Atak Logo

Atak Menü

Kürdistan: Osmanlı Merkezli Sömürgeci Yapının Tarihsel İnşası ve Sürekliliği (Haydar Avşar)

03 Aralık 2025, 22:18 | Yazar: Haydar Avşar | Kategori: Ülke
Kürdistan: Osmanlı Merkezli Sömürgeci Yapının Tarihsel İnşası ve Sürekliliği (Haydar Avşar)

 

Bölüm I — Osmanlı Döneminde Sömürgeci İnşa ve Patrimonyal Yapı 

 

Osmanlı’nın Kürdistan üzerindeki inşa süreci, salt coğrafi bir yayılma veya sınır güvenliği stratejisi olarak anlaşılmamalıdır; bu süreç, merkezi otoritenin yerel patrimonyal sınıf aracılığıyla toplumsal ve ekonomik tahakkümünü kurumsallaştırma girişimidir. Yavuz Sultan Selim’in 1516–1517 Mısır Seferi sonrasında Kürt İdris-i Bitlisî ittifakı ile başlatılan mekanizma, sadece askeri bir ittifak değil, aynı zamanda patrimonyal bir düzenin temellerinin atılması anlamına gelmiştir. Bu ittifak, Akkoyunlu ve Karakoyunlu topraklarının sistematik işgali ve müsaderesi ile somutlaşmıştır. Söz konusu süreç, merkezi otoritenin yerel elitler aracılığıyla hem vergi toplama hem de potansiyel muhalif unsurları tasfiye etme kapasitesini güçlendirmiştir. 

 

Bu patrimonyal yapı, toplumun mezhepsel ya da etnik kategorilere indirgenemeyecek bir sınıfsal örgütlenmesini hedeflemiştir. Sünni Kürt elitler, Osmanlı’ya bağlılık karşılığında Alevi ve Gayrimüslim toprakları tımar veya ayrıcalık olarak devralırken, Alevi-Kızılbaş alt yapı, toprağı olmayan ve ağır vergilere tabi tutulmuş köylülük olarak konumlanmıştır. Bu tasfiye süreci, modern tarih anlatılarında sıklıkla mezhepsel çatışma üzerinden yorumlansa da, asıl işlev sınıfsal tahakkümü ve patrimonyal kontrolü güvence altına almaktır. Mezhepsel ve etnik anlatılar, tarihsel süreçteki sınıfsal ilişkileri görünmez kılmak için epistemolojik bir yanılsama işlevi görmüştür. 

 

Ayrıca, Osmanlı’nın Kürdistan’daki sömürgeci inşası, bölgesel tasfiyeyi sistematik biçimde örgütleyen bir laboratuvar niteliğindedir. Her bölge, yerel koşullara göre farklılaştırılmış uygulamalarla patrimonyal denetim altına alınmıştır. Dersim ve Erzurum’da Alevi Türkmen ve Kürt köyleri cezalandırılmış, topraklar hazine veya tımar mülkiyetine geçirilmiştir. Sivas, Tokat, Amasya ve Çorum hattında ise Safevî etkisi ve mezhep farklılığı gerekçesiyle köyler yakılmış ve mülkiyet Sünni sipahilere devredilmiştir. Bu yerel uygulamalar, merkezi otoritenin patrimonyal sınıf aracılığıyla sürekliliğini sağlama stratejisinin somut örnekleridir. 

 

Maraş ve Malatya hattında, Türkmen, Kürt ve Arap Alevi topluluklarının toprakları el değiştirmiş ve Sünni aşiretler taşra otoritesinin bir parçası olarak konumlandırılmıştır. Benzer biçimde Diyarbakır, Mardin, Elazığ, Malatya, Bitlis, Muş, Bingöl, Van ve Erzurum hattında, Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisi ittifakı sonrası kolektif mülkiyet alanları sistematik biçimde gasp edilmiş, çifte vergi uygulanmış ve patrimonyal sınıfın bölgesel denetimi pekiştirilmiştir. Ege ve Akdeniz beylikleri ile Karadeniz hattında ise Osmanlı’ya bağlanma sürecinde toplulukların ortak üretim alanları gasp edilmiş ve ekonomik tasfiye gerçekleşmiştir. Bu bölgesel çeşitlilik, merkezi sömürgeci stratejinin yerel koşullara uyarlanmış biçimde işlerliğini göstermektedir. 

 

Osmanlı’nın Kürdistan’ı inşa etme stratejisi, aynı zamanda sınıfsal bir laboratuvar olarak epistemolojik boyut taşımaktadır. Tarih, siyaset ve ideoloji, patrimonyal tahakkümü meşrulaştırmış; yerel halkın deneyimleri ve toplumsal hafızası bu süreçte sistematik olarak şekillendirilmiştir. Alevi alt yapı, Gayrimüslim topluluklar ve topraksız köylüler, bu yapının doğrudan etkisi altında özgürleşme imkânı bulamamıştır. Osmanlı’nın merkezi tasarrufları, bölgesel patrimonyal elitler aracılığıyla hem sosyal hem ekonomik hem de mekânsal tahakkümü garanti altına almıştır. 

