MAMAK’TA BİR GÖRÜŞ GÜNÜ (Fikri Günay)
Bu gün görüş günü. Sabahın ilk saatleri. Herkes neşeli. Çünkü, ne fiili denen askeri eğitim, -herkesin koğuş içinde üçerli veya dörderli dizilerek, nöbetçinin “yerinde say marş” komutuyla, askeri marşlar söyleyerek, ayakların indirilip kaldırılması- ne de teorik eğitim denilen Atatürk’ün söylevinin okunması var. Ama bu iki uygulamanın dışındaki tüm yaptırımlar geçerli bugün de.
En bıktırıcı yaptırım da tüm günlük işlerin izinle yaptırılması. Sigara içmekten tutun da, koğuş içindeki tuvalete gitmek bile izinle. Nöbetçi erin keyfine göre, istenilen şeyin yapılmasına izin verilir. Nöbetçi ister verir ister vermez. İster istemez ağzınızdan “neden?” diye sorarsan vay haline! Nöbetçi erin keyfine göre, mazgal denilen, bir elin zor sığdığı kapı gözetleme aralığından, elin çıkartılıp, cop –kara vicdanlı- ile vurularak cezalandırılırsınız. Veya koğuşun ortasında, şınav, çök kalk, ayı dansı v.b. cezalar da olabilir.
Anlayacağınız her an bir curcuna, bir trajedi veya komedi sahnesi görmek olası.
Ama bugün başka. Bizim en güzel günümüz bugün. Çoğu asker, bu günün bizler için önemini bildiğinden pek karışmazlar. Moralimizin bozuk olmasını istemeyenler çoğunluktadır. Zira onlar da, bizler kadar olmasa bile mahkum sayılırlar. Onlar da sevdiklerinden süresi belli de olsa, uzaktırlar.
Rastlantı olacak ya, agresif yapıya sahip bir er bu gün bizim kapıda nöbetçi. Her asker 3 saat nöbet tutuyor. Asker çokluğundan veya kuralları öyle, 8 grup halinde 24 saat nöbet var kapılarda.. Saat yediye değin hiçbir sorun yokken, sabah sayımı ile birlikte gelen bu asker hemen terör estirmeye başladı.
Görüş saati de başlamıştı. Herkesi aldı bir tedirginlik.
Her sayımda olduğu gibi yine tüm eşyalarımızı, güya, arama yapıyoruz, diye koğuşun ortasına yığmışlardı. Agresif olduğunu bildiğimiz nöbetçiden nasıl olsa izin vermez diye , koğuş ortasında yığılı olan eşyalarımızı almaya başladık. Zaten öyle karışıyordu ki eşyalar, herkes eşyasını zor buluyordu . Başka bir gün olsa önemli değildi. Bu gün görüş günüydü ve az da olsa düzgün giyinmek gerekti.
Daha birkaç kişi eşyalarını eline almıştı ki, “Ne yapıyorsunuz lannn..!” diyerek öyle bir bağırtı geldi ki, eşyalarını almaya çalışanlar, ellerindeki eşyalarla adeta dondular. Aynı şiddette bir ses tonuyla, “Kimden izin aldınız lann..” bağırmasıyla beraber, eline eşyalarını alanların, parmakları gevşedi ve pat pat pat sesleri duyuldu.
Koğuş sorumlusu izin alsaydı şöyle bir sahne olacaktı:
-Komutanım!
-Ne var lan!
-Eşyalarımızı alabilir miyiz?
-Duymadım…(bunun anlamı daha yüksek sesle söyle demektir. Başkan daha yüksek sesle bağırır.)
-Eş-ya-la-rı-mı-zı top-la-ya-bi-lir-mi-yiz ko-mu-ta-nım?..
-Toplayın lan!
-Sağ ol komutanım..
Bu sahne duruma göre uzayabilir, başkan olan kişi bazı cezalar alabilir. İşte bu sahneyi görmemek için, başkan arkadaş izin almadan bu sahneyi atlatmak istedi.
Koğuş sorumlusu durumu anladı ve hemen kapıya giderek “sizden önceki nöbetçi komutanımız izin verdi” diyerek yalan söyledi. Çoğu zaman işe yarayan bu taktik, bu nöbetçinin inanmasından geçtik, başkana “çıkar elini lannn!” diyerek, elindeki copu saçtan kapıya bütün gücüyle vurarak, copu rahat sallamak için bir adım geri çekilip beklemeye başladı.
Elin çıkmadığını gören nöbetçi, tüm gücüyle kapıya tekrar vurarak, “Çıkarsana lannn!” diye bağırdı. Başkan arkadaş, mazgala ağzını dayayıp, “Bu gün görüş günü. Ayrıca sana karşı kimse bir şey yapmadı. Ben de yapmadım. Neden elimi çıkaracağım?” dedi. Nöbetçi er; “Çıkar elini lan, soru sormak ve itiraz etmek yasak lannn!” diyerek kapıya birkaç kez copu gene vurdu. Başkan, tekrar mazgala eğilerek, “Sen keyfi davranıyorsun. Her nöbetinde sorun çıkarıyorsun. Seni şikayet edeceğim.” Diyerek kapıdan uzaklaştı ve tüm koğuşa hitaben; “Herkes eşyalarını alsın arkadaşlar. Sorumluluk bana ait” dedi ve kendi eşyalarını, eşya yığınının içinde aramaya başladı.
