Ömrümüzü Verdik, Sözümüzden Vazgeçmedik (Şükriye Ercan)
1980’den bu yana sürdürdüğüm mücadelenin, legal siyasette yer alma çabamın amacı belliydi: İnsanların düşüncelerinden, kimliklerinden, inançlarından dolayı baskı görmediği; emeğin sömürülmediği, kadınların özgür olduğu bir hayatın kurulmasına katkı sunmak. Farklı dönemlerde, farklı örgütlerde bunun için yer aldım. Sendikalarda, siyasi partilerde, insan hakları mücadelesinde, kadınların özgürlük arayışında hep aynı ihtiyacın peşinden yürüdüm.
Bir görev sahibi olmaktan önce, yaşadığımız hayatı değiştirmekti derdimiz. Bizim çektiğimizi çocuklarımız çekmesin, insanlar kendi ülkelerinde korkmadan yaşasın istedik. Bir araya gelirsek bu düzeni değiştirebileceğimize inandık. Örgütlü mücadelenin gücüne duyduğumuz güvenle yıllarımızı verdik.
Bugün geriye dönüp bakınca verilen emeği de görüyorum, o emeğin nasıl tüketildiğini de.
12 Eylül faşizminin ülkenin üzerine karabasan gibi çöktüğü dönemi yaşadık. Cezaevlerini, işkenceleri, yasakları, işten atılmaları, dağıtılan örgütleri, susturulan insanları gördük. İnsanların birbirine selam vermekten çekindiği, bir kitabı saklamanın bile korkuya dönüştüğü zamanlardan geçtik.
Bütün bunlara rağmen hayatın içinden yeniden mücadele yükseldi. Öğrenciler akademik ve demokratik hakları için ses çıkardı. İşçiler bahar eylemleriyle sessizliği bozdu. Kamu çalışanları işyerlerinden başlayarak sendikalarını kurdu. Kürt halkı inkâra karşı kimliğini ve iradesini savundu. Kadınlar hem devletin baskısına hem erkek egemenliğine karşı kendi sözlerini daha güçlü söylemeye başladı.
Biz de bu mücadelelerin içinde olduk. Örgütlenmenin ne demek olduğunu yalnızca kitaplardan öğrenmedik. İşyerinde arkadaşımızla konuşurken, kapı kapı dolaşırken, toplantı örgütlerken, gözaltına alınan arkadaşımızın peşine düşerken öğrendik. Bazen cebimizdeki son parayı yol parasına verdik, bazen evimizden, çocuklarımızdan, dinleneceğimiz zamandan kıstık. Yeter ki mücadele büyüsün, yeter ki insanlar yalnız kalmasın dedik.
O günlerden bugüne taşıdığım en ağır soru şu: Toplumu özgürleştirmek ve örgütlemek için yola çıkan bizler, nasıl oldu da kendimizi örgütlerin dışında bulduk?
Bu soruyu yalnızca kendi adıma sormuyorum. Yıllarını mücadeleye vermiş, emeğiyle bir şeyler kurmuş, sonra sözü duyulmaz olmuş ne çok insan var. Bir toplantıya çağrılmayan, fikri sorulmayan, itiraz ettiği için uzaklaştırılan, zamanla kendi emeğiyle kurduğu yere yabancılaşan ne çok arkadaşımız var.
İnsan bir günde dışarıda kalmıyor. Önce söylediğiniz duyulmuyor. Sonra eleştiriniz rahatsızlık yaratıyor. Ardından geçmiş emeğiniz anılıyor ama bugünkü sözünüze ihtiyaç duyulmuyor. Çalışmanız bekleniyor, karar vermeniz istenmiyor. Bir süre sonra bakıyorsunuz ki içinde yıllarınızı geçirdiğiniz yapıda size ayrılan yer, alınmış kararları uygulamakla sınırlı kalmış.
İtiraz ettiğinizde de sorun siz oluyorsunuz.
Eleştirinizin ne söylediğine bakılacağına, kime yaradığı soruluyor. Bir yanlışın düzeltilmesini istediğinizde, örgütü yıprattığınız söyleniyor. Yıllarca omuz omuza yürüdüğünüz insanlar, siz başka türlü düşünmeye başladığınızda emeğinizi de sorgulamaya girişiyor.
Oysa biz düşünme hakkımızdan vazgeçmek için örgütlenmedik. Birlikte düşünmek, birlikte karar vermek ve birlikte değiştirmek için örgütlendik.
Bugün mevcut siyasetin en büyük sorunlarından biri burada duruyor. Toplumun özgürleşmesini savunan yapılar, kendi içlerinde özgür bir tartışma ortamını ne kadar kurabiliyor? Halkın iradesinden söz edenler, kendi üyelerinin iradesine ne kadar alan açıyor? Demokrasiyi savunanlar, kendilerine yöneltilen eleştiriyi ne kadar dinliyor?
