Atak Menü

ÖLÜMÜNÜN 7. YILDÖNÜMÜNDE GARBİS ALTINOĞLU (Yıldız Aydın)

ÖLÜMÜNÜN 7. YILDÖNÜMÜNDE GARBİS ALTINOĞLU (Yıldız Aydı…
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
13 Ekim 2026, 00:00 | Yazar: Fatma Pesent | Kategori: Ülke
ÖLÜMÜNÜN 7. YILDÖNÜMÜNDE GARBİS ALTINOĞLU (Yıldız Aydın)

 

Bu ölüm yıldönümünde bilinenleri tekrarlamak, aynı şeyleri yazmak yerine Garbis’in az bilinen ve bilinmeyenlerini anlatmam gerekiyordu.

 

Amasya toprağının derinliklerinde kök salmış geniş bir aileydi. 1915’te hem biçildiler hem de köklerinden söküldüler. Yonca tarlasında bir daha yeşermesin diye yoncayı kökleriyle birlikte sökerler. Amasya’daki birçok Ermeni gibi Garbis’in ailesi de yonca misali köklerinden sökülmüş ve biçilmişti.

 

Babası, 1915 soykırımı sırasında altı yaşındaydı. Babasından birkaç yaş büyük halası, Arnavut kökenli Recep Prizrenli adlı bir Osmanlı subayının himayesine alınmasıyla iki kardeş katliamdan kurtulmuştu. Agavni olan halasının adı Mesude olarak değiştirilmişti. Türkleştirilmiş ve Müslümanlaştırılmış binlerce örnekten biriydi. Bu subay, Ohannes’in (Garbis’in babası) ablası Agavni’yi onunla evlenmek amacıyla “kurtarmış” ve onunla evlenmişti. Küçük kardeşi Ohannes’i de yanına almıştı. Garbis’in annesinin ailesinden altı kardeşten sadece biri kalmıştı. Bütün kardeşleri gözlerinin önünde katledilmişti. O tek kişi ise değirmenci oldukları için değirmeni işletmek amacıyla sağ bırakılmıştı.

 

Ailenin soyadının Altunyan’dan Altınoğlu’na dönüşmesi, 1934 yılında çıkan Soyadı Kanunu’yla getirilen zorunlu Türkçeleştirme sonucuydu.

 

1946’da Garbis doğduğunda anne babası ve yaşlı kuşaktan birkaç kişi kalmıştı. Babası Ohannes, ayakkabı tamircisi, emekçi bir insandı. Annesi Maryam, kendi çapında küçük bir terziydi. Yoksuldular ama huzurluydular. Garbis, ilkokulu bitirip İstanbul’da yoksul ve kimsesiz Ermeni çocuklarının eğitim gördüğü Tıbrevank’ta yatılı okumaya başlayıncaya kadar ailesinin yanındaydı. Bundan sonraki yıllarda, burslu ve yatılı okuduğu Boğaziçi dâhil, illegal yaşam ve cezaevi tutsaklığı nedeniyle ömrünün yarıdan fazlasını ailesinden ayrı geçirdi.

 

Ortaokul ve lise öğrenimini Ermeni azınlığa ait ruhban okulunda tamamladı. Ama Garbis, ruhbanlığı değil, Komünist Manifesto’yu seçti. Lise yıllarından itibaren, dünyada anti-emperyalist rüzgârların estiği 60’lı yılların ortalarında devrimcileşti. Dünya genelinde Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde peş peşe ulusal kurtuluş ve halk devrimlerinin yanı sıra öğrenci hareketleri, işçi grevleri ve direnişleri gerçekleşiyordu. Ülkemizde de öğrenci eylemlerinin, protestoların ve işçi grevleriyle direnişlerinin yükseldiği yıllardı. 68 devrimci kuşağının anti-emperyalist eylemleri, işçi grevleri ve direnişleri ülke gündemini belirliyordu. Garbis, bir yandan öğrenci gençliğin anti-emperyalist eylemlerine, diğer yandan işçi ve emekçilerin grev, direniş ve hak alma mücadelesine katılıyordu.

 

12 Mart 1971 faşist darbesinden bir yıl sonra, 10 Nisan 1972 tarihinde Kayseri’de yakalandı ve Ankara’da Mamak Askerî Cezaevi’ne kondu. O dönemde iki buçuk yıl cezaevinde kaldı. Cezaevindeyken babası öldü. 1974’te “Ecevit affı”yla cezaevinden tahliye oldu. Bir yandan kesintiye uğrayan üniversite eğitimini tamamladı, diğer yandan da politik faaliyetlerini sürdürdü.

