KONSEY HEYETİ KONUŞMAYI ÖRTÜYOR (Mihrac Ural)
Başkan Öcalan’la görüşmek için yapılan oylama kabul edildi. Bu kabulün ardından heyetin İmralı’ya gitmesi gerekiyordu. Ancak ne olduysa, kimlerin gideceği bir türlü netleşmedi. Özellikle AKP kanadından gidecek isimler belirsizdi. Üzerinde durulan kişilerle konuşulduğunda “işlerim var”, “hastanede randevum var” gibi muğlak gerekçeler öne sürüldü. Buna rağmen heyet İmralı’ya gitti. Fakat nasıl gidildiği hâlâ bilinmiyor; helikopterle mi, deniz yoluyla mı olduğu açıklanmadı. Gidişin bu denli gizli yapılması, sonuçların da gizleneceğine işaret ediyordu.
Başkan Öcalan’la yapılan görüşmenin ayrıntılarının, komisyon önünde ve herkesin katıldığı bir ortamda açıklanacağı belirtilmişti. Üstelik bu görüşmenin on yıldır yasaklı olduğu, bu nedenle açık konuşmanın mümkün olmadığı özellikle vurgulanıyordu. Ancak bu ağır sorumluluk daha ilk günden boşa düştü. Kimlerin İmralı’ya gittiği ve görüşmede nelerin konuşulduğu sızmaya başladı. On yıllık yasak, on dakika içinde fiilen ortadan kalktı. Buna rağmen iktidar güçleri, süreci karartmakta ısrar etti. İpler elden kaçınca, 16 sayfalık görüşme metni 4 sayfaya indirildi. Doğal olarak bu kısaltılmış metinde ana vurgular, kritik değerlendirmeler ve kamuoyunun beklediği yanıtlar tamamen örtüldü.
Asıl metnin 16 sayfa olduğu, Meclis’te ise yalnızca kısaltılmış bir özetin okunduğu açıkça görülmektedir. Bu hokkabazlık, Başkan Öcalan’ın kamuoyuna ve çevresine iletmek istediği mesajların bilinçli biçimde gizlendiğini ortaya koymaktadır. Sorun tam da bu noktada merkezileşmektedir. Özet metnin heyet tarafından yazılmadığı, imzasız olduğu ve “kim neyi çıkardı?” sorusunun cevapsız bırakıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda İmralı’ya gidişin, konuşmanın ve bilgi aktarma sorumluluğunun fiilen işlevsizleştirildiği açığa çıkmaktadır.
Öcalan’ın Suriye’ye dair uzun değerlendirmeler yaptığı bilinmektedir. Ancak özet metinde neredeyse tek bir Suriye cümlesi dahi yer almamaktadır. Başkan Öcalan’ın, “Suriye demokratikleşmezse Ahmed Şara diktatörleşebilir” yönündeki uyarısı tamamen çıkarılmıştır. Yine Öcalan’ın, SDG’nin feshedilmesi değil; devlet ordusuna ya da yerel savunma yapısına entegrasyonu gerektiğini vurguladığı bilinmektedir. Buna karşın özet metinde SDG/YPG’ye ilişkin tek bir stratejik cümle dahi bulunmamaktadır. Özellikle “Şara’nın güç biriktirme ihtimali” ve “SDG’nin siyasi oyunlara gelmemesi gerektiği” yönündeki uyarıların bilinçli biçimde silindiği görülmektedir.
Başkan Öcalan’ın yerel demokrasi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve Suriye’de federasyon ya da özerklik modellerine dair kapsamlı değerlendirmelerinden özet metinde tek bir satır dahi yoktur. Heyet üyelerinin de kabul ettiği üzere, özet görüşmenin “ruhunu” yansıtmamaktadır. Pek çok kritik tonlama, uyarı ve stratejik ifade özellikle ayıklanmıştır.
Kamuoyunda Selahattin Demirtaş’ın tahliyesine ilişkin bir bölümün görüşmede yer aldığı bilinmektedir. Bu, ziyaretin en önemli başlıklarından biridir. Ancak bu bölüm de özetten özellikle çıkarılmıştır. İmralı ziyaretine dair patlak veren tartışmaların haksız ve çarpıtılmış olması, bu gizlemenin ne anlama geldiğini açıkça göstermektedir. Başkan Öcalan’ın Demirtaş’ın tahliyesine engel olduğu yönündeki iddiaların ne kadar insafsız ve gerçek dışı olduğu bu görüşmeyle açığa çıkabilecekken, ilgili bölümün silinmesi suçlamalara dolaylı katkı sunmuştur. Tüm bu başlıkların ana metinden çıkarılması, görüşmenin kasıtlı biçimde silindiğini göstermektedir. Ortaya çıkan gerçek şudur: Devlet bu süreçte bilinçli davranmakta, çözüm üretmek yerine süreci uzatmaktadır.
Tam tutanak yerine özet sunulması, özetin kim tarafından yazıldığının belirsizliği, Suriye analizlerinin çıkarılması, Ahmed Şara’ya dair uyarıların silinmesi, SDG’nin geleceğine ilişkin önerilerin yok edilmesi, Demirtaş başlığının kesilmesi ve görüşmenin bağlamının ortadan kaldırılması, devletin bu oyunun merkezinde olduğunu göstermektedir.
Devlet çözüm istememekte, oyalamakta ve en temel hakları dahi ihmal ederek süreci uzatmaktadır. Zaman ilerlerken PKK’li yöneticiler tek tek görüşlerini açıklamakta ve sorumluluğun devletin omuzlarında olduğunu vurgulamaktadır. Bese Hozat’ın, “Biz suçlu değiliz ki af edilelim; demokratik ilkeler çerçevesinde çözüm istiyoruz” sözleri bu tutumun açık ifadesidir.
Kendi adıma söylemeliyim ki devlet bu konuda ciddi hatalar yapmaktadır. Özellikle Bahçeli’nin kullandığı dil ilk bakışta yumuşak görünse de partisinin raporları Kürt sorununu inkâr etmektedir. “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” anlayışı, anadil ve kimlik taleplerinin reddiyle devam etmektedir. Bu inkârcı yaklaşım, İmralı görüşmesinin neden 16 sayfadan 4 sayfaya düşürüldüğünü de açıklamaktadır.
Erdoğan ve diğer devlet yetkililerinin söylemleri de aynı çizgidedir. Kürt sorunu olmadığı, yalnızca terör sorunu bulunduğu iddiası, kimlik ve hak taleplerini yok sayan ortak bir devlet politikasına işaret etmektedir. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un açıklamaları da bu anlayışın açık örnekleridir.
Buradan bakıldığında devletin bizi oyaladığı açıktır. Buna rağmen, Başkan Öcalan’ın çizdiği barış perspektifini desteklediğimi özellikle belirtmek isterim. Çözümün yolu inkârı derinleştirmekten değil, hakikati açıklıkla ortaya koymaktan geçmektedir.
______________________________________________________________________________
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
