PALANTİR’İN 22 MADDESİ VE “KARANLIK AYDINLANMA” (Mihrac Ural)
Savaş, gün geçtikçe kendine yeni katkılar sunarak büyüyor. Özellikle teknolojik gelişmeler artık sadece kâr amaçlı çalışmıyor; devletlerle iş birliği yaparak savaş stratejileri oluşturuyor. Özellikle nükleer tehdidin kullanılmaması sonucu dünya dengelerinin de değiştiği iddia ediliyor.
Dünya bu günlerde Palantir’in ortaya koyduğu “22 maddeyi” tartışıyor. Bir manifesto olarak ilan edilen bu 22 madde, nükleer savaş olmayacağını, bu nedenle de klasik savaşlara yeni bir ruh katmak gerektiğini anlatıyor. Burada algoritmaların, insanı, toplumu ve devletleri yönetecek kararlar alabileceği iddia ediliyor. Yani algoritma kelimesinden gelir.“Algoritma savaşı” denince genelde şu kastedilir: Sosyal medyada bilgi-algı savaşları, yapay zekâ ve veri üzerinden rekabet, siber savaşlar, propaganda, dezenformasyon. Yani günümüz teknolojisiyle ilgili bir kavrayışı ifade eder.Buna dayanarak “Batı uygarlığının gücünü gösterebileceği” iddiasıyla teknoloji devlerinin Amerika’da devletle iş birliği içinde olmaları gerektiğini anlatır.
Bu noktada Palantir Technologies’in kurucu ortağı ve CEO’su Alexander C. Karp ile Kurumsal İşler Başkanı ve Hukuk Danışmanı Nicholas W. Zamiska’nın birlikte kaleme aldıkları The Technological Republic: Hard Power, Soft Belief, and the Future of the West başlıklı kitabın bir özeti söz konusudur.
“Palantir”, Yüzüklerin Efendisi romanında Sauron’un şeytani gözünün her yeri görmesini sağlayan sihirli kürenin adıdır. Kurucularından Peter Thiel’in buradan ilhamla ismini verdiği Palantir şirketi, veriyi verimliliği artıran teknolojik araçları besleyen bir unsur olarak görmemektedir. Bu yaklaşımda veri, “sömürge coğrafyalarında test edilip metropollere ihraç edilen bir biyopolitik pranga” olarak tanımlanmaktadır.
Kitap, Silikon Vadisi’nin (ve daha geniş anlamda Batı’nın) “doğru yoldan çıktığını” ileri sürerek bunu sert bir şekilde eleştiriyor. Ancak “doğru yol” denildiğinde akla ahlaki ve vicdani bir çizgi gelmemelidir; çünkü bu kitabın “doğruları” oldukça farklıdır.
Bugün ise dahi çocuklar, tüketici odaklı önemsiz uygulamalar (fotoğraf paylaşım uygulamaları, pazarlama algoritmaları), sosyal medya ve kısa vadeli kârlar peşinde koşuyor. Bu “kültürel tembellik” ve “hırsın terk edilmesi”, ABD ve müttefiklerini yapay zekâ gibi kritik alanlarda (özellikle Çin’le süren yeni silahlanma yarışı bağlamında) dezavantajlı konuma düşürüyor ve Batı’nın özgürlüklerini tehlikeye atıyor. Doğru yoldan çıkmaktan anladıkları budur.
“Teknoloji Cumhuriyeti” manifestosu, Silikon Vadisi’nin geleneksel “teknolojik iyimserlik” ve “politik tarafsızlık” mitlerini reddederek; teknolojiyi devlet gücü ve Batı hegemonyasıyla doğrudan eklemleyen, teknoloji–siyaset–güvenlik–değerler üçgenini yeniden inşa etmeyi amaçlayan felsefî ve siyasal bir proje dokümanıdır.