 

Sonuç olarak, Osmanlı dönemi Kürdistan’ı, merkezi sömürgeci stratejinin patrimonyal sınıf aracılığıyla inşa edilmiş ve sistematik olarak güçlendirilmiş bir örneğidir. Bu yapı, Cumhuriyet’e intikal eden kurumsal ve sosyal tahakkümün temelini oluşturmuş, sınıfsal yapıyı modern devlet araçları ile yeniden üretmeye elverişli bir zemin yaratmıştır. Mezhepsel ve etnik anlatıların ötesinde, esas belirleyici unsur merkezi tahakkümün sürekliliğini sağlayan patrimonyal sınıf ilişkileridir. 

 

Bölüm II — Bölgesel Tasfiye ve Topluluk Bazlı Analiz 

 

Osmanlı’nın Kürdistan’daki patrimonyal tasfiye stratejisi, coğrafi ve topluluk bazlı farklılaşmalar üzerinden anlaşılabilir. Dersim ve Erzurum örnekleri, merkezi otoritenin Alevi Türkmen ve Kürt köylüler üzerindeki tahakkümünü doğrudan gösterir. Bu bölgelerde merkezi otoriteye potansiyel tehdit olarak görülen köyler cezalandırılmış, topraklar hazine veya tımar mülkiyetine geçirilmiş ve yerel patrimonyal elitler aracılığıyla yeniden düzenlenmiştir. Bu uygulamalar, sadece ekonomik kontrol sağlamamış, aynı zamanda toplulukların kolektif örgütlenme kapasitesini de sistematik biçimde zayıflatmıştır.

 

Sivas, Tokat, Amasya ve Çorum hattında patrimonyal tasfiye, Safevî etkisi ve mezhep farklılığı gerekçesiyle şekillenmiştir. Köylerin yakılması, arazilerin Sünni sipahilere tahsisi ve merkezi otoritenin müdahalesi, bölgesel tahakkümü pekiştirmiştir. Buradaki uygulama, sınıfsal ve mezhepsel boyutların örtüşerek merkezi stratejiyi desteklediği bir model sunmaktadır. Modern tarih anlatılarında öne çıkan mezhepsel çatışmalar, aslında sınıfsal tahakkümün görünmez kılınması için epistemolojik bir perde işlevi görmüştür. 

 

Maraş ve Malatya bölgelerinde ise Türkmen, Kürt ve Arap Alevi topluluklarının toprakları sistematik biçimde el değiştirmiştir. Sünni aşiretler, taşra otoritesinin bir parçası olarak konumlandırılmış, yerel yönetim ve ekonomik denetim patrimonyal sınıfın kontrolüne bırakılmıştır. Bu, merkezi sömürgeci stratejinin yerel düzeyde kurumsallaşmasının somut bir örneğidir. Bölgede uygulanan tasfiye politikaları, yalnızca toprak mülkiyeti ile sınırlı kalmamış, ekonomik üretim ve toplumsal örgütlenme süreçlerini de kapsamıştır. 

 

Diyarbakır, Mardin, Elazığ, Malatya, Bitlis, Muş, Bingöl, Van ve Erzurum hattında Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisi ittifakı sonrası kolektif mülkiyet alanları sistematik biçimde gasp edilmiş ve çifte vergi uygulanmıştır. Bu uygulamalar, patrimonyal sınıfın ekonomik ve sosyal denetim kapasitesini artırmış, toplulukların kolektif haklarını ortadan kaldırmıştır. Bu mikro tarihsel örnekler, Osmanlı’nın merkezi sömürgeci stratejisini bölgesel düzeyde nasıl uyguladığını göstermektedir. 

 

Ege ve Akdeniz beyliklerinde ise Osmanlı’ya bağlanma sürecinde toplulukların ortak üretim alanları gasp edilmiş, vergi ve mülkiyet baskısı sistematik biçimde uygulanmıştır. Karadeniz hattında ise dağlık bölgelere sürgünler, arazilerin hazineye devri ve toplulukların ekonomik tasfiyesi gerçekleştirilmiştir. Bu farklı bölgelerdeki uygulamalar, merkezi stratejinin yerel çeşitliliklere uyarlanmış esnekliğini ortaya koymaktadır. 

 

Bölgesel tasfiyeler, sadece ekonomik ve mülkiyet temelli bir süreç değildir; toplumsal örgütlenme, ideolojik yönelimler ve yerel patrimonyal ilişkilerle iç içe geçmiştir. Merkezi otorite, patrimonyal sınıf aracılığıyla yerel düzeyde tahakkümü kalıcı hâle getirmiş ve toplulukların kendi yaşam alanlarını kontrol etme kapasitesini zayıflatmıştır. Böylece patrimonyal tasfiye, hem Osmanlı döneminde hem de Cumhuriyet’in başlangıcında merkezi tahakkümün sürekliliğini güvence altına almıştır. 

 

Sonuç olarak, bölgesel tasfiye stratejileri, Osmanlı’nın merkezi sömürgeci yapısını Kürdistan coğrafyasında kurumsallaştırmanın temel araçlarıdır. Dersim’den Erzurum’a, Sivas’tan Malatya’ya kadar farklı coğrafi ve topluluk bazlı uygulamalar, patrimonyal sınıfın yerel düzeyde güçlenmesini ve merkezi otoritenin sürekliliğini güvence altına almıştır. Bu bölgesel uygulamalar, modern devlet tasarruflarına intikal eden sınıfsal ve patrimonyal yapının temelini oluşturmaktadır. 

