılıdır. Karizma burada bireysel yeteneklerden ya da kişisel özelliklerden çok, aşkınlaştırılmış devlet fikrinin toplumsal bilinçte yarattığı boşluğu dolduran bir siyasal formdur. Devlet, soyut ve erişilmez bir kudret olarak kurgulandıkça, bu kudretin somutlaşacağı figürlere ihtiyaç duyulur. Karizmatik liderlik, bu ihtiyacın tarihsel ürünüdür. Böylece lider, toplumun içinden çıkan geçici bir temsilci değil, tarihin öznesi olarak kodlanır. 

 

Bu durum, itaat ilişkisini de köklü biçimde dönüştürür. İtaat artık rasyonel, geçici ve denetlenebilir bir siyasal ilişki olmaktan çıkar; ahlaki, duygusal ve hatta kutsal bir bağa dönüşür. Liderin eleştirisi, yalnızca bir siyasal pozisyona değil, devletin kendisine yönelmiş bir tehdit olarak algılanır. Bu algı, muhalefetin kriminalize edilmesini, toplumsal taleplerin bastırılmasını ve siyasal alanın daraltılmasını meşrulaştırır. 

 

Devletin aşkınlaştırılması ile liderliğin kutsallaştırılması arasındaki bu bağ, yalnızca resmi devlet ideolojilerinde değil, devlete karşıt olduğunu iddia eden siyasal hareketlerde de farklı biçimlerde yeniden üretilebilir. Zira sorun, belirli bir ideolojiden çok, tarihin ve siyasetin kim tarafından ve nasıl temsil edildiği meselesidir. Tarih, kolektif emek süreçlerinin ve toplumsal mücadelelerin ürünü olarak değil de, “büyük öznelerin” iradesiyle açıklandığında, liderlik kaçınılmaz olarak merkezileşir ve siyasal özneleşme daralır. 

 

Bu bağlamda liderlik mekanizması, yalnızca bir örgütlenme sorunu değil, ontolojik bir siyaset problemidir. Devletin ve tarihin aşkınlaştırıldığı koşullarda, toplumsal sınıflar, emekçiler ve bastırılmış topluluklar kendi tarihsel deneyimlerinin öznesi olmaktan çıkar; başkaları adına konuşulan, temsil edilen ve yönlendirilen kitlelere indirgenir. Böylece siyaset, özgürleştirici bir pratik olmaktan uzaklaşarak, yeniden üretici bir tahakküm biçimine dönüşür. 

 

Bu bölümde ortaya konulan çerçeve, bir sonraki bölümde ele alınacak olan tarih anlatısı ve kutsallık meselesinin teorik önkoşulunu oluşturmaktadır. Zira devletin ve liderliğin aşkınlaştırılması, yalnızca bugünün siyasal ilişkilerini değil, geçmişin nasıl anlatıldığını, hangi deneyimlerin görünür kılındığını ve tarihin kimin mülkü olarak sunulduğunu da doğrudan belirlemektedir. Bu nedenle, bir sonraki adımda sorulması gereken temel soru şudur: Tarih kimin adına yazılmakta ve kimler bu tarihin dışında bırakılmaktadır? 

 

III. Bölüm – Tarih Anlatısı, Kutsallık ve Siyasetin Ontolojisi 

 

Devletin ve liderliğin aşkınlaştırılması, yalnızca siyasal iktidarın bugünkü biçimlerini değil, geçmişin nasıl hatırlandığını, anlatıldığını ve meşrulaştırıldığını da belirleyen bir tarih rejimi üretir. Bu rejimde tarih, toplumsal emek süreçlerinin, sınıfsal çatışmaların ve bastırılmış kolektif deneyimlerin çok katmanlı alanı olmaktan çıkarılarak, süreklilik ve kader fikri etrafında kurgulanan kutsal bir anlatıya indirgenir. Böylece siyaset, yalnızca iktidarın bugünkü icrası değil, geçmişin temellük edilmesi yoluyla kurulan ontolojik bir tahakküm biçimi haline gelir. 

 

Kutsallaştırılmış tarih anlatısı, tarihin öznesini toplumsal sınıflardan ve kolektif hareketlerden alarak, devleti, liderliği ya da ulusu aşkın birer tarihsel fail olarak konumlandırır. Bu anlatıda tarih, mücadelelerin ve kopuşların ürünü değil; önceden belirlenmiş bir yolun zorunlu aşamaları olarak sunulur. Bu durum, geçmişte yaşanan toplumsal itirazları, ayaklanmaları ve alternatif özgürleşme tahayyüllerini ya görünmez kılar ya da “sapma”, “ihanet” ve “fitne” kategorileri altında etkisizleştirir. 