 

1 Mayıs 1977’de kanlı Taksim katliamı oldu. Bu katliamı günler öncesinden organize eden devletin derin uzantıları, MİT, kontrgerilla birimleri ve CIA ile birlikte katliamı tezgâhlamışlardı. Devlet ve burjuva medyası, bu katliamda Garbis’i günah keçisi yapmak istedi. 1977 Taksim Meydanı’ndaki 1 Mayıs katliamının planlayıcısı ve faili olarak çırılçıplak ortada kalan devlet, hem katliam suçundan aklanmak hem de bu suçu Ermeni bir devrimci olan Garbis’in sırtına yıkmak istiyordu. TRT Radyosu’nda (o zamanlar televizyon yoktu) ana haber saatinde Garbis’i katil ve halk düşmanı göstermeye çalışan bir haber yayımlandı. Ertesi gün, dönemin amiral gemisi denen Hürriyet gazetesi, Garbis’in fotoğrafıyla birlikte “Katliamı Garbis Altınoğlu yaptı” başlığını büyük, renkli puntolarla manşete taşıdı. Garbis’i hedef göstererek onun şahsında Ermeni düşmanlığı ve nefreti, devlet politikası olarak bir kez daha körüklenmeye çalışılıyordu. (Tıpkı bir yıl sonra, 1978 Maraş Katliamı’nda aynı yalanların servis edileceği gibi.)

 

1 Mayıs 1977 tarihinde Garbis, Antep-Malatya-Maraş bölgesinde illegal mücadele yürütüyordu. Değil Taksim 1 Mayıs Meydanı’nda bulunmak, İstanbul’da bile değildi. İstanbul’da basılıp dağıtılan gazete, katliamın ertesi günü sabahı Anadolu’da dağıtıma verilmeden önce yoldaşları tarafından engellendi. Sabahın erken saatlerinde gazetenin toplam tirajına, dağıtım noktasına ulaşmadan el koyarak gazetenin tümünü imha ettiler. Bu el koyma eylemi, o dönem Garbis’le aynı bölgede faaliyet yürüten yoldaşlarının uyanık davranmasıyla gerçekleşti.

 

Garbis, 31 Aralık 1981’de İstanbul’da bir örgüt operasyonunda yakalanıncaya kadar illegal mücadele içindeydi. Uğradığı işkenceleri anlatmaya gerek duymuyorum; devrimci kamuoyu yeterince biliyor. 12 Mart faşizminden sonra ikinci kez, on yıl yattığı cezaevlerinde yaklaşık yedi yıl boyunca sürgünlerde, hücrelerde, müşahade denilen bölümlerde, özel uygulamalar eşliğinde tecrit altında tutuldu.

 

Örgüt yöneticiliğinden yargılandığı mahkeme sonucunda en üst ceza olan idam cezasına çarptırıldı. Orta düzeydeki organlarda yönetici konumundaydı ama örgüt lideri değildi. Çıkarıldığı mahkemede, devletin tüm kurumlarını çırılçıplak ortada bırakan çok sert bir siyasi savunma yaptı. Hem Ermeni hem de komünist olması, en üst sınırdaki ceza olan idama mahkûm edilmesine yol açtı.

 

1991 yılında çıkan yeni infaz yasasıyla idam cezaları ömür boyu hapse çevrildi. Tüm siyasi mahkûmlara uygulanan infaz indirimi yasasıyla cezası 20 yıla indi. On yıl yattığı için 31 Aralık 1991’de tahliye oldu. Dönemin egemen sınıfları ve yargı kurumları, Garbis’in tahliyesini hazmedemediler. Tahliye olduktan kısa süre sonra yeniden yoğun biçimde aranmaya başladı. Etrafındaki çember iyice daralmıştı.

 

1993 yılının kış aylarında örgüt onu yurt dışına çıkardı.

 

Yurt dışı çalışması bir yanıyla cephe gerisiydi. Diğer yandan uluslararası alanda kardeş komünist partiler ve devrimci partilerle enternasyonalist ilişkinin önemi daha da artıyordu.

 

1995 yılında ülkedeki üç komünist örgütün (en azından programları Marksist-Leninist olan örgütlerin) birleşmesi döneminde Garbis, birçok temel konuda azınlıkta olmasına rağmen birleşme yönünde hem teorik hem de pratik olarak var gücüyle çabaladı. Üç örgütün birleşmesini, Türkiye devrimci ve komünist hareketin büyümesinde önemli bir adım olarak görüyordu. 1995 yılı yazında ülkede Birlik Kongresi yapıldı. Garbis, can güvenliği dâhil her türlü yakalanma riskine rağmen yurt dışından giderek Kongre’ye katıldı. Kongre’de aylar boyunca tartışılan birleşme gerçekleşti. Örgütün adı önce MLKP-Kuruluş, sonra MLKP oldu.