Bu şirket, devletle iş birliği içinde savaş dâhil her alanda ortaklık göstermesi gerektiğini vurgulamaktadır. Silikon Vadisi’nin, gelişimini sağlayan ülkeye, yani ABD’ye karşı “ahlaki bir borcu” olduğunu savunan Palantir, mühendislik elitinin “ulusun savunmasına katılma konusunda kesin bir yükümlülüğü” bulunduğunu öne sürmektedir.
Gazze’de Teknolojik İsrail’in Rolü
Teknoloji–siyaset–güvenlik üçgeniyle izah etmeye çalıştıkları 22 maddelik bir manifesto ilan ettiler. Bu günlerde dünya aydınlarının çoklukla tartıştığı bu manifesto, geleneksel insan ahlakı, iyimserliği, kolektivitesi vb. binlerce unsuru aşarak, hayatımızı iyiler ve kötüler, olumlular ve olumsuzlar şeklinde algoritmanın belirlediği bir düzenlenişe dönüştürmektedir.
İran savaşından önce İsrail’e desteği de bir borç olarak algılayan Palantir, Gazze savaşında tüm çirkinliğiyle ölüm kusmuş; sivil toplumdan kadın ve çocuklar dâhil birçok kişiyi ölüme sürüklemiştir. Bunu teknolojik bir başarı olarak lanse etmiş, İran savaşında rolünü pekiştirmeye çalışmıştır.
Özellikle İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü savaşla ortaya çıkan stratejik çözümler, İran savaşında da belirgin bir hâl almış bulunmaktadır.
Nükleer savaş stratejilerinin artık geçersiz olduğu, nükleer tehditle savaş kazanmanın imkânsız olduğu ve yeni stratejik çözümlemelerin bulunması gerektiği iddia edilmektedir. Nükleer potansiyel artık herkesin elindedir. Hiç kimse bu enerjiyi savaş nedeniyle kullanamamaktadır. Savaş ne kadar ahlaksız olsa da, nükleer silah çok daha insanlık dışı koşullar yarattığı için kimse kullanamamaktadır. Klasik savaşlara yeni boyut kazandırmak gerektiği yaklaşımıyla teknoloji–siyaset–güvenlik üçgenine yeni bir alan açılmaya çalışılmaktadır.
Trump’ın Savaştaki Rolü
Trump 25 Nisan itibariyle bir suikaste maruz kaldı. Ölümcül olmadan adamı yakaladılar. Üzerinde 12 kalibrelik pompalı tüfek, tabanca ve kesici aletler bulunan adam, Cole Tomas Allen adında birisiymiş. Eylemden birkaç saat önce, uzunca bir mektupta yazdığı “artık bir pedofil, tecavüzcü ve vatan haininin suçlarıyla ellerimi kirletmeye razı değilim” diyebilmiştir. Bilgisayar yazılımında usta biriymiş.
Korumaların başarılı olmadığkıları bu olayda, planlanmış örgüt işi olsaydı Trump ölebilirdi. Korumaları zaman dilimi açısından, önemli vakit kaybı içinde oldular. Yardımcısı Venes, çıkıp gitmişken Trump hala oturduğ yerde, koruma çantası açılmadan duruyordu. Savaş bakanı ise elini kolunu sallaya sallaya oturduğu yerden çıkıp gidiyordu. İlk anda bu gibi detaylar olması, “teknoloji cumhuriyeti” için olumsuz birer vakadır. Teknolojinin devletle birleşmesi için çırpınan Palantir, teknolojinin baş edemeyeceği haller olduğunu bu suikast girişimindende anlıyoruz. Buna kuzey Kore’nin elindeki atom bombasını bir kararla patlatabileceğini de eklemek gereklidir.