 

Bölüm III — Gayrimüslim Toplulukların Patrimonyal Tasfiyesi 

 

Osmanlı döneminde Kürdistan ve çevresinde yalnızca Alevi ve yerli Kürt topluluklar değil, Ermeniler, Rumlar, Asurîler, Süryaniler ve Hıristiyan Türkler de patrimonyal tasfiye sürecinden nasibini almıştır. Bu toplulukların mülksüzleştirilmesi, hem ekonomik hem de sosyal olarak merkezi tahakkümü güçlendiren sistematik bir stratejinin parçası olarak yürütülmüştür. Toprak ve üretim kaynaklarının gasp edilmesi, yerleşim alanlarının yeniden düzenlenmesi ve dini-epistemik denetimin tesis edilmesi bu sürecin temel araçlarını oluşturmuştur. 

 

Ermeniler, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da patrimonyal Kürt elitler ve Osmanlı merkezi otorite aracılığıyla sistematik biçimde ekonomik ve mekânsal olarak tasfiye edilmiştir. Kolektif mülkiyet alanları el değiştirmiş, çiftçilerin ve köylülerin üretim araçları Sünni elitler ve sipahiler lehine yeniden düzenlenmiştir. Bu süreç, 19. yüzyılın son çeyreğinde Hamidiye Alayları ile güçlendirilmiş ve Seyfo gibi trajik sonuçlara yol açmıştır. 

 

Rum toplulukları ise özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde, Osmanlı’nın merkezi ve patrimonyal düzenlemeleri çerçevesinde ortak üretim alanlarından ve ticari kaynaklardan sistematik olarak dışlanmıştır. Toprak gaspı ve vergi baskısı, bölgesel elitlerin ekonomik güçlerini artırırken, Hıristiyan toplulukların kendi sosyal ve ekonomik özerkliklerini kaybetmelerine neden olmuştur. Bu durum, patrimonyal sınıfın sadece etnik ya da mezhepsel üstünlüğünü değil, aynı zamanda ekonomik denetimini de güçlendirmiştir. 

 

Asurî ve Süryani toplulukları, özellikle Diyarbekir ve çevresinde, patrimonyal tasfiyeden etkilenmiş; mülksüzleştirme ve zorunlu göçler ile toplumsal yapıları parçalanmıştır. Bu tasfiye, merkezi otoritenin yerel patrimonyal sınıf aracılığıyla yürüttüğü kontrollü sömürgeci stratejinin bir parçası olarak işlev görmüştür. Aynı dönemde Hıristiyan Türk toplulukları da ekonomik ve toplumsal baskı mekanizmalarına tabi tutulmuş, patrimonyal sınıfın yerel iktidarını pekiştiren süreçler yaşamıştır. 

 

Cumhuriyet döneminde ise bu tasfiye, modern devlet mekanizmaları aracılığıyla sürdürülmüştür. Kadastro ve medeni kanun gibi hukuksal araçlar, tarihsel gasp ve mülksüzleştirmeleri kalıcılaştırmış; ordu ve güvenlik güçleri, patrimonyal sınıfın ekonomik ve bölgesel denetimini güvence altına almıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı ise ideolojik ve epistemik tahakkümü modern biçimde yeniden üretmiş, sınıfsal ve mezhepsel tahakkümün sürekliliğini sağlamıştır. 

 

Bu bağlamda, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Gayrimüslim toplulukların patrimonyal tasfiyesi, sadece bireysel veya topluluk bazlı bir süreç değildir; merkezi sömürgeci stratejinin bir parçası olarak tarihsel, ekonomik ve ideolojik bütünlük içinde işleyen sistematik bir süreçtir. Sınıfsal tahakkümün görünmez kılınması için, tarih ve ideoloji aracılığıyla bu süreç sürekli meşrulaştırılmıştır. 

 

Sonuç olarak, patrimonyal tasfiye yalnızca Alevi ve Kürt topluluklarına değil, Osmanlı İmparatorluğu genelinde Gayrimüslim halklara da uygulanmış; bu, merkezi tahakkümün sürekliliğini güvence altına alan kapsamlı bir sömürgeci stratejinin temel bileşenini oluşturmuştur. Bu yapı, Cumhuriyet’in başlangıcında modern devlet araçları aracılığıyla yeniden üretilecek olan sınıfsal ve patrimonyal tahakkümün zeminini hazırlamıştır. 

 

Bölüm IV — Kurumsal Süreklilik ve Modern Devlet Araçları 

 

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Osmanlı’dan intikal eden patrimonyal yapının üç temel kurumsal bileşeni, tasfiye edilmeden yeni devletin çatısı altında varlığını sürdürmüştür. Bu kurumlar: eski Osmanlı bürokrasisi, modernleştirilmiş ordu ve Şeyhülislamlık-Diyanet İşleri Başkanlığı yapılarıdır. Her üç kurum da, merkezi otoritenin bölgesel ve toplumsal tahakkümünü sürdürmek, patrimonyal sınıfın işlevselliğini güvence altına almak ve toplumun tarihsel sınıfsal örgütlenmesini yeniden üretmek için kritik işlevler üstlenmiştir. 