 

Örgütün program ve hedeflerinin uluslararası alanda komünist ve devrimci örgütler arasında tanınmasında Garbis’in büyük rolü oldu. İçinde MLKP’nin de bulunduğu bazı devrimci ve kardeş komünist örgütlerin ortak girişimiyle Temmuz 1997’de Kolombiya’nın başkenti Bogotá’da Uluslararası Gözaltında Kayıplar Komitesi (ICAD) kuruldu. Örgüt de bu oluşuma delege düzeyinde katıldı. Garbis, uluslararası alandaki çalışmalarda başka ülkelerin mücadele eylem ve biçimlerinden öğrenmek gerektiğini savunuyordu. Dolayısıyla, dünya genelinde büyük yankı uyandıran Arjantin’deki Plaza de Mayo Anneleri eyleminin örnek alındığı Türkiye’deki Cumartesi Anneleri eylemi fikrinin sahibi Garbis’ti. (Bunu kimse bilmez. Yakın çalışmasının tanığı olduğum hâlde bunu çok sonraları öğrenecektim.)

 

Kendini Marksist-Leninist ve komünist olarak gören MLKP, kuruluşundan kısa süre sonra, 1997-1998 yıllarında doruk noktasına taşıdığı Kürt milliyetçiliği çizgisine hızla evrilmeye başladı. Kürt ulusal hareketinin gündemine teslim oldu. Kendi program ve hedefleri yokmuş gibi Marksist-Leninist ilke ve bakış açısını bir kenara itti. Kürt ulusal hareketinden daha fazla Kürt milliyetçisi bir konuma sürüklendi. Bu durum, Garbis ile örgüt arasında bir yol ayrımının başlangıcı oldu.

 

Ayrılmadan önceki son iki yılda, uzun yıllara dayanan örgüt içi ideolojik ve siyasal mücadelesinin en yoğun dönemini yaşadı. Bu dönemde uzun, oldukça ağır ve sancılı bir ideolojik mücadele yürüttü ancak dikkate alınmadı. Ne söyledikleri ne de yazdıkları dikkate alınıyordu. Örgüt içinde yalnızlaştırıldı. Açık bir sansür ve üstü örtülü bir tecrit yaşadı.

 

Bu sancılı ve ağrılı sürecin sonunda, 2000 yılının yaz aylarında yollarını kesin olarak ayırdı. Tek başına da kalsa Marksist-Leninist duruşundan taviz veremezdi. Örgütlü olmak, kolektifle birlikte olmak bir amaç değil, Devrim ve Sosyalizm yolunda sadece bir araçtı. Örgüt bir amaç olamazdı. Birçok temel konuda Marksizm-Leninizme ters yaklaşımlarla mücadele etti. Her türden revizyonist ve oportünist yaklaşımlardan örgütün arındırılması için çabaladı. Uzun yıllar boyunca bu farklılıklarını örgüt disiplini içinde yürütüyordu. Sadece bağlı olduğu organlarda bunun ideolojik mücadelesini veriyordu. Ancak Kürt sorunu konusunda örgütün duruşu, onun yollarını ayırmasında belirleyici olan konulardan biri oldu.

 

2000 yılı yaz aylarında yolunu kesin olarak ayırdı. Bağımsız bir komünist olarak o yıllarda da hiçbir örgüt ve çevreye sığmadı, sığamazdı; sığınmadı, sığınma gereği duymadı. Marksist-Leninist duruşu ve mücadelesindeki bağımsız yürüyüşünü ölümüne kadar sürdürdü. Yaşamının son 20 yılında tek başına bir örgüt disipliniyle çalıştı. Geçmişte örgütlü iken yapamadığı kalıcı, ciddi temel yapıtlar ve makaleler bıraktı.

 

“Tanrı inancım olsa Marksizm benim kaderimdir derdim” diyordu. Bu “kader”i onurluca ve kararlılıkla yaşattı. O bir Ermeni’ydi. Kendi atalarının ve toplumunun travması içine de kendini hapsetmedi. Halkının yaşadığı tarihsel acıyı başka halkların acılarıyla kardeşleştirdi, bütünleştirdi. “Biz çok acı çektik, bizden fazla acı çeken bir halk yoktur” diyen Kürt milliyetçiliğine karşı da ilkelerinden ve duruşundan taviz vermedi. O bir enternasyonalistti. Devletin Kürt halkına uyguladığı zulüm ve baskıyı en ince ayrıntılarına kadar teşhir ve mahkûm etti. Bu alanda yazdığı makaleler, Türk devletinin tam bir portresiydi. Ezilen Kürt halkıyla dayanışmanın en iyi örneğini sergiledi. Ancak gerek ezen ulus gerekse ezilen ulus milliyetçiliği karşısında onun taşıdığı bayrak Marksizm-Leninizm’di. O, “Bütün Ülkelerin İşçileri ve Ezilen Halklar Birleşin” şiarını yaşamı boyunca savundu ve uyguladı. Mezar taşına da bu slogan nakşoldu.

 

***

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!