Trump, ileri teknolojinin Amerika fetihlerine hizmet sunması yönünde olumlu yaklaşımlar sergilemektedir. Seçim dönemi çağrılarında aynı oyunu oynamakta, ezici çoğunluğu kazanabilmişti. Şimdi çok daha önemli olan savaş ortamında ise her sınırı aşarak sonuç almaya çalışmaktadır. Algoritmik hesaplar güç olmada ciddi hatalar yapabilmektedir. Bu hataların en vahşi olanı, İran’da 168 kız çocuğunun ölümünden sorumlu bombanın atılmasını gösterebiliriz. Bu hatalar Gazze’de de Cumana adlı kadının ikiz yavrularıyla birlikte öldürülmesini de sayabiliriz. Bu gibi hatalar pek çoktur; ancak algoritmik hesaplar, teknolojinin vardığı düzeyi güzelce özetleseler de, hataların hâsılı itibarıyla ölümcül olduğunu göstermektedir.
Trump, savaşta tıkanmıştır. Teknolojik referansları sonuç getirmemiştir. Savaşta gelinen son nokta olan ateşkes, aşılması güç koşullar yaratmıştır. Beyaz Saray gerginlik içinde kendi kadrosunu İslamabad’a göndermeye çalışırken, İranlılar böylesi onursuz bir toplantıda yer almayacaklarını ilan ettiler. İranlılar, katılmayacakları bu oturumda ABD heyetiyle aynı masada olmayacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine, sıkışmanın dile geldiği yerde Trump, “süresiz ateşkes” ilan etmiştir. Buna rağmen Hürmüz Boğazı ablukaya alınmış, giden gelen gemiler durdurularak aranmaya ya da el koyulmaya başlanmıştır. Tramp ayrıca bu ara Donanma Sekrateri John Phelan’ı görevden uzaklaştırdı; ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), John Phelan’ın görevden ayrıldığını, ayrılık derhal yürürlüğe girdiğini ve yerine geçici olarak başka bir isim atandığını ifade etti. Bu durumda, “denizden çıkartmaya” karşı, direnenlerin önemli görevlerde olduklarını gösteriyor.
Süreç heme bayaz sarayda hem de İran’lılarla ilişkide gergin biçimde sürmektedir. Donanma komutanını görevden almak ve her an çatışmaya dönebilecek “süresiz ateşkes”, dünya ticareti ve mali dengelerini alt üst etmeye yetmektedir. Bu oyunun içinde Trump ve ortakları piyasalarda dev rakamlarla çalışmakta ve sonuç almaktadır. Savaşı böylece kendine ve çevresine kârlı hale sokmuş bulunmaktadır.
İran’ın Savaş Israrı
İran’da generellerin ağırlığı giderek artıyor. Ülke yönetiminde bu ağırlığın belirginleşmesi, özellikle rehberlerinin ölümünden sonra ortaya çıkan bir durumdur. Yeni dini lider Muçtaba Hamaney’in hâlâ halkın önüne çıkmaması, basit bir mesajı bile doğrudan iletememesi, hakkında çıkan dedikoduları doğrular niteliktedir.
Güvenlik nedeniyle sıkı korunuyor olması anlaşılabilir; ancak sesli ya da yazılı mesajlarla yapılabilecek bir konuşmanın önünde bunun engel olmaması gerekir.
Generallerin hâkim durumda olduğu görülüyor. Özellikle Tuğgeneral Ahmet Vahidi’nin etkisinin öne çıktığı bir yönetim yapısından söz ediliyor. Yönetim, eskisi gibi sıkı biçimde mollalara bağlı görünmüyor. Elde edilen bilgiler, yönetimin Devrim Muhafızları’nın denetiminde olduğu izlenimini güçlendiriyor.
İran halkı yiğit bir halktır; kendi tarihine güvenerek bu saldırılara karşı durmaktadır. Ancak direnen halka rağmen generallerin ve ailelerinin yaşadığı mahallelerdeki zenginlik öyle bir boyuta ulaşmıştır ki, bu bölgeler “Ağa Zade mahalleleri” olarak anılmaktadır. Ayrıca, İran hala idamlarla ün salıyor; yüzlerce kişinin idam edildiği, zindanların doldurulduğu, işkencelerin yapıldığı dile geliyor. Bu olaylarla ünlü olmak, direnen İran halkını doğru yansıtmıyor. Tüm bu veriler, İran’ın yönetiminde değişimler olabileceğini göstermektedir. Molla rejiminin yerini generallerin almasının İran halkı açısından neleri değiştireceği belirsizdir; ancak bu adım, iç dönüşüm açısından önemli görünmektedir.