Bu soruları sormadan iktidarın baskıcı anlayışını eleştirmek yetmiyor.
Kararların dar çevrelerde alındığı, görevlerin aynı ilişkiler içinde dağıtıldığı, insanların emeklerinden çok kime yakın olduklarıyla değerlendirildiği bir yerde ortak akıl gelişmez. İnsanlar bir süre sonra düşüncesini söylemekten vazgeçer. Toplantılar yapılır, konuşmalar olur, kararlar açıklanır; fakat herkes bilir ki asıl karar başka bir yerde çoktan verilmiştir.
Taban dediğimiz insanlar da kendi hayatlarını ilgilendiren siyasetin seyircisine dönüşür.
Örgütlerin kendi devamlılığı elbette önemlidir. Fakat bütün siyaset mevcut yönetimleri korumaya, iç dengeleri bozmamaya ve görev dağılımını sürdürmeye sıkıştığında toplumla kurulan bağ zayıflar. İnsanların hayatında neyin değiştiğinden çok, kimin nerede durduğu konuşulmaya başlanır.
Yıllardır aynı sorunları tartışıyoruz. Birlik diyoruz, birbirimizin sözünü taşımakta zorlanıyoruz. Çoğulculuk diyoruz, farklı düşünce kararlarımızı değiştirmeye başladığında rahatsız oluyoruz. Gençlere alan açmaktan söz ediyoruz, onların kendi yöntemleriyle siyaset yapmasına sınır koyuyoruz.
Kadınların mücadelesini övüyoruz; kadınlar bağımsız iradeleriyle karar aldığında ise kiminle görüşeceklerini, ne söyleyeceklerini, nerede duracaklarını belirlemeye kalkıyoruz.
Kadınların örgütlerde bulunması tek başına eşitlik sağlamıyor. Kadının emeğine ihtiyaç duyup sözüne tahammül edemeyen anlayışla yüzleşmek gerekiyor. Çalışırken fedakâr, itiraz ederken sorunlu sayılmayı kabul etmiyoruz. Kadınlar hem hayatın yükünü taşıyıp hem de siyasetin görünmeyen işlerini yaparken karar süreçlerinin dışında bırakılamaz.
Emek siyaseti de bu gerçeği görmek zorunda. İşyerindeki sömürüyü konuşup evde kadınların sırtına yüklenen ücretsiz emeği görmezden gelemeyiz. Çocuğun, yaşlının, hastanın bakımını kadının doğal görevi sayan düzeni sorgulamadan emeğin özgürlüğünü savunamayız.
Bugün geçinemeyen işçinin, emeklinin, geleceğini kuramayan gencin hayatına dokunacak bir siyasete ihtiyaç var. İnsanlar borcu borçla kapatırken, aldığı ücret ay bitmeden tükenirken, biz kendi iç hesaplarımızın etrafında dönüp duramayız. Aynı salonlarda, aynı insanlara, aynı sözleri söyleyerek toplumla bağ kurduğumuzu düşünemeyiz.
İnsanların yanına yalnızca seçim zamanı gidilmez. Oyunu istediğimiz insanın derdini dinleyecek, itirazını duyacak, kendi örgütlenmesini kurmasına destek olacağız. Onun adına konuşmaya alıştığımız kadar, onun konuşacağı yerde susmayı da öğreneceğiz.
Sendikalarda da aynı sorunla karşılaşıyoruz. Emekçilerin ortak örgütlerini siyasi yapıların güç hesabına çevirdiğimizde mücadeleyi zayıflatıyoruz. Bir yönetimde kaç kişinin hangi gruptan olduğuna gösterilen ilginin birazı işyerindeki örgütlenmeye gösterilse, bugün başka şeyler konuşuyor olurduk.
Sendikanın sahibi üyeleridir. Kadın örgütlerinin, gençlik hareketlerinin, ekoloji mücadelesinin kendi iradesi vardır. Bu alanlarla ilişki kurmak, onları kendi kararlarımızın uygulayıcısı haline getirme hakkı vermez.
Kürt halkının eşitlik ve özgürlük talebi karşısında da açık olmak zorundayız. Bir halkın anadilini, kimliğini, siyasal iradesini sürekli ertelenebilir bir mesele olarak gören anlayışla demokratik bir gelecek kurulamaz. Ortak mücadele, herkesin kendi sözünü ve iradesini koruyarak katılabildiği ölçüde güçlenir.
Barışı savunurken de toplumun söz sahibi olmasını isteyeceğiz. Kadınların, emekçilerin, gençlerin, savaşın acısını yaşamış insanların katılmadığı bir süreç toplumsal olarak kök salamaz. Barışa sahip çıkmak, eleştiriden vazgeçmeyi gerektirmez. Hakları, özgürlükleri ve eşit yurttaşlığı daha güçlü savunmayı gerektirir.
