Atak Menü

KÜRT HAREKETİNİN EKSEN KAYMASI VE ANTİ DEMOKRATİK YENİ EKSEN (Mehmet Güzel)

KÜRT HAREKETİNİN EKSEN KAYMASI VE ANTİ DEMOKRATİK YENİ…
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1.0x
21 Mayıs 2026, 23:20 | Yazar: Mehmet Güzel | Kategori: Ülke
KÜRT HAREKETİNİN EKSEN KAYMASI VE ANTİ DEMOKRATİK YENİ EKSEN (Mehmet Güzel)

 

Farkındayım; başlık iddialı ve radikal bir söyleme işaret ediyor. Bu başlık altında bir belirleme yapmak ve bunun altını doldurabiliyor olmak ağrıma gidiyor. Ne de olsa 50 yıllık mücadele tarihim boyunca Kürt hareketinin mücadelesini her düzlemde, yasal ve illegal alanda desteklemiş ve bunun gereklerini en aktif şekilde yerine getirmiş biriyim. İllegal alandaki pratik destek ve dayanışma bir tarafa dursun, legal alanda kendi siyasal hareketimin en aktif mücadelesini yürütürken, siyasal hareketimin perspektifi gereği Kürt hareketinin mücadelesiyle en aktif şekilde destekleme ve dayanışma içerisinde bulunma pratik tavrını hiçbir zaman terk etmedim. Üstelik bunu, kimilerinin yaptığı gibi makam, kontenjan, mevzi, siyasi ikbal, “bileşen avantajları” vb… siyasal rant beklentilerinden tamamen arı; sadece ve sadece ortak demokrasi mücadelesi bunu gerektirdiği için yapmış bir geçmişe sahibiz. Gayrı resmi de olsa HDP kurucularından biri olarak da yazacaklarımın ağırlığını taşıyorum. Ama politik tutum ve nesnellik duygusallık tanımaz. Nesnel gerçekleri ifade etmek ve bunun gerektireceği siyasal tutumu takınmak devrimci bir görevdir ve devrimciler gerçeklere gözlerini yumamazlar. 

 

Demokrasi Mücadelesinin Gereklilikleri 

 

Kavram kargaşası olmasın diye baştan ifade edeyim ki ülkemizde Demokrasi’nin ikamesi bir devrim sorunudur. Ve Demokrasi, halklarımızın siyasal iradesinin siyasal iktidara yansımasıyla ancak mümkün hale gelir. Yoksa egemenlerin ajitatif olarak ifade ettikleri haliyle bir seçim sandığı ve göstermelik bir parlamenter işleyişten ibaret değildir. Bu, ülkemizde faşizmi perdeleyen ve kitleleri aldatan bir örtüden öteye gitmemektedir. Mevcut haliyle bile bu şekli hukuksal uygulama egemen iktidarın sürekli tecavüzüne maruz kalan ve dejenere olmuş, şekilsel olarak dahi realiteyi gizleyemez hale gelmiş bir yozlaşma içerisindedir. Bu nedenledir ki mevcut iktidar milyonların gözünde meşruiyetini tamamen yitirmiş, kitle desteğini kaybetmiş ama siyasal zor, açık hileler, oyunlar ve hukuksal hokkabazlıklarla varlığını sürdürmektedir. 

 

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde iktidar tarihi bir darbe almıştır. Kitle desteği ve siyasal egemenlik anlamında uçurumun kenarına kadar gelmiştir. Bir fiske ile devrilmesi işten bile değildir. Devletin bütün imkanlarının hoyratça kullanıldığı, her türlü hukuksuzluğun zorbaca devreye sokulduğu gerek Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinde gerekse de yerel seçimlerde iktidar kitleler nezdinde miadını doldurmuş, meşruiyetini yitirmiş, hukuksal zeminden tamamen kaymış ve hükümsüz bir duruma düşmüştür. Bundan sonrası, zorla gasp ettiği makamlardan, kitlelerin iradesinin basıncıyla (zorla) alaşağı edilmesine kalmıştır. Bu da ülkenin bütün potansiyel güçlerinin harekete geçirilerek, sokakların, meydanların ele geçirilmesi ve toplumsal baskı yoluyla iktidarı alaşağı etmeyi gerektirirdi. 2024’te toplumsal ve siyasal koşullar ülkeyi bu noktaya getirmişti. Gerek devrimci muhalefet gerek Kürt hareketinin potansiyeli ve gerekse de burjuva muhalefetin potansiyeli çok canlı ve bunu başaracak güçte idi. Halen de öyledir. 