Bu aşama, yeni bir dönemi ifade etmektedir. Mollaların katı dinî yaklaşımlarına kıyasla daha rasyonel olabileceği varsayılan generallerin yönetimi söz konusudur. Bu yeni yönetimin, algoritmik savaşın hesaplarını ne ölçüde aşabileceği ise belirsizdir. Ancak halkın dirayetli olması ve tarihine güvenle bakması, ABD’nin Palantir manifestosunda öne sürülen 22 maddenin geçersiz kalabileceği ihtimalini doğurmaktadır.
Her ne kadar algoritmaların hatalı hesapları sonucu 168 kız öğrencinin ölümü gibi trajik olaylar yaşansa da, bu durum İran halkının direncini kırmamıştır. Aksine, ülke bir bütün hâline gelmiş; muhalefetiyle birlikte bu saldırganlığa karşı omuz omuza direnmektedir. Bu teknolojik gelişmelerin, ülkenin kendi gerçekliğiyle nasıl uyumlandırılacağı ise zamanla görülecektir.
Palantir dünyayı savaşlar üzerinden yorumlarken, insan doğasının karmaşıklığını yeterince hesaba katmıyor olabilir. Teknolojik gelişmelerin, insanlığın ihtiyaç duyduğu ham maddeler ve ara ürünler bakımından küresel bağımlılık içinde olduğu açıktır. İnsan unsuru olmadan teknoloji tek başına belirleyici olamaz.
Amerika’nın savaşta kullandığı ve tükettiği mühimmatın yeniden üretimi için Çin’den temin etmek zorunda kaldığı “nadir toprak elementleri”, teknolojik üstünlüğün tek başına yeterli olmadığını bir kez daha göstermektedir. İran halkının direnişi sürmektedir ve bu, kendi açısından meşru bir direniştir. Ancak savaşta ısrar, bir Pirus zaferinden öteye geçmeyebilir.
İran, barış masasına oturmalı; haklı olduğu noktaları net biçimde ortaya koymalı ve Amerikan tutumuna rağmen sonuç almaya çalışmalıdır. Şimdilerde 11 tirilyon dolara el koyan ABD’nin, bu varlığı serbest bırakmasını istiyor bu haklı bir istek bunun dile gelmesi önemlidir. Ayrıca direnen halkın talepleri bu yönde olmalıdır. İran’ın direnişi, müzakere gücünü artıran bir unsurdur. Ancak her iki tarafın da zarar göreceği bu savaşın sonlandırılması için barış süreci kaçınılmaz görünmektedir.
Palantir’in 22 Maddelik Manifestosunda Önemli Kesitler
Palantir’den tehditkâr “manifesto”: “Atom bombası çağı bitti, yapay zekâ ile caydırma çağı başlıyor”, “Silikon Vadisi’nin mühendislik elitinin, ulusun savunmasına katkı yükümlülüğü bulunmaktadır”, “Atom çağı sona eriyor ve yapay zekâ üzerine kurulu yeni bir caydırıcılık dönemi başlamak üzere”, “Almanya ve Japonya’nın demilitarize edilmesi aşırılıktır”, “Dini inançlara karşı yaygın hoşgörüsüzlüğe karşı çıkılmalı”.
Madde 12’de şunları öneriyor: “Atom çağı sona eriyor. Bir caydırıcılık çağı olan atom çağı sona eriyor ve yapay zekâ üzerine kurulu yeni bir caydırıcılık dönemi başlamak üzere” diyor. Kuzey Kore’de atom bombasını engelleyecek bir şey mi var ki bu kadar keskin olunuyor? Pakistan, Hindistan, Kuzey Kore, İsrail ve diğer gelişmiş ülkelerle birlikte toplamda dokuz ülkenin nükleer silah kapasitesine sahip olduğu belirtilmektedir.