 

Bu noktada tarih, yalnızca anlatılan bir geçmiş değil; bugünkü siyasal düzenin meşruiyetini üreten bir mülkiyet ilişkisi olarak işlev görür. Tarihin kime ait olduğu sorusu, bu nedenle, yalnızca akademik bir tartışma değil, doğrudan siyasal bir sorudur. Tarih devletin, liderin ya da seçkinlerin mülkü haline geldikçe, toplumsal öznelerin kendi geçmişleriyle kurduğu bağ kopar; siyasal özneleşme, geçmişin dışına itilmiş kitleler için neredeyse imkânsız hale gelir. 

 

Tarihin kutsallaştırılması, aynı zamanda siyasetin ontolojik sınırlarını da çizer. Eğer tarih değiştirilemez, aşkın ve dokunulmaz bir anlatı olarak kurgulanıyorsa, siyaset de kaçınılmaz olarak bu anlatının içinde ve ona sadakat temelinde yürütülür. Böyle bir siyasal zeminde özgürleşme, mevcut tarih anlatısına eklemlenmekten ibaret hale gelir; gerçek bir kopuş düşüncesi ise ya ütopik ya da tehlikeli olarak kodlanır. 

 

Bu mekanizma, farklı ideolojik biçimler altında yeniden üretilebilir. Resmi devlet tarihçiliği kadar, devlete karşıt olduğunu iddia eden siyasal hareketler de, tarihi büyük öznelerin iradesiyle açıklayan, karizmatik figürleri merkezileştiren ve kolektif deneyimleri ikincilleştiren anlatılar kurduklarında, aynı ontolojik sınırlar içinde kalırlar. Bu durumda tarih, yine aşağıdan yukarıya doğru akan bir toplumsal süreç değil, yukarıdan aşağıya aktarılan bir meşruiyet kaynağına dönüşür. 

 

Oysa tarih, ontolojik olarak kolektiftir. Üretim ilişkilerinin, emek süreçlerinin, sınıf mücadelelerinin ve bastırılmış toplumsal deneyimlerin toplamı olarak var olur. Bu kolektiflik inkâr edildiğinde, siyaset temsil ilişkilerine, liderlik ise tarih adına konuşan figürlere indirgenir. Bu indirgeme, yalnızca geçmişi değil, geleceği de ipotek altına alır; zira kendi tarihinin öznesi olamayan toplumsal güçler, geleceği kurma kapasitesinden de mahrum bırakılır. 

 

Bu nedenle tarihin kolektif mülkiyeti meselesi, makalenin bütününde tartışılan devlet, liderlik, Alevilik, Kürt siyasal hareketi ve sol örgütler sorunlarının ortak düğüm noktasıdır. Bir sonraki bölümde ele alınacak olan Alevi ayaklanmaları, tam da bu düğümün tarihsel bir kırılma noktasını temsil etmektedir: kutsallaştırılmış devlet ve tarih anlatısına karşı, kolektif ve eşitlikçi bir özgürleşme tahayyülünün bastırılmış ama silinmemiş izlerini. 

 

IV. Bölüm – Alevi Ayaklanmaları: Serfliğe Karşı Tarihsel Kopuş Denemeleri 

 

Selçuklu ve Osmanlı tarihsel formasyonları içinde ortaya çıkan Alevi ayaklanmaları, klasik anlamda bir “mezhep isyanı” ya da dar anlamıyla “dini çatışma” olarak okunamaz. Bu ayaklanmalar, patrimonyal devlet yapısının serflik ilişkileri, otokratik siyasal düzen ve Sünni ideolojik merkez üzerinden kurduğu tarihsel tahakküme karşı, erken ve bastırılmış özgürleşme denemeleri olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle Alevi ayaklanmaları, devletin kutsallaştırılmış tarih anlatısının dışına itilmiş, ancak ontolojik olarak ona en radikal meydan okumayı içeren momentlerdir. 

 

Patrimonyal düzende serf, yalnızca ekonomik olarak sömürülen bir emekçi değil; aynı zamanda siyasal ve ontolojik olarak da devlete tabi kılınmış bir varlıktır. Devlet-toprak-din üçlüsü içinde kurulan bu ilişkide serf, ne toprağın ne tarihin ne de kendi siyasal kaderinin öznesidir. Alevi toplulukları bu düzen içinde yalnızca sınıfsal olarak değil, ontolojik olarak da dışlanmışlardır. Sünni merkezli ideolojik yapı, Aleviliği heterodoksi olarak tanımlayarak yalnızca inanç alanında değil, toplumsal varoluş düzeyinde de meşruiyet dışına itmiştir. 