 

Eski Osmanlı bürokrasisi, Cumhuriyet’in modern devlet yapısı altında yeniden konumlandırılmış; patrimonyal sınıfın ekonomik ve sosyal ayrıcalıklarını güvence altına alacak şekilde işlerlik kazanmıştır. Kadastro, vergi tahsilatı ve mülkiyet düzenlemeleri, yalnızca hukuksal reformlar olarak değil, aynı zamanda merkezi tahakkümün sürekliliğini sağlayan araçlar olarak işlev görmüştür. Bu bürokrasi, patrimonyal sınıfın yerel düzeydeki iktidarını kalıcı kılan mekanizmalardan biri olmuştur. 

 

Modernleştirilmiş ordu, Osmanlı döneminin patrimonyal ve taşra temelli askeri yapısından devralınmış, merkezi otoritenin bölgesel tasfiye süreçlerine entegre edilmiştir. Ordu, sadece güvenlik ve sınır kontrolü ile sınırlı kalmamış, patrimonyal sınıfın yerel güçlerini destekleyen bir tahakküm aracı olarak da işlev görmüştür. Bu, özellikle Kürdistan ve Doğu Anadolu’da Alevi ve Gayrimüslim toplulukların ekonomik ve toplumsal denetiminin modern biçimde sürdürülmesini sağlamıştır. 

 

Şeyhülislamlık ve Diyanet İşleri Başkanlığı kurumları, ideolojik ve epistemik tahakkümün sürekliliğini garantileyen mekanizmalar olarak ön plana çıkmıştır. Alevi ve Gayrimüslim topluluklar üzerindeki dini ve epistemik kontrol, modern devlet tarafından meşrulaştırılmış; patrimonyal sınıfın ideolojik gücü devletin araçlarıyla pekiştirilmiştir. Bu durum, toplulukların kolektif örgütlenme ve özgürleşme kapasitesini sınırlamış, patrimonyal tahakkümün görünmezliğini korumuştur. 

 

Kurumsal süreklilik, yalnızca patrimonyal sınıfın varlığını güvence altına almakla kalmamış, aynı zamanda toplumsal sınıfların tarihsel olarak parçalanmasını, ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin kalıcılaşmasını da sağlamıştır. Bu yapı, demokratik söylem ve barış süreçleriyle dahi kesintiye uğramamış, aksine modern araçlar aracılığıyla yeniden üretilmiştir. 

 

Sonuç olarak, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden bu üç kurumsal yapı, patrimonyal sınıfın tarihsel işlevini sürdürmesini sağlayan kritik araçlar olarak öne çıkmaktadır. Bürokrasi, ordu ve dini kurumsal yapıların sürekliliği, sadece devletin merkezi otoritesini pekiştirmekle kalmamış, toplulukların kendi kolektif haklarını savunma kapasitesini de sınırlandırmıştır. Bu çerçevede kurumsal süreklilik, patrimonyal tasfiye ve merkezi sömürgeci stratejinin modern devlete intikal eden tarihsel bir uzantısı olarak işlev görmektedir. 

 

Bölüm V — Cumhuriyet Döneminde Modern Araçlarla Yeniden Üretim 

 

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Osmanlı’dan devralınan patrimonyal yapı, modern devlet araçları aracılığıyla yeniden üretildi ve güçlendirildi. Hukuksal reformlar, patrimonyal sınıfın yerel ve bölgesel denetimini kalıcılaştırmak için kritik bir işlev gördü. Kadastro ve Medeni Kanun gibi düzenlemeler, tarihsel gasp ve mülksüzleştirmeleri modern hukuk çerçevesine taşıyarak, toprak ve üretim araçlarının patrimonyal elitler lehine yeniden organize edilmesini sağladı. Bu süreç, özellikle Alevi ve Gayrimüslim toplulukların kolektif haklarını sınırlayan bir işlev üstlendi. 

 

Ordu ve güvenlik güçleri, modern devletin bölgesel tahakküm araçları olarak konumlandırıldı. Eski Osmanlı askeri yapılanmasının modernleştirilmiş biçimi, patrimonyal sınıfın yerel düzeydeki iktidarını destekledi ve merkezi otoritenin sürekliliğini güvence altına aldı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da uygulanan askeri ve güvenlik politikaları, Alevi, Kürt ve Gayrimüslim toplulukların ekonomik ve sosyal denetim altında tutulmasına hizmet etti. 

 

Diyanet İşleri Başkanlığı, ideolojik ve epistemik tahakkümün modern biçimde sürdürülmesinde kilit rol oynadı. Alevi ve Gayrimüslim topluluklar üzerindeki dini denetim, modern devlet aracılığıyla meşrulaştırıldı ve patrimonyal sınıfın yerel güçlerini pekiştirdi. Bu süreç, toplumsal kontrolün sadece ekonomik veya hukuksal boyutlarla sınırlı olmadığını, ideolojik ve epistemik düzeyde de yeniden üretildiğini göstermektedir. 