Bunlar bilinen ülkeler olup, bilinmeyen birkaç ülke daha olduğu sanılmaktadır. Bu küçük ülkeler sıkıştığında nükleer enerjiyi kullanır mı, kullanmaz mı bilinmez. Kurgular yanlıştır; bunun önündeki en güçlü kanıt, demokrasiyle gelecek yönetimlerdir. Bu yönetimler insanı düşünen, kolektif olmayı başarabilen yöneticilerdir. Halk çoğunluğunun isteğiyle çalışan yönetimler atom bombasına karşı en belirgin muhalefeti koyarlar. Buna dayanmak varken, insanı devreden çıkartıp hesap yapmak geçerli değildir.
Silikon Vadisi’nin, gelişimini sağlayan ülkeye, yani ABD’ye karşı “ahlaki bir borcu” olduğunu savunan Palantir, Silikon Vadisi’nin mühendislik elitinin “ulusun savunmasına katılma konusunda kesin bir yükümlülüğü” bulunduğunu öne sürdü. Kısaca Palantir, sadece bir teknoloji girişimi değil, verileri toplayan ve bunları kara dönüştüren mekanik bir cellattır. “Her şeyi gören gözün dehşeti”, teknolojik bir ilerleme değil; görünmez bir gardiyan tarafından yönetilen bir dijital hapishanenin ilanıdır.
Palantir’in Yapısallığı
“Teknoloji Cumhuriyeti” manifestosu, Silikon Vadisi’nin geleneksel “teknolojik iyimserlik” ve “politik tarafsızlık” mitlerini reddederek, teknolojiyi devlet gücü ve Batı hegemonyasıyla doğrudan eklemleyen, teknoloji–siyaset–güvenlik–değerler üçgenini yeniden inşa etmeyi amaçlayan bir felsefî ve siyasal proje dokümanıdır. Yüzeyde Batı medeniyetini yeniden canlandırmayı hedefleyen bir vizyon belgesi gibi görünse de, daha yakından incelendiğinde son derece rahatsız edici bir dünya görüşünün temellerini atan bir metindir.
Bunlar teknoliberteryenizmin en önemli bayraktarıdır. Demokrasiye inanmıyor, kadınlara oy hakkının verilmesini bile büyük bir hata olarak görüyor. Tutucu kültürel politikaları destekliyor; özellikle kadın ve cinsel özgürlüklere mesafeli duruyor ve bu konuda atılan adımları Batı kültürünün bozulması olarak tanımlıyor. ABD’nin elit bir monarşiye dönüşmesini, devletin sadece teknoloji şirketlerine teşvik veren pasif bir gece bekçisi olmasını savunuyor.
Thiel, teknoliberteryenizmin en önemli bayraktarlarından biridir. Demokrasiye inanmıyor, kadınlara oy hakkının verilmesini bile büyük bir hata olarak görüyor. Açık kimlikli bir eşcinsel olmasına rağmen tutucu kültürel politikaları destekliyor; özellikle kadın ve cinsel özgürlüklere mesafeli duruyor ve bu konuda atılan adımları Batı kültürünün bozulması olarak tanımlıyor. En büyük akıl hocası, yakın dostu Curtis Yarvin’dir. Yarvin de Thiel gibi demokrasiden memnun olmayanlardandır. ABD’nin elit bir monarşiye dönüşmesini, devletin sadece teknoloji şirketlerine teşvik veren pasif bir gece bekçisi olmasını savunuyor. Devleti küçültmek, pasifleştirmek ve kendi istekleri, çıkarları, dünya görüşleri doğrultusunda şekillendirmek istiyor.
