MUHALEFET Mİ ÇIKMAZ SOKAKTA, İKTİDAR MI? (Fikri Günay)
Aimé Césaire şöyle diyor:
“Oradan çıkmak için yol yok değil ama bir zaman geldiğinde, bugüne değindiğimiz eski yolların hepsini terk etmekte aceleci davranmalıyız.”
Şu soruyu sürekli olarak çevremize ve çevremizdekilere sormalıyız:
“Neden bu kadar rahat ve kolay yönetebiliyorlar, aldatabiliyorlar, oyalayabiliyorlar, manipüle edebiliyorlar? Nasıl oluyor da iktidar, ülkesinin varını yoğunu kolayca yağmalayabiliyor veya talan edebiliyor?”
Başlangıçta herhangi bir mantıksal-toplumsal olayın veya sürecin anlaşılması için elde edilebilir istatistikler, bilince çıkarılması gereken nedenler ve sıralanmış birçok gerekçe ortaya konur. Bu durum adeta bir alışkanlık hâline gelmiştir. Ancak bu yeterli değildir. Çünkü bütün nedenler içinde asıl neden, nedenler sıralamasında en başa alınmalıdır. Geçmişi çok tartışılan “başlangıç, tali olanı içerir” misali…
Türkiye’nin bugünlerde daha görünür hâle gelen patlamasını ve sefil durumunu anlayabilmek için yüz yıl geriye gitmek gerekebilir. Mevcut tabloyu, bir resim sanatçısının eserini daha iyi görmek için geriye çekilerek incelemesi gibi değerlendirmek gerekir.
Çoğu Kemalist aydın bunu kabul etmese de Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğrudan devamıdır. En önemli nokta ise ilkelerin kutsallığı anlayışıdır. Osmanlı İmparatorluğu kutsaldı. Türkiye Cumhuriyeti rejimi de hâlen kutsal kabul edilmektedir. Bu nedenle bugüne kadar yönetime gelenler, “Devlet kutsalsa, gerisi teferruattır” çıkarımını yinelemekten çekinmemişlerdir.
Cumhuriyetin ilanına giden süreçte emekçi halk kitlelerinin doğrudan bir dahli olmamıştır. Zaten uzun zaman önce yasadışı olarak örgütlenen İttihat ve Terakki, 1908 müdahalesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nda iktidarı baskı yoluyla ele geçirmiş; ancak Osmanlı’nın yarı sömürge hâline gelmesini engelleyememiştir. İradi olarak bir Türk ulusu yaratma amacıyla, başta Ermeni halkı olmak üzere farklı etnik halklara ve inanç gruplarına yönelik baskıları artırmıştır.
İlerleyen dönemlerde halkın sosyal ve politik süreçlere etkide bulunmasına kesinlikle izin verilmemiştir. Yani Osmanlı İmparatorluğu’nda kul olan halk, Cumhuriyet döneminde de kulluktan yurttaşlığa tam anlamıyla geçememiştir. Yurttaşlık bilinci oluşmayınca bugüne gelinmiştir.
Tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda, 1923-1946 arasındaki tek parti döneminde sosyal haklar ve örgütlenme adına hiçbir hakkın verilmediğini görürüz. Kürt ulusu dışında bunu talep edenlerin sayısı da oldukça sınırlı kalmıştır.
Cumhuriyet’ten bu yana tek parti dönemini bir kenara bıraksak bile, çok partili dönem olarak adlandırılan “demokrasi” sürecinde, kurucu parti olarak kabul edilen CHP dâhil olmak üzere tüm siyasi partiler, yönetim ve sermaye ilişkileri içerisinde şekillenmiştir. Bundan dolayı “seçimler” yalnızca oy verme eylemi olarak algılandığında, demokrasi; halkların gerçek temsilinin yanılmasından başka bir şey değildir.
Yani geride kalan yüz yıl; kitlesel katliamların, siyasi cinayetlerin, yasakların ve yok saymanın tarihi olarak değerlendirilebilir.
24 yıldır iktidarda olan “siyasi güruh”, birkaç oy farkıyla parlamentoda istediği yasayı çıkarmakta, çıkaramadığında ise kurallara uymamaktadır. Çünkü bizde siyaset çoğu zaman hazineyi ve diğer müşterekleri (herkesin olan, herkesin kullanımına sunulan ortak yaşam alanları vb.) yağmalama; siyasetçileri ve çevrelerini zenginleştirme aracına dönüşmüştür.
