Atak Logo

Atak Menü

LİBERAL JARGONUN REDDİ VE EZİLENLERİN ÖZNELLİĞİ: KÜRESEL SOLUN STRATEJİK KRİZİ (Haydar Avşar)

LİBERAL JARGONUN REDDİ VE EZİLENLERİN ÖZNELLİĞİ: …
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1x
18 Mart 2026, 19:56 | Yazar: Haydar Avşar | Kategori: Dünya
LİBERAL JARGONUN REDDİ VE EZİLENLERİN ÖZNELLİĞİ: KÜRESEL SOLUN STRATEJİK KRİZİ (Haydar Avşar)

 

Özet

 

Bu çalışma, “Soğuk Savaş” ve “demokrasiyi koruma” gibi liberal söylemlerin, sol hareketleri sınıfsal özünden nasıl kopardığını karşılaştırmalı tarihsel analiz yöntemiyle incelemektedir. İran’da Tudeh Partisi, İsrail’de Maki ve ABD’de CPUSA örnekleri üzerinden; laiklik ve bağımsızlık kavramlarının, ezilen sınıfların öznelliğine dayanmadığı koşullarda nasıl gerici tahakküm araçlarına dönüşebildiği analiz edilmektedir. Çalışma, 5 Mart 2026 tarihli ortak bildiriyi, bu tarihsel sapmalara karşı geliştirilen yeni bir sınıfsal yönelim olarak ele almakta ve gerçek demokratikleşmenin ancak örgütlü halk öznelliği temelinde mümkün olduğunu savunmaktadır.

 


 

1. Giriş: Kavramsal Hegemonya ve Liberal Jargon

 

Siyasal analiz, yalnızca olgular üzerinden değil, bu olguları anlamlandıran kavramsal çerçeveler üzerinden de yürütülür. Bu bağlamda “liberal jargon”, egemen sınıfların çıkarlarını evrensel değerler (demokrasi, güvenlik, istikrar) kisvesi altında sunan ve sınıfsal çelişkileri görünmez kılan ideolojik bir söylem alanı olarak tanımlanabilir. Bu söylem, yalnızca bir düşünce sistemi değil, aynı zamanda siyasal yönelimleri belirleyen operasyonel bir araçtır.

 

“Soğuk Savaş” kavramı, bu bağlamda en çarpıcı örneklerden biridir. Bu terim, emperyalist müdahaleleri iki eşit gücün rekabeti olarak sunarak tarihsel asimetrileri silikleştirir. Oysa kronolojik gerçeklik, bu anlatının ideolojik karakterini açığa çıkarır.

 


 

2. Kronolojik Asimetri: Emperyalist Yapılanmanın Tarihsel Mantığı

 

NATO’nun 1949 yılında kurulması, emperyalist blokun askerî ve siyasal tahkimatının başlangıç noktasıdır. Buna karşılık Varşova Paktı ancak 1955 yılında, özellikle Batı Almanya’nın yeniden silahlandırılması sürecine tepki olarak ortaya çıkmıştır.

 

Bu altı yıllık fark, klasik “güvenlik ikilemi” tezleriyle açıklanamayacak bir asimetriye işaret eder. Burada söz konusu olan, karşılıklı bir tehdit dengesi değil, tek yönlü bir jeopolitik kuşatma ve hegemonya inşasıdır. “Soğuk Savaş” kavramı, bu asimetrik başlangıcı görünmez kılarak emperyalist müdahaleyi normalleştirir.

 

Dolayısıyla kavramsal düzeyde bağımsızlaşma, siyasal bağımsızlığın ön koşulu olarak ortaya çıkar.

 


 

3. Üç Coğrafya, Üç Stratejik Sapma

 

3.1 İran: Anti-Emperyalizmden Teokratik Tahakküme

 

Tudeh Partisi’nin 1979 sürecindeki politik hattı, anti-emperyalizmin sınıfsal içeriğinden koparıldığında nasıl gerici sonuçlar doğurabileceğinin çarpıcı bir örneğidir. Parti, ABD karşıtlığını yeterli bir ilericilik ölçütü olarak kabul ederek mollalarla stratejik yakınlaşma geliştirmiştir.

 

Bu yaklaşım, yalnızca ideolojik bir hata değil, aynı zamanda örgütsel bağımlılık ilişkilerinin bir sonucudur. Sınıfsal öznelliğe dayanmayan bu “anti-emperyalizm”, laikliği ikincil bir unsur olarak konumlandırmış ve sonuçta teokratik bir rejimin güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Süreç, Tudeh’in bizzat desteklediği yapı tarafından tasfiye edilmesiyle sonuçlanmıştır.