Karp da Palantir’in işbirliği yaptığı kurumları çok güçlü hale getirmesini mevcut düzeni yıkıcı bir etkiyi haiz bir fırsat olarak görüyor; bu nedenle sık sık ölüm, yıkmak, kaos kelimelerini kullanıyor: “Yıkımı/rahatsızlık vermeyi seviyoruz ve Amerika için iyi olan her şey Amerikalılar için de iyi olacak ve Palantir için de çok iyi olacak. Yıkım, günün sonunda işlemeyen şeyleri ortaya çıkarır. İnişler ve çıkışlar olacaktır. Bir devrim var. Bazı insanların kafaları kesilecek. Gerçekten beklenmedik şeyler görmeyi ve kazanmayı bekliyoruz.” “Kıyamet” bunlar için en önemli kelimedir; zira tanık oldukları her şey, geçmişten bugüne gelen tüm veriler sistemlere karşı dehşet verici bir tarzda tepki gösteriyorlar. Bir kıyametin kopması gerektiğini savunuyorlar. Yıkmak bunların felsefesinde teknoloji–siyaset ve güvenlik üçgenine aykırı gelen her şeye karşı bir yıkım projesi olarak savunuluyor.
“Karanlık Aydınlanma”
“Bazı kültürler hayati ilerlemeler kaydetmiştir; diğerleri işlevsiz ve gericidir” (Madde 21) ve “boş ve içi boş bir çoğulculuğun sığ cazibesine direnmeliyiz” (Madde 22) ifadeleri, belirli bir ideolojik projenin açık beyanıdır. Bu söylem, Peter Thiel ve Nick Land gibi isimlerle ilişkilendirilen “Karanlık Aydınlanma” (Dark Enlightenment) veya “Yeni Gericilik” (Neo-reactionary) akımının doğrudan bir yansımasıdır.
Bu düşünce okulu, “Aydınlanma”nın evrenselcilik, eşitlik ve demokrasi ideallerini reddeder; bunun yerine teknokratik elitlerin yönettiği, ulus-devletlerin ve hatta şirket-devletlerin rekabet ettiği bir dünya düzenini savunur. Manifestonun çoğulculuğu “boş ve içi boş” olarak nitelendirmesi, farklılıkların bir arada yaşamasını sağlayan liberal demokrasinin temel ilkelerine yönelik felsefî bir reddiyedir.
“Karanlık Aydınlanma”, liberal demokrasiye karşı çıkan, daha hiyerarşik ve otoriter yönetim biçimlerini savunan bir fikirler bütünüdür. Bu kavram özellikle Nick Land (kavramı popülerleştiren filozof) ve Curtis Yarvin (teorik çerçeveyi geliştiren yazar) gibi isimlerle anılır.
2000’lerin sonu–2010’larda internet blogları ve alternatif düşünce platformlarında yayılmaya başlamıştır. Savundukları görüşler arasında demokrasiye eleştiri yer alır; seçimlerin ve halk egemenliğinin verimsiz olduğu düşünülür. Eşitlik fikrine karşı bir duruş sergilenir; insanlar ve toplumlar arasında doğal hiyerarşiler olduğu savunulur. Güçlü liderlik ve elit yönetim anlayışı öne çıkar; bazı savunucular monarşi benzeri sistemleri ya da “CEO gibi yöneten devlet” fikrini destekler. Teknoloji ve kapitalizm vurgusuyla devletin bir şirket gibi yönetilmesi gerektiği fikri öne çıkar.
Demokrasi esas olarak akıl, özgürlük ve eşitlikten yola çıkarak temel değerlerini kurgular. “Karanlık Aydınlanma” ise hiyerarşi, düzen ve elit yönetimden doğan bir değerler anlayışını temsil eder. Bu yaklaşım, insanın kolektif bilincini reddettiği için otoriterliği meşrulaştırır, demokratik hakları zayıflatır ve toplumsal eşitsizliği artırır. Buna karşılık savunucuları, demokrasinin başarısız olduğunu ve daha verimli, daha istikrarlı sistemlere ihtiyaç duyulduğunu iddia ederler.
