Atak Logo

Atak Menü

MARAŞ KATLİAMI’NIN CİNSİYETİ (Zeliha Altuntaş)

23 Aralık 2025, 12:35 | Yazar: Zeliha Altuntaş | Kategori: Ülke
MARAŞ KATLİAMI’NIN CİNSİYETİ (Zeliha Altuntaş)

Savaşlarda kadın bedenleri, sadece mağdur edilen bireyler değil; toplulukların kimliğini, kültürel
sürekliliğini ve siyasi iktidarı hedef alan stratejik bir araçtır.  

(Davies & True, 2015)

 

 

Alevi Kadın Bedeni Üzerinden Şiddet, İnanç ve Hafıza

 

Alevilere yönelik tarihsel ve güncel şiddeti anlamak için yalnızca tekil katliamlara
odaklanmak yetersizdir; bu şiddet, Michel Foucault’nun (1978) kavramsallaştırdığı biçimiyle
biyo-iktidarın ve devlet merkezli normatif ulus-inşa projelerinin süreklilik taşıyan bir sonucu
olarak ortaya çıkar. Ulusun “kendisini” belirli bir dinsel-mezhepsel norm üzerinden kurması,
bu normun dışında kalan bedenleri —özellikle kadın bedenlerini— her dönemde hem “tehdit”
hem de “iç düşman” olarak konumlandırır. Bu bağlamda Alevilere yönelik tarihsel pogromlar,
yalnızca etnik-dinsel şiddet biçimleri değil; aynı zamanda cinsiyetlendirilmiş bir biyopolitik
tasarımın süreğen araçlarıdır.Bu süreklilik, Alevilere yönelik şiddetin tekil ve istisnai
olaylardan ibaret olmadığını; aksine farklı tarihsel momentlerde yeniden ve yeniden üretilen
yapısal bir rejim olarak işlediğini göstermektedir. Dolayısıyla Alevi karşıtı şiddeti analitik
olarak kavrayabilmek için, bu olayları birbirinden kopuk kırılmalar olarak değil, ortak bir
ideolojik ve siyasal zihniyetin tarihsel tezahürleri olarak ele almak gerekmektedir. Ve Alevi
inancına yönelik tarihsel şiddeti süreğen ve tamamlanmamış bir soykırım pratiği olarak
kavramsallaştırmaktadır. Maraş Katliamı (1978), Çorum (1980), Sivas (1993) ve Gazi (1995)
gibi saldırılar ile Suriye’deki Alevi–Nusayri topluluklara yönelik nefret söylemleri, tarihsel ve
coğrafi olarak parçalı görünse de ortak bir ideolojik matrisin ürünüdür. Bu matris, kadın
bedenini kimliğin biyolojik, sembolik ve kültürel taşıyıcısı olarak konumlandırdığı için
cinselleştirilmiş şiddeti merkezi bir araç hâline getirir.Bu noktada belirleyici soru şudur: Söz
konusu ideolojik matris neden ısrarla kadın bedeni üzerinden işlemektedir? Çünkü modern
şiddet rejimleri açısından kadın bedeni, yalnızca biyolojik bir varlık değil; kolektif kimliğin
yeniden üretildiği, denetlendiği ve gerektiğinde imha edildiği temel bir siyasal alandır.

 

Cinsiyetlendirilmiş Soykırım

 

Tarih boyunca pogrom, etnik temizlik ve kitlesel şiddet pratikleri, kadın bedeninin
fethedilmesi, aşağılanması, sindirilmesi ve yeniden dizayn edilmesi üzerinden yürütülen
siyasal programlar olarak karşımıza çıkar. Kadın bedeni, ulus kimliğinin taşıyıcısı, kültürel
sürekliliğin mekânı ve kolektif kimliğin biyopolitik üretim alanı olarak konumlandırıldığı
için, şiddet rejimleri bu beden üzerinde hem “mesaj verici” hem de “kurucu” bir rol yükler.

 


Bu genel çerçeve içinde Maraş Katliamı, cinsiyetlendirilmiş şiddetin nasıl somutlaştığını ve
kadın bedeninin nasıl doğrudan siyasal bir hedef hâline getirildiğini göstermesi bakımından
önemli bir konuma sahiptir. Dolayısıyla Maraş Katliamı’nı anlamak, yalnızca 1978’deki
saldırıların politik-ekonomik bağlamını değil; kadın bedeni üzerinden üretilen ideolojik
tahakküm biçimlerini de birlikte okumayı zorunlu kılar.