 

Verili koşullarda demokrasi mücadelesinin gereği, mevcut sistemden hoşnutsuz olan bütün toplumsal güçlerin birleşik gücüyle bu İslami faşist sistemin yıkılması ve yerine halkın asgari müştereklerde ortak iradesine dayanan bir siyasal iktidarın kurulması yönünde en aktif mücadelenin yürütülmesidir. Yıkılma eşiğine gelmiş olan faşist iktidarın kıçına son tekmeyi vurarak uçurumdan alaşağı etmektir! Sonrasının kurulmasında da devrimci potansiyelin olanca gücü ve olanakları devreye sokularak halklarımızın iradesi adına yeninin şekillenmesinde en büyük paya sahip olmaya çalışmaktır. Devrimci siyasal hareketin ve Kürt hareketinin devrimci veya en asgari düzeyde bile söyleyecek olsak, demokratik tutumu bu minvalde olmalıdır. Kürt hareketinin dümen suyunda olmayan devrimci hareket, iyi veya kötü, az veya çok, var olan potansiyelini bu hedef doğrultusunda kullanmaya çalışmaktadır. Burjuva muhalefet bile, mevcut iktidarın kurumsallaştırmaya çalıştığı sistem dışına itilmiş olmanın saikiyle radikal bir mücadele hattına girmiş durumdadır. Ve bu burjuva muhalefet, kesintisiz eylemliliklerle kitle gücünü mevcut iktidarı devirmeye yönelik olarak kullanmaya çalışmaktadır. 31 Mart 2024 sonrasındaki reel politik ortam, mevcut siyasi İslam faşizminin yıkılmasına son derece elverişli bir ortam idi. Birleşik kitle gücünün bir fiskesi bile yeterliydi; iktidar karşıtı demokrasi güçlerinin birleşik gücü bölünmemesi ve iktidar karşısında radikal mücadele tutarlılığı sergilenmesi koşuluyla!

 

Kürt Hareketinin İktidara Can Suyu Taşıması 

 

2024 siyasal atmosferinden sonra siyaset cambazı Erdoğan, hiç ihtimal edilmeyeni başardı; Kürt hareketini demokrasi mücadelesi saflarından çekerek kendi yedeğine aldı. Yeni Parti’yi, Zafer Partisi’ni veya diğer burjuva muhalefet partilerini değil, Türkiye’de sistem karşısında en radikal tarzda konumlanmış, on yıllarca mücadele pratiği olan, ülkemizin en fazla bedel ödemiş ve en organize devrimci hareketi olan Kürt hareketini ve dolayısıyla onun kitle potansiyelini demokrasi mücadelesi saflarından kopararak pasifize edilmesini ve gerici-faşist saldırılar karşısında eli kolu bağlı bir şekilde seyirci kalmasını sağladı. Siyasal iktidar bu sürece ısrarla “Terörsüz Türkiye Süreci” diyor ve bu adlandırmayı oturtmuş durumda. “Bağımsız Devlet”, “Özerklik- otonomi” ve hatta “kültüralist talepler” dahil hiçbir talepte bulunmayan Kürt hareketi “önderliği” isimlendirmede karmaşa yaşadığı gibi “demokratikleşme” konusunda da umutsuzluk içerisinde “süreç” denilen bulanık sularda sürükleniyor. Ortada somut tek gerçek var: Siyasal İslamcı faşizmi ülkemizde kurumsallaştırmaya, bunun gereği olarak mevcut iktidarı kalıcılaştırma ve anayasal değişikliklerle ülkenin gelecek sürecini kalıcı olarak siyasal İslam faşizmine teslim etme projesine kapı açılmış durumdadır. Bu doğrultuda iktidar, siyasal muhalefetin her rengi ve kesimine en azgın saldırılarını yapmaktadır. Hukuksal, siyasal, medyatik, ekonomik, vb. her türlü araç ve yöntemle ve bütün bu iktidar araçlarına hâkim olmanın verdiği rahatlık ve pervasızlıkla saldırılarını sürdürmekte, istediği sistemi kurumsallaştırmanın önündeki her türlü engeli adım adım süpürmektedir. Bu sürece “süreç” içerisinde bulunduğu Kürt hareketi de dahildir; Parti Eş başkanları, milletvekilleri, Belediye Başkanları, Parti yöneticileri, siyasi kadrolar hâlâ içeride esir ve belediyeler kayyım yoluyla gasp edilmiş durumda! “Süreç”, barış süreci ve demokratikleşme şöyle dursun, resmen “teslim alma süreci” olarak ilerliyor! Zaten Öcalan’ın meşhur 27 Şubat çağrısı “mevcut devletle bütünleşmeyi” içeriyordu. Olan da budur. 