Bu akım yönetimleri şöyle görür: Demokrasi kaotik ve verimsizdir. İdeal sistem, merkezi, elit ve güçlü liderliğe dayanmalıdır. Halkın katılımı gereksiz görülür. Bu nedenle demokrasi, yıkılması gereken bir hedef olarak değerlendirilir.
Palantir, dünya düzenine karşı dururken “Karanlık Aydınlanma” ile dayanaklı bir düzeni savunur. Katı rejimler ve devletin şirket gibi yönetilmesi anlayışı bu yaklaşımın sonucudur. 22 madde tümüyle bu hedef doğrultusunda şekillenir. Devleti ele geçirmek, onu teknoloji bağımlısı hâle sokmak ve hayatın tüm verilerini algoritmik çözümlemelere tabi kılmak temel hedef olarak belirlenir. Bu da Silikon Vadisi’nin sorumlu olması gerektiği iddiasıyla özdeşleştirilir. İnsanlık, teknolojiden artan oranda faydalanmak yerine, egemen teknokratların birer oyuncağı, olumlu–olumsuz denklemin bir verisi olarak görülür. Geri ülkelerin diktatörlüğüne olumlu göndermeler yapan Palantir aklı, savaşlarda ulusu savunmak adına tüm görkemini ortaya koyar; öldürmek, parçalayıp atmak ve kıyameti dayatmak temel tezleri arasında yer alır.
Almanya, Japonya Silahlanmalı mı?
İkinci Dünya Savaşı, yeni dünya düzenini oluşturdu. Almanya ve Japonya, savaş suçluları olarak silahtan arındırıldı. Dünyayı yeniden savaşlara sürüklemek yerine alınan bu önlem, uzun zamandır dünya barışının korunmasını sağladı. Şimdi ise dinginlikten bıkan Palantir yöneticileri, dünyanın dört bir köşesinde savaşları körüklemekte ve savaşların bir parçası olmak için çaba sarf etmektedir. Özellikle Amerika’nın karşısında duran ve gelişerek ilerleyen Çin ve Rusya’yı dengelemek üzerine tezler oluşturmaktadır.
Avrupa ve Asya güvenliğinin büyük kısmını Amerika taşıyor, müttefiklerin daha fazla sorumluluk almasını istiyor.
Bu yüzden: “Almanya, Avrupa savunmasında daha aktif olsun; Japonya, Asya’da daha güçlü rol oynasın” diye tez oluşturuyor. Bu tezlerini de “dünya yeniden güç rekabetine giriyor, bu yüzden güçlü ordular gerekli” şeklinde formüle ediyor.
Peter Thiel gibi isimlerin bulunduğu teknoloji–strateji çevreleri; güçlü devletler, güvenlik teknolojileri ve jeopolitik rekabet gibi konularda daha sert oluşumlar öneriyorlar.
“Almanya ve Japonya silahlanmalı” fikri, ABD yük paylaşımı, Çin–Rusya dengesi ve caydırıcılık üzerine kurgulanmaktadır. Dünya daha rekabetçi ve “güç odaklı” hale geliyor.
Bu yüzden güçlü ordu, ileri teknoloji ve stratejik ittifaklar gerektiğini vurguluyorlar. Bu iki ülkenin çevresinde bulunan Ukrayna, Türkiye ve Güney Kore’nin de silahlandırılması gerektiğini vurguluyorlar. Ukrayna cephe ülkesi, güçlü savunma; Türkiye dengeleyici bölgesel güç; Güney Kore ise teknoloji ve caydırıcılık unsuru olarak görülüyor. Bu yaklaşımla üçüncü dünya savaşı için koşulların hazır hale getirildiği iddia ediliyor. Bu algılayış, dünya güçler dengesini yeniden belirleyerek dünyayı “güçler ve düşman güçler” olarak bir algoritmaya dönüştürmektedir. Bu algılayış demokrasi düşmanı, halkların çoğunluğunun arzularını kıran yıkıcı bir anlayıştır. Halkların dostluk kurmak yerine rekabete dayalı biçimde birbirine düşman olmasını savunmaktadır. Bunun yerine teknokratların değil, yönetim aygıtında daha insancıl, daha demokratik ve daha toplumsalcı çevrelerin gelmesini savunmaktadır. Savaşa endeksli bir ülkenin başına gelenler, şimdi ABD’nin İran karşısında düştüğü durumlarda görülmektedir. Ellerinde hangi teknoloji olursa olsun, bunun insanlık adına bir sınırının olduğunu görmek gerekmektedir.