 

Elisa von Joeden-Forgey’nin (2010) “cinsiyetlendirilmiş soykırım teknikleri” kavramı bu
noktada açıklayıcıdır. Kadın bedenine yönelen saldırılar —tecavüz, bedenin kamusal teşhiri,
zorla yerinden etme ve üreme kapasitesinin denetimi— yalnızca münferit şiddet eylemleri
değil; kolektif varoluşu hedef alan soykırımsal stratejinin çekirdeğini oluşturur.

 

Maraş Katliamı, Alevilere yönelik sistematik pogrom zincirinin bir halkasıdır. Bu zincirin
ayırt edici özelliklerinden biri, kadınların özellikle hedef alınmasının rastlantısal değil;
bilinçli, sembolik ve mesaj yüklü bir strateji olarak kurgulanmış olmasıdır. Kadınların hedef
alınması, katliamı yalnızca bir “siyasal linç” olmaktan çıkararak, kolektif bir uyarı ve beden
politikası stratejisine dönüştürür.

 

Alevi toplumunda kadınların kamusal görünürlüğü ve görece cinsiyet eşitliğine dayalı
pratikler, Sünni-milliyetçi ideolojinin gözünde “teolojik sapma” ve “ahlaki bozulma” olarak
kodlanmıştır. Bu nedenle pogrom aktörleri, kadın bedenine saldırıyı Aleviliği aşağılamanın
sembolik dili, inancın soy çizgisini tehdit etmenin aracı ve imha stratejisinin temel unsuru
olarak kullanmıştır. Kadınlara yönelik tehditler, tacizler ve cinsel şiddet imaları, katliamın
pornografik bir nefret diliyle yürütüldüğünü göstermektedir. Bu dil, düşmanı
“ahlaksızlaştırma” ve “bedensizleştirme” üzerinden şiddeti meşrulaştırır.

 

Maraş Katliamı ve Kadın Bedeninin Politikleşmesi

 

Alevi topluluklara yönelik şiddeti kavrayabilmek için biyopolitik çerçeve belirleyicidir.
Michel Foucault’nun (1978) biyopolitika kavramı, devletin nüfus yönetimi ve beden
politikaları yoluyla kimlikleri nasıl denetlediğini açıklar. Bu bağlamda Alevi kadınlarının
bedeni, hem toplumsal hem inançsal kimliğin taşıyıcısı olarak hedeflenmiş; topluluğun
geleceğini tehdit eden bir alan olarak kodlanmıştır.

 

Maraş Katliamı’nda kadınlar yalnızca saldırının nesnesi değil; topluluğun onurunu,
sürekliliğini ve kolektif hafızasını temsil eden sembolik mekânlar olarak işaretlenmiştir.
Tecavüz, sürgün, ölüm tehditleri ve aşağılamalar, kadın bedeni üzerinden kolektif Alevi
kimliğinin imhasını hedefleyen sistematik bir biyopolitik şiddet biçimi olarak işlev görmüştür.

 

Kadın bedeninin bu şekilde hedeflenmesi Türkiye’ye de özgü değildir. Ann Laura Stoler ve
Nira Yuval-Davis’in çalışmaları, kadın bedeninin ulusal ve mezhepsel kimliğin biyolojik ve
sembolik taşıyıcısı olarak modern ulus-devletler tarafından nasıl stratejik bir alan hâline
getirildiğini göstermektedir. Japonya’nın “comfort women” uygulaması ve Almanya’da
dolaşıma sokulan “ulus anne karnında başlar, anne karnında ölür” söylemi, kadın bedeninin
devletler ve uluslararası iktidar sistemleri tarafından nasıl hedef alındığını görünür kılar.

 

Bu biyopolitik mantık Türkiye’de “Sünni-Türk-makbul yurttaş” modeli içinde işler. Bu
nedenle Alevi kadınlar, Nazi Almanyası’nda “ırksal hijyen” politikaları kapsamında dışlanan
kadınlar gibi, ulusun biyolojik ve kültürel sınırlarını tehdit eden ötekiler olarak
konumlandırılmıştır. Bu durum, Alevi kadın bedeninin neden saldırının ilk hedeflerinden biri
hâline geldiğini açıklar: hem mezhepsel sınırı kırmak hem de topluluğun kendini yeniden
üretme kapasitesini kesintiye uğratmak.

 

Düşmanın Bedenleştirilmesi ve Cezasızlık

 

Bu biyopolitik dışlama, siyasal düşmanlığın nasıl tanımlandığıyla doğrudan bağlantılıdır. Carl
Schmitt’in dost-düşman ayrımı, Alevi karşıtı tarihsel nefretin teolojik ve ulusal boyutlarını
anlamak açısından açıklayıcıdır. Aleviler, teolojik olarak “sapmış”, ulusal olarak “bölücü” ve ahlaken “bozulmuş” olarak kodlanmış; bu üçlü dışlama, Alevi bedeninin —özellikle kadın
bedeninin— şiddet için meşru hedef hâline getirilmesine zemin hazırlamıştır.