 

Bu dışlanmışlık, Alevi ayaklanmalarının temel karakterini belirler. Bu isyanlar, yalnızca vergiye, angaryaya ya da yerel yöneticilerin zulmüne karşı değil; devletin aşkınlaştırılmış ontolojisine, kutsal tarih anlatısına ve hiyerarşik cemaat düzenine karşı yönelmiştir. Alevi öğretisinin eşitlikçi, bütünlükçü ve cem merkezli yapısı, patrimonyal devletin Tanrı–sultan–kul hiyerarşisiyle ontolojik olarak uzlaşmaz bir karşıtlık içindedir. 

 

Bu nedenle tarihsel olarak dikkat çekici olan şudur: Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Sünni ideolojik zemin üzerinde gelişmiş, serflik düzenini ve devletin kutsallığını kökten sorgulayan bir ayaklanma pratiğine rastlanmaz. Sünni isyan biçimleri çoğunlukla merkezle çevre arasındaki iktidar paylaşımı sorunlarına, vergi ve idari düzenlemelere ya da hanedan içi çatışmalara dayanır. Bu isyanlar, devlet ontolojisini değil, devlet içindeki konumları tartışma konusu yapar. Alevi ayaklanmaları ise doğrudan ontolojik bir reddiye içerir: kul–sultan ilişkisinin, kutsal tarihin ve Tanrısal devlet tahayyülünün reddi.

 

Bu reddiye, Alevi ayaklanmalarını tarihsel olarak benzersiz kılar. Ancak bu benzersizlik, onların başarıya ulaşmasını değil, tam tersine sistematik biçimde bastırılmasını beraberinde getirmiştir. Devletin tepkisi yalnızca askeri bastırma değil; aynı zamanda tarihsel hafızanın silinmesi, ayaklanmaların “eşkıyalık”, “fitne” ya da “dinsizlik” olarak kodlanması olmuştur. Böylece Alevi ayaklanmaları, hem fiziksel hem de epistemik bir imha sürecine maruz kalmıştır. 

 

Bu noktada kritik olan, bu ayaklanmaların neden bir “özgürleşme programı”na dönüşemediği sorusu değildir; asıl mesele, bu ayaklanmaların neden tarihsel olarak sistematik biçimde bastırıldığıdır. Bunun yanıtı, Aleviliğin sunduğu ontolojik alternatifte yatar. Alevi düşüncesinde tarih, devletin ve liderlerin mülkü değildir; cemaatin kolektif deneyimi içinde yeniden üretilir. Bu anlayış, tarihin kolektif mülkiyetine dayanan bir siyasal ontolojiye işaret eder ki, bu ontoloji patrimonyal devlet için varoluşsal bir tehdittir. 

 

Dolayısıyla Alevi ayaklanmaları, başarısız olmuş isyanlar olarak değil; tarihsel kopuş ihtimalinin erken ve bastırılmış tezahürleri olarak ele alınmalıdır. Bu ayaklanmalar, modern anlamda sınıf bilinci üretmemiş olabilir; ancak tarihin kutsallığına, devletin aşkınlığına ve serfliğin doğal düzen olduğu fikrine karşı ontolojik bir çatlak yaratmışlardır. 

 

Bu çatlak, daha sonraki tarihsel momentlerde sürekli olarak bastırılmış, görünmezleştirilmiş ve başka siyasal anlatılar tarafından ikame edilmiştir. Bir sonraki bölümde ele alınacak olan Kürt siyasal hareketi tam da bu noktada önem kazanır: Alevi ayaklanmalarının temsil ettiği ontolojik kopuş ihtimaliyle, patrimonyal süreklilik içinde şekillenen modern siyasal kopuş söylemleri arasındaki gerilim, makalenin temel tezini daha da keskinleştirecektir. 

 

V. Bölüm – Kürt Siyasal Hareketi: Kopuş Söylemi mi, Patrimonyal Süreklilik mi? 

 

Kürt siyasal hareketi, Cumhuriyet devletinin inkâr, asimilasyon ve çıplak zor politikalarına karşı gelişmiş olması nedeniyle sıklıkla tarihsel bir kopuşun taşıyıcısı olarak sunulur. Ancak bu kopuş iddiası, hareketin söylemsel düzeyi ile tarihsel–ontolojik konumu arasındaki gerilimi görünmez kılar. Bu bölümün temel savı şudur: Kürt siyasal hareketi, devletle yaşadığı çatışmaya rağmen, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devreden patrimonyal siyasal ontolojinin dışına çıkamamış; aksine bu ontolojinin çevresel bir fraksiyonu olarak yeniden biçimlenmiştir. 