 

Biri hariç Üç Parçada Devletle Bütünleşme 

 

Kürt Hareketinin bulunduğu devletlerle bütünleşme ve entegrasyona girme kararı, emperyalist saflarda bulunan her üç devlet ile hayata geçirilmiş durumda: Irak’ta ABD, İsrail ve Türkiye egemenliğinde bir siyasal yapılanma söz konusu. Ekonomik, politik ve askeri olarak bu güçlere mahkûm bir yapılanma ikame edilmiş durumdadır. Öylesine ki egemenler dayattıkları kimi zamanlarda dönem dönem kendi ulus kardeşlerine karşı mevzi alacak kadar bağımlılık içerisindedirler.  

 

Suriye’de cihatçı katil sürüsü HTŞ yönetimi ile entegrasyon içerisindedir. Bu entegrasyon, uluslararası bir komedi ile iktidara getirilen ve halen en aşağılık katliamlarına devam eden, dünyanın en ilkel ideolojisiyle malûl bir yönetime ulusal ve uluslararası alanda meşruiyet sağlayan bir tarzda yapılıyor. Üstelik, bu katil iktidar tarafından Suriye’de Aleviler tarihlerinin en yoğun ve en kanlı katliam ve hatta soykırım uygulamalarına maruz kalırken Kürt hareketi HTŞ yönetimiyle entegrasyon anlaşması imzaladı (7 Mart 2025). Güya bu entegrasyon, Suriye’nin demokratikleştirilmesi ve katliamların durdurulması işlevini yerine getirecekti! 

 

Türkiye’de siyasal İslam faşizminin kurumsallaştırılması, mevcut iktidarın devamının ve kalıcılığının sağlanması, “bin yıllık İslam Kardeşliğinin” ikame edilmesi, “yeniden şekillenmekte olan Ortadoğu’da güçlü bir Türkiye yaratılması” adına Kürt hareketi mevcut faşist devletle bütünleştiriliyor. Bu entegrasyon adım adım hayata geçiriliyor ve artık geri dönüşü olmayan bir pozisyona sokulmuş durumda. Bu saatten sonra Kürt hareketi her haliyle mevcut siyasal iktidarın insafına terk edilmiş durumdadır. Tersi iddialar ajitasyondan ve boş laftan ibarettir. Hedef; Yeni Ortadoğu’da emperyalizmin sadık işbirlikçisi Yeni Osmanlı’yı kurmak! 

 

İran’a gelelim; burada istisna devreye giriyor. Her ülkede devletle bütünleşme stratejisi burada tersine işliyor. İran devletine karşı ABD ve İsrail ve hatta Türkiye’nin çıkarlarıyla örtüşen strateji gereği İran’ın yıkılması için mevzilenme, silahlanma ve harekete geçmek için uygun pozisyon kollama stratejisi devreye giriyor. Oysa dört Kürdistan parçasında “devletle bütünleşme” stratejisine en uygun olan ülke İran’dır. Burada İran’ın, bölgede emperyalist tahakkümden bağımsız tek ülke olması belirleyici bir özellik olarak ortaya çıkıyor. 2011’den beri 15 yıldır İran devleti ile Kürt hareketi arasında ateşkes anlaşması var ve bu süre boyunca çatışmasızlık süreci yaşanmış. ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı öncesinde ve sonrasında İran’daki Kürt hareketinin yetkilileri tarafından yapılan açıklamalar, ABD Başkanı Trump’ın açıklamaları ve bütün kamuoyuna açık kaynaklardan çok bariz bir şekilde bellidir ki; bu savaşta İran en ufak bir zaaf göstermiş olsaydı ve uygun zemin yakalanmış olsaydı, Türkiye, Azerbaycan gibi devletlerin leş kargaları gibi İran’a üşüşecekleri gibi Kürt hareketi de iş birliği içinde bulunduğu egemen devletlerin çıkarları ve dikte etmeleri sonucu bir mevzilenmeye girecekti. Bunu gönüllü yapacaktı ama gönüllü yapmasa bile egemenlik ilişkileri gereği zorla da olsa bu misyona girecekti. Bu pozisyona fırsat vermeyen temel etken İran’ın muazzam direnişi ve kitle desteğidir. 