 

Hukuksal, idari ve ideolojik araçların birleşimi, patrimonyal sınıfın bölgesel ve mezhepsel denetim kapasitesini artırdı. Merkezi otorite, bu araçlar sayesinde yerel patrimonyal sınıfı modern devlet çerçevesinde işlevsel hâle getirdi ve toplulukların kendi yaşam alanlarını yönetme kapasitesini sınırladı. Böylece, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden sınıfsal yapı, modern araçlar aracılığıyla süreklilik kazandı. 

 

Modern devlet araçları, patrimonyal tasfiyeyi sadece yeniden üretmekle kalmadı; aynı zamanda demokratik söylem ve barış politikaları altında da patrimonyal sınıfın konsolidasyonuna hizmet etti. Yerel özerklik veya demokratik mekanizmalar, patrimonyal elitlerin ekonomik ve sosyal ayrıcalıklarını koruması için yeni araçlar olarak işlev gördü. Bu durum, sınıfsal özgürleşmenin önünde önemli bir bariyer oluşturdu. 

 

Sonuç olarak, Cumhuriyet döneminde modern devlet araçları, Osmanlı’dan intikal eden patrimonyal yapıyı güçlendiren ve yeniden üreten kritik mekanizmalar olarak işlev gördü. Hukuksal reformlar, askeri ve idari yapılar ile ideolojik denetim kurumları, patrimonyal sınıfın yerel düzeydeki hakimiyetini pekiştirerek, Alevi, Kürt ve Gayrimüslim toplulukların özgürleşmesini sistematik biçimde engelledi. 

 

Bölüm VI — Demokratik Söylem ve Patrimonyal Konsolidasyon 

 

Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan demokratik cumhuriyet, özerklik ve barış söylemleri, tarihsel olarak patrimonyal işbirlikçi sınıfın yeniden konsolide edilmesine hizmet eden araçlar olarak işlev görmüştür. Demokratik mekanizmalar, toplumsal özgürleşme taleplerini görünür kılmaktan ziyade, patrimonyal sınıfın bölgesel ve ekonomik ayrıcalıklarını güçlendirmek için kullanılmıştır. Bu durum, özellikle Alevi ve Gayrimüslim topluluklar için sınıfsal ve toplumsal özgürleşmenin önünde ciddi engeller yaratmıştır. 

 

Sünni Kürt ve Türk elitler, demokratik söylem ve özerklik girişimlerini, patrimonyal iktidarlarını pekiştiren bir araç olarak değerlendirmiştir. Yerel yönetimlerde ve merkezi karar mekanizmalarında elde edilen imkânlar, toplumsal eşitsizlikleri ve tarihsel ayrıcalıkları yeniden üreten bir güç olarak işlev görmüştür. Bu, demokratik ve barış odaklı söylemlerin sınıfsal tahakkümü görünmez kılmak için stratejik olarak kullanıldığı anlamına gelir. 

 

Alevi topluluklar açısından, demokratik cumhuriyet söylemi, özgürleşme ve toplumsal eşitlik vaatlerinden yoksun kalmıştır. Patrimonyal sınıfın bölgesel denetimi ve merkezi otorite ile entegrasyonu, Alevi toplulukların kendi kolektif örgütlenmelerini güçlendirmelerini engellemiştir. Bu durum, tarihsel tahakkümün ve sınıfsal hiyerarşinin yeni araçlarla yeniden üretildiğini göstermektedir. 

 

Modern devletin hukuksal, idari ve ideolojik araçları, patrimonyal sınıfın yeniden konsolidasyonunu desteklemiş ve demokratik süreçleri kendi lehine çevirmiştir. Yerel özerklik girişimleri ve demokratik hak talepleri, patrimonyal elitlerin ekonomik ve sosyal ayrıcalıklarını pekiştirmelerine imkân veren bir çerçeveye oturtulmuştur. Bu durum, demokratik söylemin sınıfsal özgürleşmeyi engelleyen bir stratejik araç olarak işlev gördüğünü ortaya koymaktadır. 

 

Demokratik cumhuriyet söylemi, patrimonyal tasfiyeyi engellemekte ve sömürülen sınıfların tarihsel ittifakını zorlaştırmaktadır. Sınıfsal özgürleşmenin önündeki en büyük engellerden biri, demokratik ve barış odaklı söylemlerin patrimonyal konsolidasyon için araçsallaştırılmasıdır. Bu durum, toplumsal dönüşüm perspektifini sınırlandırmakta ve tarihsel tahakkümün görünürlüğünü azaltmaktadır. 

 

Sonuç olarak, demokratik söylem ve barış politikaları, patrimonyal işbirlikçi sınıfın yeniden güçlenmesini sağlayan bir araç olarak işlev görmektedir. Alevi ve diğer sömürülen topluluklar açısından bu söylem, özgürleşme zemini yaratmak yerine, sınıfsal tahakkümü yeniden üreten mekanizmaları desteklemektedir. Bu bağlamda, demokratik söylemin patrimonyal konsolidasyon işlevi, tarihsel tahakkümün modern biçimde sürdürülmesinde kritik bir rol oynamaktadır. 