 

Osmanlı patrimonyal düzeninde Kürt aristokrasisi, aşiret yapıları ve dini otoriteler (şeyhler, tarikatlar), devletin merkezî ideolojik ve sınıfsal yapısıyla çatışma halinde değil, onunla eklemlenmiş biçimde var olmuştur. Bu yapı, etnik farklılıklara rağmen Sünni ideolojik merkez etrafında bütünleşmiş; devlet, din ve yerel aristokrasi arasında karşılıklı meşruiyet ilişkisi kurulmuştur. Cumhuriyet’in kuruluşu bu ontolojik zemini dağıtmamış; yalnızca kurumsal biçimleri dönüştürmüştür. Dolayısıyla Kürt siyasal alanı, tarihsel olarak devlete dışsal bir alan değil, devlet ontolojisinin taşra uzantısı olarak şekillenmiştir. 

 

Modern Kürt siyasal hareketi, bu tarihsel zeminden bütünüyle kopmaksızın gelişmiştir. Hareketin seküler, sol ve modern söylemleri, patrimonyal sürekliliği görünmez kılan bir ideolojik perde işlevi görür. Ancak pratik düzeyde ortaya çıkan liderlik biçimleri, karizma üretimi, tarih anlatısı ve örgütsel merkezileşme, klasik patrimonyal liderlik yapılarının modernleştirilmiş formlarını yansıtır. Lider, tarihsel öznenin yerine geçer; kolektif deneyim, karizmatik merkezde temsil edilir; tarih, aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya kurulur. 

 

Bu noktada hareketin emperyalizmle ve bölgesel güçlerle kurduğu ilişkiler belirleyici hale gelir. Kürt siyasal hareketinin özellikle son on yıllarda emperyal güçlerle geliştirdiği askeri, diplomatik ve siyasal ilişkiler, onu patrimonyal sürekliliğin küresel ölçekte yeniden üretildiği bir ara-aktöre dönüştürmüştür. Bu ilişkiler, bir “zorunlu taktik” olarak sunulsa da, hareketin ontolojik konumunu değiştirmemiş; aksine liderlik merkezli, temsilci ve aşkın siyaset anlayışını daha da güçlendirmiştir. Aynı şekilde Türkiye iç siyasetinde AKP ve MHP ile kurulan dolaylı ya da dolaysız ilişki biçimleri, kopuş söyleminin pratikte askıya alındığını göstermektedir. 

 

Burada kritik olan, Kürt siyasal hareketinin devlete karşı konumlanıp konumlanmadığı değil; devlet ontolojisini yeniden üretip üretmediğidir. Devlet, bu bağlamda yalnızca Ankara’daki merkezi iktidar değil; hiyerarşi, temsil, kutsallaştırılmış tarih ve karizmatik liderlik biçimlerinin toplamıdır. Kürt hareketi bu biçimleri reddetmek yerine, onları kendi siyasal alanı içinde yeniden üretmiştir. Böylece çatışma, ontolojik bir kopuş değil, patrimonyal yapı içi bir yeniden konumlanma olarak kalmıştır. 

 

Bu durum, hareketin Alevilikle kurduğu sorunlu ilişkiyi de açıklar. Alevilik, patrimonyal–Sünni ontolojiye köklü bir ontolojik tehdit oluşturduğu için, Kürt siyasal alanında da tam anlamıyla temsil edilememiştir. Etnik ortaklık, ontolojik uyumsuzluğu ortadan kaldırmamış; Alevi topluluklar, Kürt siyasal hareketi içinde de tarihsel olarak marjinalleştirilmiştir. Bu marjinalleşme, sorunun etnik değil, ontolojik olduğunu bir kez daha göstermektedir. 

 

Dolayısıyla Kürt siyasal hareketi, söylemsel düzeyde bir kopuş iddiası taşısa da, tarihsel ve yapısal düzeyde patrimonyal sürekliliğin dışına çıkamamıştır. Hareketin karşı karşıya olduğu temel sınır, devletle kurduğu çatışma değil; tarihin, liderliğin ve siyasal öznenin kolektif mülkiyetini reddeden ontolojik yapıdır. Bu sınır aşılmadıkça, kopuş söylemi yeni bir tarihsel başlangıç değil, eski bir ontolojinin modern dilde yeniden ifadesi olarak kalacaktır. 