 

Mevcut reel politik nesnellikte Kürt hareketi açık bir şekilde uluslararası saflaşmada eksenini emperyalizmden yana değiştirmiş durumdadır. Daha önceki yazılarımda da belirttim, tekrar edeyim; Kürt hareketinin emperyalizmden yana eksen değiştirmesinin “rozet takma seremonisi” NATO’nun 62. Münih Güvenlik Konferansı’na davet edilip katılmasıdır. Kimileri bu gelişmeyi bir güç gösterisi, bir zafer gösterisi, Kürt hareketinin kendini dünyaya kanıtlaması olarak lanse edip şovenist damarlarını şişirse de gerçek, bir ulusal kurtuluş hareketinin emperyalist saflara katılmasının egemenler tarafından kabulü ve taltif edilmesidir! Söz konusu toplantıya Kürt hareketi adına Mazlum Abdi ve İlham Ahmed Suriye Dışişleri Bakanı Hasan Şeybani ile katıldılar. ABD Dışişleri Bakanı Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile ortak görüşme şovları sergilediler. Katil Colani’ye kravat takıp katillikten devlet başkanlığına terfi ettiren güçler bu sefer ulusal kurtuluş hareketini kendi saflarına ama katillikten devlet erkine devşirdikleri güçlerle entegrasyon içerisine soktular! 

 

Bu siyasal ortamda Türkiye Devleti Öcalan’a resmi siyasi statü belirlemeye çalışıyor. Bu statünün “Koordinatör” olmasında karar kılınıyor. Muhtemeldir ki bu koordinatörlük, her dört Kürt coğrafyasında Kürt hareketinin Türkiye egemenlerinin Yeni Osmanlıcılık ve “İslam kardeşliği” hedefi ile uyumlu hale getirilmesi koordinatörlüğü işlevini yerine getirecektir! 

 

Zorunlu Sorular 

 

Gerek uluslararası ilişkiler ve iş birliği içerisinde gerekse de tek tek ülkelerde ve Türkiye’de Kürt hareketinin almış olduğu bu politik pozisyon “Demokrasi Mücadelesi” safında mı yoksa anti demokratik safta mevzilenme sonucunu yaratıyor? Suriye’de hala katliamlar ve ortaçağ uygulamaları devam ederken, Irak’ta İsrail, ABD ve Türkiye’ye askeri, siyasi hakimiyet alanları, askeri üsler ve açık-gizli operasyonel alanları açılırken, Türkiye’de bir bütün olarak muhalefet güçleri en pervasız ve hoyrat yöntemlerle dövülüp tasfiye edilmeye ve siyasal İslam sisteminin kurumsallaşmasının yolu açılırken kendi potansiyel güçlerini, kitlelerini muhalif saflardan ayırıp edilgen bir pozisyonda elini kolunu bağlayarak iktidara destek sunmak hiç de “Demokratik” safta bulunmak olmasa gerekir. Bu, düpedüz faşizmin saldırılarına destek sunmaktır ve gerici bir mevzilenmedir. Kürt hareketinin arada bir verdikleri “demokratik söylem” içerikli açıklamaları, zevahiri kurtarmaya yönelik ve sonucu olmayacağı çok açık soyut çabalardır. Bu açıklamalar hem tribünlere karşı oynamak ve tabanı oyalamak hem de kendi kendini ikna etmeye yönelik “demokrasicilik oyunu” beyanlarından öteye anlam taşımamaktadır.

  

Bu haliyle Kürt Hareketi karar vericileri, bu hareketin çeşitli saiklerle müttefiki veya “bileşeni” olan siyasi hareketler eliyle Türkiye devrimci mücadele yapılanmalarını da bu gerici politik misyonda manipüle etmiş durumdadırlar. Birilerinin bu hareketlere bindikleri geminin kaptanının dümeni emperyalist ve faşist saflara doğru kırdığını göstermesi ve uyandırması gerekiyor. Çünkü onlar, bindikleri geminin hâlâ Demokrasiye yani devrime doğru yol aldığını zannediyorlar! 