 

Bölüm VII — Sınıfsal İttifak ve Patrimonyal Tasfiye Perspektifi 

 

Gerçek toplumsal dönüşüm, patrimonyal sınıfın tasfiyesi ve sömürülen sınıfların tarihsel ittifakı ile mümkündür. Bu ittifak, Alevi topluluklar, Kürt yoksulu, mülksüzleştirilmiş Gayrimüslimler ve işçi sınıfı gibi çeşitli toplumsal kesimlerin ortak çıkar ve tarihsel hafıza temelinde kurulabilir. Ancak, Cumhuriyet döneminde patrimonyal yapının sürekliliği, bu tür bir sınıfsal ittifakın oluşmasını sistematik biçimde engellemiştir. 

 

Toprak ve üretim araçlarının ortaklaştırılması, patrimonyal tasfiyenin temel bileşenlerinden biridir. Osmanlı ve Cumhuriyet mirası olarak varlığını sürdüren patrimonyal sınıf, toprak üzerindeki mülkiyet ilişkilerini denetim altında tutarak, sömürülen kesimlerin kolektif güçlenmesini engellemiştir. Bu bağlamda, ekonomik kaynakların yeniden dağılımı, toplumsal eşitsizliklerin azaltılması ve sınıfsal özgürleşmenin ön koşulu olarak ortaya çıkmaktadır. 

 

Ağalık, şeyhlik ve tefeci ilişkilerinin ortadan kaldırılması, patrimonyal tasfiyenin ikinci temel ayağını oluşturmaktadır. Bu yapılar, sadece ekonomik tahakküm sağlamakla kalmamış, toplumsal itaat ve ideolojik yönlendirme mekanizması olarak da işlev görmüştür. Tasfiye edilmeden, sömürülen sınıfların tarihsel ittifakı mümkün olamaz; bu nedenle, patrimonyal yapının kırılması, özgürleşme ve demokratik toplumsal örgütlenmenin ön şartıdır. 

 

Ekonominin topluluk ihtiyaçlarına göre örgütlenmesi, sınıfsal ittifakın ve demokratik kolektif yaşamın sürdürülebilmesi için kritik öneme sahiptir. Kapitalist ve patrimonyal araçlar yerine, yerel toplulukların üretim ve tüketim süreçleri, eşitlikçi ve kolektif bir mantıkla düzenlenmelidir. Bu yaklaşım, sadece ekonomik bağımsızlık değil, aynı zamanda toplumsal bilincin ve kolektif örgütlenmenin inşasını da mümkün kılar. 

 

Demokratik cumhuriyet söylemi, patrimonyal tasfiyeyi engellemekte ve sömürülen sınıfların ittifakını zayıflatmaktadır. Bu söylem altında yürütülen barış ve özerklik tartışmaları, patrimonyal sınıfın bölgesel ve mezhepsel hakimiyetini pekiştiren bir araç olarak işlev görmektedir. Dolayısıyla, sınıfsal özgürleşme ve toplumsal dönüşüm, demokratik söylemin ötesinde, patrimonyal yapının kırılması ile doğrudan ilişkilidir. 

 

Sonuç olarak, sınıfsal ittifak ve patrimonyal tasfiye perspektifi, toplumsal özgürleşmenin temel stratejisini oluşturmaktadır. Tarihsel tahakkümün modern araçlarla yeniden üretildiği bir ortamda, gerçek demokratik dönüşüm ancak patrimonyal sınıfın ortadan kaldırılması ve sömürülen kesimlerin kolektif, eşitlikçi bir örgütlenmeye yönlendirilmesi ile mümkün olabilir. Bu süreç, Alevi ve Gayrimüslim toplulukların özgürleşmesi ve toplumsal adaletin tesis edilmesi için zorunludur. 

 

Bölüm VIII — Bölgesel Tasfiye ve Analitik Akış 

 

Bölgesel tasfiyeler, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde patrimonyal sınıfın yerel düzeydeki hakimiyetini pekiştiren kritik araçlar olarak işlev görmüştür. Dersim ve Erzurum bölgesinde, merkezi otoriteye potansiyel tehdit olarak görülen Türkmen ve Kürt Alevi köyleri sistematik biçimde cezalandırılmış, topraklar tımar veya hazine mülkiyetine geçirilmiştir. Bu uygulama, yerel patrimonyal sınıfın güçlenmesini sağlarken, Alevi toplulukların kolektif dayanışmasını zayıflatmıştır. 

 

Sivas, Tokat, Amasya ve Çorum hattında, Safevî etkisi ve mezhep farklılıkları gerekçesiyle köyler yakılmış ve araziler Sünni sipahilere tahsis edilmiştir. Buradaki tasfiye mekanizması, hem ekonomik hem de ideolojik denetimi bir arada uygulayarak patrimonyal yapının sürekliliğini sağlamıştır. Aynı dönemde Maraş ve Malatya bölgesinde Türkmen, Kürt ve Arap Alevi topluluklarının toprakları el değiştirmiş, Sünni aşiretler taşra otoritesi olarak konumlandırılmıştır. Bu uygulamalar, merkezi otorite ile yerel patrimonyal yapı arasındaki organik ilişkiyi göstermektedir. 