Bu düşmanlaştırma, hukuki ve kurumsal mekanizmalarla kalıcılaştırılmıştır. Giorgio
Agamben’in (1998) “çıplak hayat” ve “istisna hâli” kavramları, Alevilerin hukukun koruma
alanı ile dışlama alanı arasında askıda bırakıldığını göstermektedir. Cezasızlık, geçmiş
suçların üzerinin örtülmesiyle sınırlı olmayan; gelecekteki şiddeti mümkün ve meşru kılan
yapısal bir düzenleme biçimi olarak işlemektedir.


Maraş (1978), Çorum (1980), Sivas (1993) ve Suriye iç savaşının belirli bölgelerinde
Alevilere/Nusayrilere yönelen saldırıların faillerinin yapısal olarak korunması, bu sürekliliğin
en açık göstergesidir. Hannah Arendt’in (1951) vurguladığı gibi, bir grubun hukuk dışına
itilmesi şiddetin normalleşmesini beraberinde getirir. Alevilere yönelik pogromların
tekrarlılığı, bu hukuk dışılaştırma sürecinin doğrudan sonucudur.

 

Suriye ve Bölgesel Süreklilik

 

Bu çerçevede Maraş Katliamı, Alevi kadın bedeni üzerinden işleyen cinsiyetlendirilmiş
şiddetin tarihsel bir “istisna” değil; kurumsallaşmış ve süreklilik arz eden bir siyasal mantığın
düğüm noktalarından biri olduğunu ortaya koymaktadır. Kadın bedeninin hem biyolojik hem
de sembolik taşıyıcılığı, Alevi kimliğini hedef alan şiddetin neden ısrarla cinselleştirilmiş,
pornografik ve tehditkâr biçimler aldığını açıklamaktadır. Türkiye’de faillerin korunması ve
yargı süreçlerinin askıya alınması, bu şiddeti hukuki anlamda cezasız bırakmış; Alevi
bedenini kalıcı bir “istisna hâli”ne yerleştirmiştir. Bu durum, yalnızca geçmişe ait bir travma
değil; gelecekteki şiddeti mümkün kılan yapısal bir suç rejimi üretmektedir.


Bu istisna hâli, Suriye iç savaşında bölgesel ölçekte daha çıplak biçimde yeniden üretilmiştir.
Lazkiye, Banyas ve Humus çevresindeki Alevi/Nusayri topluluklara yönelik saldırılar;
mezhepçi milis yapılanmaları ve bölgesel güç mücadeleleriyle iç içe geçmiş, kadınlara
yönelik sistematik cinsel şiddet, zorla yerinden etme, kaybetme ve ölüm tehditleriyle birlikte
yürütülmüştür. Uluslararası hukuk literatüründe “insanlığa karşı suçlar” ve “silahlı
çatışmalarda cinselleştirilmiş şiddet” başlıkları altında ele alınan bu pratikler, savaşın yan
ürünü değil; topluluğun biyolojik ve sembolik sürekliliğini hedef alan bilinçli yok etme
stratejileridir. Lemkin’in soykırım kavramsallaştırması ve güncel literatürde tartışılan
“ongoing genocide” çerçevesi birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’deki pogromlarla Suriye’deki
saldırılar arasında kurulan bu süreklilik hattı, Alevi karşıtı şiddetin ulusal sınırları aşan
tarihsel ve bölgesel bir imha pratiği olarak okunmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle Alevi
kadın bedeni, yalnızca şiddetin hedefi değil; hafızanın, direnişin ve hukuki-siyasal
yüzleşmenin kaçınılmaz ve merkezi başlangıç noktasıdır.

 

Kaynakça

Yıldırım, A. (2019). Hatırla Maraş. İtalik Yayınları
Ertekin, O. G. (Der.). (2020). Maraş Katliamı: Vahşet, direniş ve işkence. Dipnot Yayınları.
Agamben, G. (1998). Homo sacer: Sovereign power and bare life (D. Heller-Roazen, Trans.).
Stanford University Press.
Arendt, H. (1951). The origins of totalitarianism. Harcourt, Brace & Company.

Foucault, M. (1978). The history of sexuality: Volume I – An introduction (R. Hurley, Trans.).
Pantheon Books.
Joeden-Forgey, E. von. (2010). Gender and genocide. Genocide Studies and Prevention, 5(1),
61–79.
Schmitt, C. (2007). The concept of the political (G. Schwab, Trans.). University of Chicago
Press.
Stoler, A. L. (1995). Race and the education of desire. Duke University Press.
Yuval-Davis, N. (1997). Gender and nation. Sage.

Paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!