 

Verili Koşullarda Devrimci Tutum Ne Olmalıdır? 

 

Kürt ulusunun kendi kaderini kayıtsız şartsız olarak tayin etme hakkı her koşulda bakidir ve devrimciler bu hakka saygı duymakla mükelleftir. Bu ilke zaten tartışılmaz. Ancak ulusal kurtuluş hareketinin “ulusal kurtuluş hareketi” sayılmasının temel kriteri emperyalizme ve faşizme karşı olmasıdır. Emperyalizm ve faşizm ile bütünleşmeyi, üstüne üstlük Siyonizm ile aynı mevzi saflarına girmiş bir hareketi ve politik çizgiyi devrimcilerin destekleme zorunluluğu yoktur. Olamaz da. Burada devrimci sorumluluk, bu politikanın ve eksen kaymasının karşısında durma şeklinde olmak zorundadır. 

 

Kürt ulusunun çıkarları, iradesi, mücadelesi ve nesnel çıkarları ile mevcut Kürt hareketinin karar vericilerinin stratejik zemin değiştiren politikasını da birbirine karıştırmamak gerekir. Devrimci hareket Kürt ulusu başta olmak üzere ezilen halkların mücadelesinin ve haklarının yanında kararlıca durmaya elbette devam etmelidir. Ancak gerek Kürt ulusunun gerekse de ülkemizdeki bütün halk ve toplumsal güçlerin nesnel çıkarlarının aleyhine olan bu politikaya her alanda karşı durmak devrimci bir sorumluluktur. 

 

Bu anlamda Kürt hareketinin mevcut politikasına uygun seyir izleyen stratejik ittifaklardan kopuş yapmak devrimci bir zorunluluktur. Taktiksel kimi yan yana duruşlar ve eylem birliktelikleri kurulmasını dışlamayan ancak Kürt hareketinin Türkiye devrimci mücadelesini ve kurumlarını bu “gerici” ve “anti demokratik” çizgiye doğru manipüle eden ve kendi dümen suyunda tutan ittifaklardan radikal kopuş gerçekleştirmek bir zorunluluktur. Tersi durumda, Kürt hareketinin karar vericileri, bu hareketin etki alanının büyüklüğü ve çeşitli saiklerle ittifak halinde bulunduğu güçler ve elinde bulundurduğu demokratik kitle kurumları yoluyla Türkiye devrimci siyasal yapısını aynı “anti demokratik” çizgiye ve iktidarın arkasında pasifize etmeye olanak sağlanmış olacaktır.  

 

Bu kopuş çağrısı bütün demokratik kurumlarda Kürt hareketi özneleriyle yolları ayırma ve etkinliklerde yan yana olmama çağrısı değildir. Demokratik kitle örgütlerinin potansiyel etkisini iktidarın yedeğine almak anlamına gelen pasifize etme çabalarına karşı uyanık olmak ve bu kurumları her türlü anti demokratik saldırıya karşı aktif ve kitlesel olarak karşı koyan kurumlar olarak işletme konusunda azami çaba içerisinde olmak anlamında bir çağrıdır. Bir bakıma bu radikal kopuş çağrısı, dümeni devletle bütünleşme ve emperyalizmle iş birliği limanına kırmış olan gemide bulunan siyasal hareketlerin hâlâ bu geminin demokrasi limanına gittiğini zannetmelerine karşı bir uyarı olacaktır. Bu nedenle bu konunun ve tutumun canlı ve tartışılır kılınmasını sağlamak gereklidir.

 

Eleştiriler karşısında son zamanlarda alışkanlık haline getirilmiş olan “Kürt halkının mücadelesinde ödenen bedellere saygı duyulması” argümanı ve bu argümanın eleştirileri bastırma yöntemi olarak kullanılmasının hiçbir geçerliliği yoktur. Burada ödenen bedellere karşı saygısızlık söz konusu dahi olamaz. Tam tersi var. Ödenen bedellere saygı, bu mücadelenin eksen değişikliği yapmamasını zorunlu kılar. Hiçbir bedel bu hareketin emperyalizmle ve mevcut devletlerle bir hiç uğruna bütünleşme hedefiyle ödenmedi. Ödenen bedellere saygı duymak, mücadeleyi anti emperyalist ve anti faşist eksende tutmayı zorunlu kılar. 

 

***

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!