 


 

3.2 İsrail: Liberal Demokrasi ve Sınıfsal Körlük

 

Maki deneyimi, laikliğin tek başına özgürleştirici bir ilke olmadığını göstermektedir. Siyonist devlet yapısı içinde “demokrasi” söylemine eklemlenen bir siyaset, eğer sınıfsal antagonizmayı merkeze almazsa, kaçınılmaz olarak sistem içi bir pozisyona sürüklenir.

 

Bu bağlamda temel mesele, etnik veya ulusal kimlikler değil, üretim ilişkileri temelinde şekillenen sınıfsal karşıtlıklardır. Yahudi ve Arap emekçilerin ortak sınıfsal çıkarları üzerine kurulmayan bir siyasal hat, liberal söylemin sınırlarını aşamaz.

 


 

3.3 ABD: Liberal Hegemonya ve Entegrasyon

 

CPUSA’nın tarihsel yönelimi, solun liberal sistemle bütünleşmesinin tipik bir örneğidir. “Demokrasiyi koruma” söylemi üzerinden Demokrat Parti ile kurulan ilişki, bağımsız sınıf siyasetinin terk edilmesi anlamına gelmiştir.

 

Bu durum, Antonio Gramsci’nin kavramsallaştırdığı hegemonya çerçevesinde okunabilir. Egemen sınıf, yalnızca zor aygıtlarıyla değil, rıza üretimi yoluyla da toplumsal kontrol sağlar. CPUSA’nın konumu, bu rıza üretim mekanizmasının bir parçası hâline gelmiştir.

 


 

4. Laiklik ve Bağımsızlık: Biçimsel ve Toplumsal Ayrım

 

Laiklik ve bağımsızlık, çoğu zaman kendi başlarına demokratikleşmenin garantisi olarak ele alınır. Oysa bu kavramların içeriği, onları taşıyan toplumsal güçler tarafından belirlenir.

 

Bu noktada iki temel ayrım yapılmalıdır:

 

  • Biçimsel laiklik: Devletin dinî kurumlardan ayrılması

  • Toplumsal laiklik: Ezilen sınıfların özgürleşmesini mümkün kılan maddi ve siyasal koşullar

 

Benzer şekilde:

 

  • Negatif bağımsızlık: Dış müdahalelere karşı egemenlik

  • Pozitif bağımsızlık: Halkın doğrudan yönetime katılımı

Bu ayrımlar yapılmadığında, laiklik elit bir düzenleme, bağımsızlık ise yerel tahakküm biçimlerinin ideolojik örtüsü hâline gelebilir.

 


 

5. 5 Mart 2026 Bildirisi: Yeni Bir Sınıfsal Yönelim

 

5 Mart 2026 tarihli ortak bildiri, Tudeh Partisi, Maki ve CPUSA tarafından yayımlanan, liberal söylemin reddine dayalı yeni bir politik yönelimi temsil etmektedir.

 

Bildiri, “medeniyetler çatışması” ve “güvenlik” gibi kavramları reddederek bölgesel ve küresel gerilimleri bir devletler arası rekabet değil, emperyalist tahakküm ilişkileri olarak tanımlar.

 

Bu çerçevede:

  • Militarizme karşı çıkış

  • Sendikal örgütlenmenin savunulması

  • Ezilen sınıfların bağımsız politik hattının inşası

temel ilkeler olarak öne çıkar.

 

Bu yönelim, laikliği ve bağımsızlığı soyut ilkeler olmaktan çıkararak doğrudan sınıfsal mücadeleyle ilişkilendirir.

 


 

6. Sonuç: Ezilenlerin Öznelliği ve Gerçek Demokratikleşme

 

İran, İsrail ve ABD örnekleri, sol hareketlerin liberal söyleme eklemlendiğinde veya sınıfsal öznelliği ihmal ettiğinde stratejik bir çıkmaza sürüklendiğini göstermektedir. Laiklik ve bağımsızlık, ancak ezilen sınıfların örgütlü gücüyle birleştiğinde gerçek bir özgürleşme perspektifi sunabilir.

 

Ne liberal emperyalizmin evrenselcilik iddiası ne de yerel gerici yapıların “anti-emperyalist” söylemleri, kendi başlarına kurtuluş üretir. Gerçek alternatif, tabandan yükselen, örgütlü ve bağımsız bir sınıf siyasetinin inşasıdır.

 

Bu bağlamda demokratikleşmenin temeli:

 

  • örgütlenme özgürlüğü

  • ekonomik eşitlik

  • doğrudan siyasal katılım

üzerine kurulmalıdır.

 

Sonuç olarak, kurtuluş ne “saray kavgalarında” taraf olmakta ne de ideolojik etiketlerde aranmalıdır. Kurtuluş, ezilenlerin kendi tarihsel öznelliklerini kurabildikleri ölçüde mümkündür.

 

***

 

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

Paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!