 

Diyarbakır, Mardin, Elazığ, Malatya, Bitlis, Muş, Bingöl, Van ve Erzurum hattında, Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisi ittifakı sonrası kolektif mülkiyet alanları sistematik olarak gasp edilmiş, çifte vergi uygulanmıştır. Bu süreç, patrimonyal sınıfın yerel ekonomik ve sosyal hakimiyetini pekiştirirken, toplumsal eşitsizliklerin kalıcılaşmasına yol açmıştır. 

 

Ege ve Akdeniz beylikleri (Aydın, Denizli, Antalya, Isparta, Muğla) Osmanlı’ya bağlanırken, toplulukların ortak üretim alanları gasp edilmiş ve vergi baskısı uygulanmıştır. Bu durum, patrimonyal yapı ile merkezi otorite arasındaki işbirliğinin, farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde nasıl işlediğini göstermektedir. Karadeniz hattında ise, dağlık bölgelere sürgünler ve arazilerin hazineye devri yoluyla toplulukların ekonomik tasfiyesi gerçekleştirilmiştir. 

 

Gayrimüslim topluluklar—Ermeniler, Rumlar, Asurîler, Süryaniler ve Hıristiyan Türkler—patrimonyal tasfiyeden benzer biçimde etkilenmiştir. Toprak ve üretim kaynaklarının gaspı, yerleşim alanlarının yeniden düzenlenmesi ve dini denetim mekanizmalarıyla desteklenen tasfiye, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde patrimonyal sınıfın ekonomik ve ideolojik hâkimiyetini sürdürmesini sağlamıştır. 

 

Bölgesel tasfiye analizi, patrimonyal sınıfın yerel ve merkezi düzeydeki sürekliliğini açıkça ortaya koymaktadır. Farklı bölgelerde uygulanan tasfiye mekanizmaları, ekonomik, sosyal ve ideolojik denetimi bir arada kullanarak, sınıfsal tahakkümü kalıcı hale getirmiştir. Bu bağlamda, bölgesel mikro tarih örnekleri, patrimonyal yapının Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden sürekliliğini ve Alevi ile Gayrimüslim topluluklar üzerindeki etkisini göstermektedir. 

 

Sonuç olarak, bölgesel tasfiyeler, patrimonyal sınıfın iktidarını modern devlet araçlarıyla entegre bir şekilde yeniden üretmiş ve demokratik söylemin patrimonyal konsolidasyon işlevini görünür kılmaktadır. Analitik akış, ekonomik, sosyal ve ideolojik tahakküm mekanizmalarının birbirini nasıl tamamladığını ve tarihsel sınıfsal yapının sürekliliğini net biçimde ortaya koymaktadır. 

 

Bölüm IX — Onto-Epistemolojik Sömürgecilik ve Sınıfsal Tahakküm 

 

Patrimonyal yapının sürekliliği, yalnızca ekonomik ve kurumsal mekanizmalarla değil, aynı zamanda ontolojik ve epistemolojik düzeyde de sağlanmıştır. Ontolojik boyut, sömürülen sınıfların varlık ve toplumsal ilişkilerinin patrimonyal tahakküm çerçevesinde tanımlanmasını içerir. Alevi topluluklar ve mülksüzleştirilmiş Gayrimüslimler, varlıkları ve kolektif bilinçleri üzerinden patrimonyal yapının sürekliliğini güvence altına alacak biçimde konumlandırılmıştır. 

 

Epistemolojik boyut ise tarih, siyaset ve ideoloji aracılığıyla tahakkümün meşrulaştırılması sürecini ifade eder. Resmî tarih anlatıları, mezhepsel ve etnik farklılık vurguları, patrimonyal sınıfın iktidarını görünmez kılmak için işlevsel bir araç olarak kullanılmıştır. Modern tarih yazımı ve devlet söylemi, bu yapının organik bir bütün olarak devam ettiğini gizleyerek toplumsal algıyı yönlendirmiştir. 

 

Onto-epistemolojik sömürgecilik, Alevi toplulukların özgürleşmesini sistematik olarak engellemiştir. Toplumsal normlar, dini otoriteler ve yerel patrimonyal kurumlar, hem toplumsal davranışı hem de kolektif hafızayı düzenleyerek tahakkümü doğal ve kaçınılmaz bir olgu olarak sunmuştur. Bu mekanizmalar, sınıfsal yapının görünmez bir biçimde yeniden üretimini sağlamıştır. 

 

Sınıfsal tahakküm, yalnızca ekonomik bağımlılık ve mülkiyet ilişkileri üzerinden değil, aynı zamanda toplumsal bilinç ve ideolojik iktidar aracılığıyla da sürdürülmüştür. Alevi ve diğer sömürülen topluluklar, kendi kolektif örgütlenme ve özgürleşme pratiklerini geliştirmekten men edilmiş, patrimonyal sınıfın sürekliliği garanti altına alınmıştır. 

 

Modern devlet araçları, ontolojik ve epistemolojik boyutlarıyla patrimonyal yapıyı yeniden üretmiştir. Hukuksal düzenlemeler, ordu ve bürokrasi mekanizmaları, dini ve ideolojik otoritelerle entegre edilerek sömürülen sınıfların özgürleşmesini engelleyen bir çerçeve oluşturmuştur. Demokratik söylem ve barış politikaları, bu yapı içerisinde patrimonyal konsolidasyonu güçlendiren stratejik araçlar olarak işlev görmüştür. 