Sağcı tutsakların dışında herkes eşyalarını beş dakika içinde aldı. Ortada sadece faşistlerin eşyaları kaldı. Kendi kendine bağırıp duran nöbetçi, koğuş ortasında kalan eşyaları görünce, “Kimin o ortadaki eşyalar lan?” diye seslendi. Bunu duyan faşistlerden biri hemen kapıya koşarak, “Benim ve bu arkadaşların” diyerek kapının önünde esas duruşa geçti.
Başkanı dövemeyen nöbetçi, durumu anlamış olacak ki, “sırayla ellerinizi çıkarın lan?” bir adım geri çekilip, cop sallama vaziyeti aldı. Uzatılan her ele en az onar cop vuran nöbetçi, yorulmuş olacak ki, on ikinci faşisti dövmekten vazgeçip, kızgın bir şekilde, “Yeter lan. Çabuk alın eşyalarınızı. Sizin gibiler yüzünden bu ülke bu hale geldi. İsterseniz şikayet edin ama önce biraz mert olun” deyip mazgalı kapattı.
Koğuş hala sessizdi. Devrimci tutsaklar birbirlerine “Ne oluyor? Kim bu asker? Bir tuhaflık var bunda” gibi laflar ederek, bakıştılar ama, görüş günü olduğundan fazla duramadılar bu davranış üzerinde.
‘Karıştır barıştır’dan beri zorunlu olarak beraber yaşayan devrimciler, faşistlerle hiçbir şeyi paylaşmıyorlardı. Sorumlular dışında kimse konuşmuyordu. Koğuş başkanlığı bir aylık periyotlarla, idare tarafından belirlenen kişiler tarafından sırayla yapılıyordu. Faşistler az olduğundan onlar daha çok başkanlık yapıyordu. Koğuş başkanı olmak, çeşitli nedenlerden dolayı riskli bir iş olduğundan, solcular, işlerine geldiği için bu duruma itiraz etmiyordu.
Koğuş sorumlusu olmak, en azından fazladan her gün birkaç kez ellere copla vurularak ceza almak demekti. Ayrıca rastgele askerden hakaret görmek de cabası.
İşte bugün böyle başladı.
Görüşmecilerimiz çoktan gelmişlerdi cezaevine. Bunu biliyorduk ama, hala bizlerin görüşme saati gelmemişti. Her zaman saat sekize doğru gelirdi görüşe çıkacakların isim listesi. Nedense bu gün saat 08:30’u geçmesine karşın hala bizim koğuşun listesi gelmemişti.
Haydar adındaki arkadaş, kapıya yanaşıp, kapalı mazgala birkaç kez vurarak “Komutanım!” diye korkarak seslendi. Nöbetçinin pislik yapabileceğini tahmin ettiğinden, sormak istemişti.
Kapıdaki mazgal öyle bir açıldı ki, bir şeyler olacağı belliydi. Eşyalar, kendisinden izin alınmadan toplandığından, pusuda bekliyordu. Mazgalı açmasıyla beraber “Kim o izinsiz mazgala vuran lannn..!” demesi bir oldu.
Haydar, “Benim komutanım. Görüş listesini soracaktım” demesiyle, “Çıkar elini lannn!” demesi bir oldu. Haydar arkadaş, iri mi iri, bir işçi kökenli devrimciydi. Üç ay kaldığı DAL (Derin Araştırma Laboratuvarı) merkezinden, tam bir “Kaypakkaya” tavrıyla çıkmış ender devrimcilerden biriydi. Uzatmayalım, bugüne değin tüm uğraşlara karşın, örgütsel bir direniş yapılamayan Mamak’ta, Haydar gibi birçok devrimci, içi kan ağlayarak yaptırımlara uyuyordu.
İşte bugün Haydar arkadaş, gene istemeyerek elini mazgaldan uzattı.
Nöbetçi er, öyle bir hırsla vuruyordu ki, sabah 7’den beri biriken hırsını çıkarmaya çalışıyordu. Copun elle çarpışmasından çıkan sesi, koğuştaki herkes donmuş vaziyette dinliyordu. Asker yorulunca “öteki elini çıkar lannn!” dedi biraz soluklanmak için. Haydar itirazsız uzattı.
Tüm koğuş kımıltısız, bu görüş günü, böyle bir olayın nasıl sonuçlanacağını, merak ediyordu endişeyle. Kimseden çıt çıkmıyordu.