Bu anlamda ABD kamuoyunun soğuk savaş dönemindekine benzer biçimde, hizaya getirilmesi için bir çağrıdır bu yapılan. Önümüzdeki yıllarda Amerikan iç siyasetinin çok karışacağını öngörmek zor değil. “Çin ve Rusya’ya karşı savaştayız” bahanesiyle dahi halkı öyle kolayca konsolide edilebilecek bir veri yoktur. Zira manifestoda defalarca vurgulandığı üzere, “sahip olduğunuz her şeye ve refaha bu ülke sayesinde sahip oldunuz şimdi fedakârlık zamanı” algısı baskındır. Buradaki fedakârlıktan kasıt da açıkça, biz savaşta olduğumuz sürece kişisel hak ve özgürlükleri kaldırabiliriz, “sesinizi çıkarmayın, yapılan her şeyi onaylayın, bu ülkenin güvenlik bürokrasisine biat edin” denmektedir. Bu algı dünyayı savaşa sürecek bir algıdır; buna teslim olmamak gereklidir.
Sonuç
Palantir kendi dünyasında planlar yapa dursun, insanlık kendi geleceği için onların da içinde oldukları bir dünya yaratacaktır. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana çok şey değişti. İnsanlık yeniden yapılandırılacaktır. Bu kesin; ama bunu yaparken alacağı önlemler, ortak aklın, kolektif bilincin eseri olacaktır. Gelişmelerden, teknolojilerden yararlanacağı açıktır. İnsan teknolojiyi kendi rahatlığı için üretir. Bunun için tek ulus, tek devlet anlayışından uzak durulması gerekmektedir. Dünyayı savaş ortamına sürükleyecekse, buna elbette insanlık adına karşı gelinecektir.
İnsanlık tüm insanlıktır; tek başına Amerikalı olmak değildir. İnsanlık, tüm yer küremizi barındıran insanlıkla ilgilidir. Uzaya çıkıyoruz, insanlık adına yapıyoruz bu işleri, bir tek Amerika için değil. Dünya denilen bu dar alanda hepimize yetecek kadar imkân varken, bunu tek başına Amerika için, üstelik onun özgün insanları için değil, tüm insanlık için geliştireceğiz. Yayınlanan 22 maddelik önermeler ne bilim adamına ne de teknoloji adına geçerli değildir.
Yukarıda anlattıklarım bu maddelerin esasını teşkil ediyor. Diğer yanlarını ihmal ettim. Uzun yazı olmasın diye belli başlı yanlarına dikkat çektim. Tümü bir bütün olarak savaş çılgınlığına hizmet eder. Başarısızlığı, hiç umulmadık yerlerden gelecektir. İran savaşı bunun için önemli bir gösterge olmalıdır. 22 maddenin bir bütün olarak uygulandığı bu savaşta sonuç yoktur; Pirus zaferidir kazanılan, yani kazandı gibi görünen esasında kaybedendir. Bu teknolojik veriler, insanın ortak değerleri için; Amerika, Çin, Rusya ve diğerleri Almanya, Japonya, Ukrayna, Türkiye, Güney Kore vb. ülkeler için geçerli olabilecek düzenlemeler yapmak, birbiriyle savaşmaları için hazırlıklar yapmaktan çok daha evladır. Savaş insanlığın en kara lekesidir. Teknoloji savaşları önlemleri, savaşa neden olan teknolojinin artık yeryüzünde olmamasıdır. Benim savaşım budur.
(*) 22 maddenin Türkçe çevirili alıntı linki; https://x.com/PalantirTech
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