 

Bir sonraki bölümde, bu sınırın sol örgütler açısından nasıl yeniden üretildiği ele alınacaktır. Böylece patrimonyal sürekliliğin yalnızca devlet ve ulusal hareketlerle sınırlı olmadığı; devrimci iddia taşıyan yapılarda dahi nasıl yeniden kurulduğu gösterilecektir. 

 

VI. Bölüm – Sol Örgütler, Liderlik ve Tarihin Kolektif Mülkiyeti 

 

Türkiye’de sol örgütler, tarihsel olarak devlete, sermayeye ve emperyalizme karşı konumlandıklarını iddia etmiş; kendilerini sınıfın, emekçilerin ve yoksul köylülüğün siyasal temsilcisi olarak sunmuştur. Ancak bu iddia, solun siyasal pratiği ile ontolojik konumu arasındaki temel gerilimi gizler. Bu bölümün temel savı şudur: Türkiye solunun temel sorunu programatik eksiklik ya da baskı koşulları değil; tarihin kolektif mülkiyetini kuramayan, liderlik ve temsil üzerinden işleyen patrimonyal siyasal ontolojiye içkin olmasıdır. 

 

Sol örgütlerin büyük bölümü, sınıfı tarihsel özne olarak tanımlamakla birlikte, bu özneyi fiilen kurmaz; onun yerine sınıf adına konuşan örgüt ve liderlik biçimlerini ikame eder. Böylece sınıf, kendi tarihini üreten canlı bir toplumsal güç olmaktan çıkar; adına tarih yazılan, adına mücadele edilen soyut bir kategoriye indirgenir. Bu indirgeme, solun devletle ve diğer siyasal hareketlerle paylaştığı temel ontolojik zemini açığa çıkarır: tarih, kolektif emeğin değil, temsil eden öznenin mülküdür. 

 

Bu noktada liderlik meselesi belirleyici hale gelir. Sol örgütlerde lider, teorik doğruluğun, tarihsel bilincin ve siyasal yönelimin taşıyıcısı olarak konumlanır. Karizma, kişisel niteliklerden ziyade örgütsel ve ideolojik bir üretim olarak işlev görür. Lider, geçmiş mücadeleleri anlamlandıran, bugünü tanımlayan ve geleceği öngören figür haline gelir. Bu durum, solun eleştirdiği patrimonyal liderlik biçimlerinin modern ve seküler bir yeniden üretiminden başka bir şey değildir. 

 

Bu liderlik biçimi, işçi sınıfı ve yoksul köylülükle kurulan ilişkinin niteliğini de belirler. Sol, bu sınıflarla yatay ve kurucu bir ilişki kurmak yerine, onları mobilize edilmesi gereken bir taban olarak ele alır. Mücadele, sınıfın kendi deneyimlerinden değil; önceden formüle edilmiş tarih anlatıları ve stratejik çerçeveler üzerinden yürütülür. Böylece sınıf, tarihin öznesi olmaktan çıkar; tarihin nesnesi haline gelir.

 

Bu durum, solun tarih anlayışında da kendini gösterir. Sol tarih yazımı, çoğunlukla örgütlerin, liderlerin ve dönüm noktalarının kronolojisine indirgenir. Kolektif emek süreçleri, gündelik direniş biçimleri ve örgütsüz deneyimler tarihsel anlatının dışına itilir. Tarih, aşağıdan yukarıya değil; merkezden çevreye doğru yazılır. Bu, tarihin kolektif mülkiyetinin fiilen reddedilmesi anlamına gelir. 

 

Solun bu ontolojik sınırı, onu hem devletle hem de ulusal hareketlerle benzer bir zeminde buluşturur. Devlet tarihi nasıl kutsallaştırıyorsa, sol da kendi tarihini dokunulmaz kılar. Eleştiri, çoğunlukla taktik ya da dönemsel hatalarla sınırlı kalır; tarihsel öznenin kim olduğu ve nasıl kurulduğu sorusu sorulmaz. Böylece sol, karşı çıktığı iktidar biçimlerini aşmak yerine, onları kendi içinde yeniden üretir. 