 

Bu bağlamda, patrimonyal yapının sürekliliği, ekonomik, kurumsal, ideolojik ve epistemik boyutlarıyla birlikte değerlendirilmelidir. Onto-epistemolojik sömürgecilik, sınıfsal tahakkümün görünmez ve doğal bir olgu olarak algılanmasını sağlayarak, toplumsal dönüşümün önünde en temel engeli teşkil etmektedir. 

 

Sonuç olarak, sınıfsal özgürleşme ve toplumsal adalet, patrimonyal yapının ontolojik ve epistemolojik boyutlarının kırılması ile mümkündür. Alevi ve Gayrimüslim topluluklar, ancak patrimonyal tahakkümün tüm katmanlarından arındırıldığında kolektif ve eşitlikçi bir örgütlenme zemini yaratabilirler. 

 

Bölüm X — Sonuç ve Gelecek Perspektifi 

 

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreç, patrimonyal sınıfın sürekliliği ve sömürülen kesimler üzerindeki tahakküm mekanizmalarının tarihsel ve kurumsal bütünlüğünü ortaya koymaktadır. Osmanlı Kürdistan’ı, merkezi sömürgeci stratejinin bir laboratuvarı olarak işlev görmüş, patrimonyal yapının organik ilişkilerini yerel düzeyde pekiştirmiştir. Cumhuriyet döneminde ise bu yapılar modern devlet araçlarıyla entegre edilerek süreklilik sağlanmıştır. 

 

Bölgesel tasfiye ve kurumsal süreklilik, sınıfsal tahakkümün farklı coğrafyalarda nasıl yapılandırıldığını göstermektedir. Dersim-Erzurum’dan Karadeniz ve Ege bölgelerine kadar uygulanan tasfiyeler, patrimonyal sınıfın hem ekonomik hem de ideolojik denetimini güçlendirmiştir. Gayrimüslim topluluklar, Alevi köyleri ve mülksüzleştirilmiş köylüler, bu süreçte patrimonyal yapı tarafından sistematik olarak denetlenmiş ve kolektif örgütlenmeleri engellenmiştir. 

 

Onto-epistemolojik boyut, patrimonyal tahakkümün görünmezliğini ve doğal kabulünü sağlayan en temel mekanizmadır. Tarih, ideoloji ve siyaset aracılığıyla meşrulaştırılan bu yapı, toplumsal bilinç ve kolektif hafızayı belirleyerek sömürülen kesimlerin özgürleşmesini engellemiştir. Modern devlet araçları, hukuksal düzenlemeler ve ideolojik otoriteler, bu tahakkümü yeniden üretmeye devam etmiştir. 

 

Demokratik söylem ve barış politikaları, patrimonyal işbirlikçi sınıfın yeniden konsolide edilmesi için bir araç olarak işlev görmektedir. Özerklik, demokratikleşme ve toplumsal uzlaşma talepleri, patrimonyal yapının iktidarını güçlendiren bir stratejiye dönüşmekte, Alevi ve Gayrimüslim toplulukların özgürleşme imkânlarını sınırlamaktadır. Bu bağlamda, tarihsel tahakküm ile modern demokratik söylem arasında organik bir çelişki ortaya çıkmaktadır.

 

Gerçek toplumsal dönüşüm, patrimonyal sınıfın tasfiyesi ve sömürülen sınıfların tarihsel ittifakı ile mümkündür. Toprak ve üretim araçlarının ortaklaştırılması, ağalık ve tefeci ilişkilerinin ortadan kaldırılması ve ekonominin topluluk ihtiyaçlarına göre örgütlenmesi, sınıfsal özgürleşmenin temel koşullarını oluşturur. Bu perspektif, Alevi ve Gayrimüslim toplulukların kolektif ve eşitlikçi bir örgütlenme zemini yaratmasına imkân tanır. 

 

Sonuç olarak, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan patrimonyal süreklilik, bölgesel tasfiye, kurumsal süreklilik ve onto-epistemolojik sömürgecilik boyutlarıyla değerlendirilmelidir. Sınıfsal özgürleşme, tarihsel tahakkümün tüm katmanlarının tasfiyesi ile mümkün olacak, demokratik söylemin yanıltıcı etkileri kırılacaktır. Gelecek perspektifi, sömürülen sınıfların kolektif örgütlenmesi, eşitlikçi ve doğrudan demokratik ilkelerle kendi yaşamlarını yönetmesi temelinde şekillenecektir. 

 

Bu çerçevede, patrimonyal sınıfın tasfiyesi yalnızca ekonomik ve siyasi bir gereklilik değil, aynı zamanda toplumsal adaletin, tarihsel hatıraların ve kültürel özgürlüğün yeniden inşası için zorunlu bir stratejik adımdır. Sömürülen kesimlerin ittifakı, tarihsel tahakkümü sona erdirerek Alevi ve Gayrimüslim toplulukların özgürleşmesini sağlayacak tek yol olarak ortaya çıkmaktadır. 

 

_______________________________________________________________________________

 

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabilir de yansıtmayabilir de.

 

Paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!