Nöbetçi asker öyle hızlı ve güçlü vuruyordu ki, cop ile elin buluşmasından çıkan ses koridorda yankı yapıyordu. Asker, “çek lan..” dedi, yüksek bir sesle. Haydar “yoruldun mu, bak bir daha bu fırsatı bulamazsın. Herhalde hırsını alamadın. İstersen biraz daha vurabilirsin” dedi sakin sakin ama öfke dolu bir ses tonuyla.
Nöbetçi “Demek öyle ha!” tekrar vurmaya başladı. Bir müddet sonra, tekrar durdu ve “Çek lan” diye yineledi. Haydar, elini bir çekecek oldu, zaten mazgal parmaklıktan zor sığan el, artık çıkmıyordu. Bunun üzerine Haydar “Çıkmıyor. İstersen biraz daha vur hazır el varken” dedi. Asker, gerçekten de vurmaya başladı. Hem de avuç içine değil rast gele vuruyordu. Elin üstüne, parmaklara. Haliyle el biraz daha şişti. Haydar’ın sol eli, demir kapıya monte edilmiş, avını yakalamak üzere olan bir kartal pençesi gibi duruyordu.
Nöbetçi çıldırmış gibi bağırıyordu. “Çek lan, kırarım yoksa bu eli” diyor, bir yandan da eli, mazgaldan içeri sokmaya çalışıyordu.
Bu sırada kapının önüne, içerde tutsaklar, dışarıda diğer kapıdaki nöbetçi erler birikmişti.
Haydar, mazgaldan dışarıya, “arkadaşınız yoruldu, var mı devam etmek isteyen?” demesiyle beraber, nöbetçi olan er, “Geri çekilin lannn” diyerek hırsla tekrar vurmaya başladı. Hem vuruyor hem de “çek lann!..” diye tüm gücüyle bağırıyordu. Artık nereye vurduğunu bile görmüyordu. Salladığı coplar daha çok havayı dövüyordu.
Nöbetçi çavuşu olacak herhalde, “Ne oluyor burda?” sorusu, yüksek bir sesle sorulunca, Haydar “Görüş günü, karşılaması yapıyoruz. İstersen sen de katıl. Er asker yoruldu, çavuş asker belki elimi çıkarmayı başarır mazgaldan” dedi. Dışarıda tam bir sessizlik oluştu önce. Sonra, koşan birinin ayak sesleri duyuldu. Beş dakika oldu olmadı, mazgala eğilen bir baş “Sakin olun. Hemen gereken yapılacak” derken “Ne oldu, bu nasıl oldu?” diye sordu yumuşak bir sesle. Haydar, “Askere sorun. Koşullandırırsanız bu Anadolu çocuklarını, işte böyle yaparlar” diye yanıtladı.
Getirilen elektrikli testereyle mazgal parmaklıkları kesildi. Haydar, kartal pençesini andıran elini hala çekmiyordu. Subay “yavaş yavaş çek” dedi, titrek bir sesle. Haydar da, “Acele etmeyelim, belki daha hırsını almayanlar vardır” dedi. Bir iki saniye bekledikten sonra, başını mazgal hizasına getiren Haydar “Var mı vurmak isteyen? Bir daha bu fırsatı bulamazsınız” dedi, öfke ve kin dolu bir ses tonuyla.
Haydar bunları söyleyip elini çekerken, herkesin duyacağı kadar, öfke dolu bir ses tonuyla, yerine doğru giderken, “Bir daha bana kimse el uzat demesin” dediğinde, ne koridorda ne de koğuşun içinde çıt çıkıyordu.
Olaylı başlayan günün ilk yorumları fısıltılar halinde yapılmaya başlandı. Genel kanı, günün sonunda mutlaka bir operasyon yapılacağı yönündeydi. Hem bunlar konuşuluyor hem de geciken görüş listesini bekliyorduk.
Belki görüş yasağı verirler diye kendi kendime düşünürken, ilk okunan listede adımı duyunca, 12 Eylül darbesinden önce iki kez gördüğüm kızımı, uzun zamandan sonra tekrar görme umuduyla, kapının önüne gittim.
Tesadüfen, koğuştan sadece ben vardım bu grupta. Heyecanla kapının yanında beklemeye başladım. Dakikalar geçmek bilmiyordu. Her zaman, isimler okunduktan beş dakika sonra kapı açılır, görüş timinin denetiminde görüş yerine giderdik.
Bekleme süresi uzayınca, kapıya korkarak vurdum birkaç kez. Ses yok. Koğuş tekrar sessizleşti. Ben ardı ardına vurmaya başladım kapıya. Gene ses yok. Biraz daha bekleyip yavaş yavaş eşyalarımın yanına oturup, 1,5 yaşına yeni giren kızımın kırışmış birkaç resmini çıkarıp bakmaya başladım.
Koğuşta öyle bir sessizlik oluştu ki, farelerin tıkırtıları duyuluyordu.
Kasım-87/ERMENEK K TİPİ CEZAEVİ
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