 

Bu yeniden üretimin en görünür sonucu, başarısızlıkların sürekli olarak “dış koşullar”, “baskı rejimi” ya da “nesnel zorluklar” ile açıklanmasıdır. Oysa sorun, solun tarihsel özneyi gerçekten kolektifleştirememesidir. Tarih, hâlâ örgütlerin, merkez komitelerin ve lider figürlerin mülkü olarak kalmaktadır. Bu durum değişmedikçe, solun her yeni hamlesi, eski bir ontolojinin farklı bir biçimde tekrarı olmaktan öteye geçemeyecektir. 

 

Dolayısıyla solun önündeki temel görev, yeni bir program yazmak ya da yeni bir örgüt modeli inşa etmek değildir. Asıl görev, tarihin mülkiyetini yeniden tanımlamaktır. Tarih, ne devletin ne liderlerin ne de örgütsel merkezlerin malıdır; toplumsal emeğin, kolektif deneyimin ve aşağıdan kurulan siyasal öznenin ortak ürünüdür. Bu ontolojik kopuş gerçekleşmeden, solun özgürleştirici bir siyaset üretmesi mümkün değildir. 

 

Bu noktada makalenin başından beri izlenen hat netleşir: devletin aşkınlaştırılması, liderliğin kutsallaştırılması, tarih anlatısının merkezileştirilmesi ve kolektif öznenin bastırılması, farklı ideolojik biçimler altında aynı patrimonyal sürekliliğin tezahürleridir. Sonuç bölümünde bu süreklilik, tek bir kavram etrafında kristalize edilecektir: tarihin kolektif mülkiyeti. 

 

Sonuç – Tarihin Kolektif Mülkiyeti 

 

Devletin aşkınlaştırılmış ontolojisi, liderliğin karizmatik merkeziyetçiliği, tarih anlatısının kutsallaştırılması, Alevi ayaklanmalarının bastırılması, Kürt siyasal hareketinin patrimonyal sürekliliğe eklemlenmesi ve sol örgütlerin kolektif özneyi temsil edememesi, tüm siyasal pratiklerin ve mücadelelerin temelinde, tarihin gerçek öznesi olan halkın kolektif mülkiyetinin sistematik olarak inkâr edildiğini gösterir. 

 

Bu bağlamda tarihin kolektif mülkiyeti, tarihsel süreçlerin ve siyasal deneyimlerin yalnızca liderlerin, devlet aygıtlarının veya örgütsel merkezlerin tekeline bırakılmaması; toplumsal öznenin (emekçi sınıflar, köylüler, topluluklar) ortak deneyimleri ve mücadeleleri üzerinden üretildiği bir kavram olarak anlaşılmalıdır. Bu perspektif, devletin ve liderliğin tekil mülkiyetine karşı ontolojik bir kırılmayı temsil eder. 

 

Türkiye’de merkezi cemiyetleşme ve patrimonyal yapı, serflik zemininde toplumsal düzeni güçlendirir. Bu zeminde cemaatler —şeyhler, tarikatlar, hiyerarşik topluluklar— mevcut düzenin ideolojik ve toplumsal taşıyıcıları olarak işlev görür. Buna karşılık Alevilik, cem pratiği ile bu zemini aşar: eşitlikçi, kolektif ve hiyerarşi karşıtı bir örgütlenme biçimi üzerinden tarihsel özneyi devletin ve patrimonyal iktidarın tekeline bırakmaz, böylece kolektif mülkiyetin somutlandığı ontolojik bir kırılmayı temsil eder. 

 

12 Eylül darbesi örneği, kolektif tarih aklının yokluğunu somut olarak gösterir: Sol örgütler ve emekçi hareketler, darbenin yarattığı kriz karşısında geniş ve eşzamanlı bir direniş örgütleyemedi; bunun nedeni yalnızca baskı koşulları değil, tarihsel deneyimin kolektifleştirilememesi ve taban örgütlülüğünün lider-merkezli yapılar altında bastırılmasıdır. Darbe karşısında refleks geliştirecek kolektif hafıza ve akıl yoktu; hareketler merkezi komiteler ve karizmatik lider figürleri üzerinden tepki verdi, patrimonyal sürekliliğin modern biçimlerde dahi yeniden üretildiği görüldü. 

 

Dolayısıyla makalenin temel tezi açıktır: Tarih, ne devletin ne liderlerin ne de örgütsel merkezlerin malı değildir; gerçek tarihsel özne halkın kendisidir ve tüm siyasal pratikler, bu kolektif mülkiyeti tanıyıp içselleştirmedikçe, ontolojik olarak patrimonyal sürekliliğin içinde şekillenmeye devam edecektir. 

 

***

 

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!