Bugünlerde Ankara’da NATO kurmayları, kendi halkları dâhil olmak üzere dünya halklarına silahlanmayı dayatmaktadır. Kapitalist-emperyalist sistemin patronu olarak görülen Donald Trump başta olmak üzere iktidarlar, biraz daha varlıklarını sürdürebilmek için esas işlevi “komünizmi önlemek” olan NATO’nun 1991’den beri yaşadığı krizi aşmaya çalışmaktadır.
Bilhassa son yerel seçimlerden bu yana azınlığa düşen 24 yıllık AKP iktidarı, elinde kalan son ülke değerlerini —kıymetli toprak elementleri gibi— piyasaya sürmüş durumdadır.
AKP iktidarının çıkmazdan çıkma şansı artık kalmamıştır. Tek silahı olan faşizmi sürekli olarak kullanabilir.
Peki görünen ve görünmeyen muhalefet, kendi çıkmazından çıkabilecek mi? Bu soruyu soruyorum; ancak geride kalan dönemde özgürlük ve demokrasi mücadelesinin hiç yapılmadığı anlamı çıkarılmamalıdır. Sadece ödenen büyük bedeller “taşı” yerinden oynatmakta yetersiz kalmıştır. Mücadelenin rotasını değiştirmek, yüksekliği değiştirmeye yetmemiştir. Ama şimdilik…
NATO toplantısının Türkiye’deki tek nedeni, AKP iktidarının iç ve dış siyasi arenada yeniden mevzi kazanması değildir. Başta ABD olmak üzere tüm kapitalist devletler, belki de son büyük bunalımına giren kapitalizmin çıkmazdan kurtulma manevralarını gerçekleştirmektedir.
Zira sistemin ortaya çıkardığı sosyal kötülüklere (açlık, yoksulluk, işsizlik, sefalet, aşağılanma…) çevre krizi de eklenmiştir. Bu, yaşamın temelinin aşınması anlamına gelir. Başka türlü ifade edersek, radikal bir paradigma değişikliğine; radikal bir ideolojik, politik ve entelektüel kopuşa ihtiyaç vardır.
Gelinen noktada yalnızca yönetilenler değil, sistemi değiştirmek gerektiğine inananlar da zor zamanlardan geçmektedir. Bu ülkenin tüm zenginliğini üreten emekçi halkın kendi kaderine sahip olması ve gidişatın rotasını değiştirmesi önünde hiçbir engel yoktur.
Eğer irade sahibi insanlarsak ve kendi varlığımızın farkındaysak, geleceğin insan nüvelerini yaratmanın önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Sadece doğanın bir parçası olan insanın, binlerce yıl doğayla barışık yaşadığı; doğal dayanışma biçimlerinin (komünlerin) özlemini bu kez bilinçli olarak hayata geçirmesi gerekmektedir. Aksi hâlde kapitalist sistem, doğayı geri dönülmez bir noktaya sürüklemektedir. O zaman yaşanacak bir doğa da kalmayacaktır.
Bugüne değin burjuvaziye karşı mücadelede denenmiş tüm uygulamaları dünya ve ülke deneyimleriyle insanlar bilmektedir. Geriye, uygulanan mücadele yöntemlerinin yeniden değerlendirilmesi ve hayal edilen özgür, patronsuz bir dünyanın kurulması kalmaktadır.
Bugüne değin bedel ödeyen herkes, başkalarından çözüm beklemeden, üzerimizdeki ağırlıkları dağıtarak ve sahada deneyerek; burjuva ve kitle partisi olarak nitelendirilen CHP’nin kuruluş söylemlerinden biri olan “kuruluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” anlayışını haykırma zamanıdır.
Egemenler tam bir çıkmaz sokağın içindeyken, demokrasi güçleri de kendi çıkmazlarından çıkmak zorundadır. Zira toplumsal bir varlık olan insan, bugün bu zor koşulların içine sürüklenmiştir.
İmkansızlıkları imkan haline getirenler mutlaka olacaktır.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