Alevilerin eşit yurttaşlık talebi de siyasi hesapların arasına sıkıştırılamaz. Hiç kimse bir halkın ya da inancın adına, o insanların iradesini almadan kendiliğinden temsil yetkisi edinemez. İnsanların rızasını yalnızca destek istenirken hatırlayan bir siyaset güven yaratamaz.
Bugün ihtiyacımız olan ortak mücadele, seçim dönemlerinde yapılan görüşmelerden daha fazlasını gerektiriyor. İşyerinde, mahallede, okulda, yaşam alanlarında birbirimizin yanında olmayı gerektiriyor. Birbirimizin mücadelesini kendi hesabımıza yaradığı ölçüde sahipleniyorsak, orada kalıcı bir dayanışma kuramıyoruz demektir.
Bunca yılın ardından insanın canını en çok ne acıtıyor biliyor musunuz? Verdiğiniz emeğin, gösterdiğiniz sabrın, taşıdığınız umudun birilerinin küçük iktidarlarına harcandığını görmek.
Ömrümüzün ve emeğimizin heba olduğu duygusunu taşıyoruz. Bu, kolay söylenecek bir söz değil. Geride kalan yıllara, ertelenen hayatlara, yorgun bedenlere bakarak söylüyoruz. Mücadeleye verdiğimiz emeğin karşılığını bir makamla ölçmedik. Fakat o emeğin toplumda özgürlüğe, örgütlerde demokrasiye dönüşmesini beklemek de hakkımızdı.
Yanlışları söyleyenlerin dışarıda kaldığı, susanların ve uyum sağlayanların yol aldığı bir düzeni kendi içimizde kabullenemeyiz.
Geçmişte emek vermiş olmak hiç kimseyi eleştiriden muaf kılmaz; beni de kılmaz. Ama insanların yıllarını yok saymaya, onları bir itirazlarından dolayı değersizleştirmeye de kimsenin hakkı yoktur. Geçmiş emeğe saygı, insanı yalnızca anılarda övmekle gösterilmez. Bugün söylediğini ciddiye almakla gösterilir.
Yenilenmek istiyorsak önce bu ilişkileri değiştireceğiz. Üyelerin sözünün kararları değiştirebildiği, yöneticilerin hesap verdiği, sorumlulukların paylaşıldığı bir işleyiş kuracağız. Eleştirenin dışlanmadığı, farklı düşünenin düşmanlaştırılmadığı, kimsenin kendisini örgütün sahibi saymadığı bir mücadele kültürü yaratacağız.
Bunu yapmadan yeni isimlerin, yeni görev dağılımlarının, yeni birlik çağrılarının ömrü uzun olmuyor.
Bizim artık insanların emeğini tüketmeye hakkımız yok. Yeni kuşaklardan fedakârlık isterken kendi yanlışlarımızla yüzleşmekten kaçamayız. Onlara yalnızca mücadeleye katılacakları bir yer değil, sözleriyle değiştirebilecekleri bir örgütlenme bırakmak zorundayız.
Bugün bazı örgütlerin dışında kalmış olabiliriz. Fakat uğruna mücadele ettiğimiz hayatın dışında değiliz. Eşitlik, özgürlük, barış ve adalet ihtiyacı yerli yerinde duruyor. Bizim sözümüz de duruyor.
Toplumu özgürleştirmek için yola çıktık. Örgütlü mücadelenin içinde de özgür olmak istiyoruz.
Bunca yılın ardından bunu söylemekten vazgeçecek değiliz.
Hak ve özgürlük mücadelesi verdiğimiz için, abartılı olmayacak biçimde, neredeyse her yıl iki ya da üç ayda bir mahkeme karşısına çıkıyoruz. Ancak bu davalarda arkamızda iki arkadaşımızı bile göremiyoruz. Birilerinin en ufak bir gözaltısı ya da mahkemesi için kampanyalar başlatanlar, bizim örgüt üyeliği ve örgüt propagandası suçlamalarıyla yargılandığımız davalarda bir “geçmiş olsun” dileğini bile çok görüyor.
Emek verenler yalnızlaştırılıyor. Bu, münferit bir durum değil; işleyen bir düzenin tasviridir. Mücadeleye yıllarını veren insanların yanında durulmaması, onların yalnızca ihtiyaç duyulduklarında hatırlanması ve yargılandıklarında sessiz bırakılması, örgütlü siyasetin en ağır çelişkilerinden biridir. Dayanışma, yalnızca başkalarından beklenen bir görev değil, herkes için yerine getirilmesi gereken ortak bir sorumluluktur.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
