Atak Logo

Atak Menü

KİBİR VE KÜSTAHLIĞIN HEZİMETİ (Mehmet Güzel)

KİBİR VE KÜSTAHLIĞIN HEZİMETİ (Mehmet Güzel)
Hazır
⚠️ Tarayıcınız sesli okumayı desteklemiyor
1x
12 Mart 2026, 22:44 | Yazar: Mehmet Güzel | Kategori: Dünya
KİBİR VE KÜSTAHLIĞIN HEZİMETİ (Mehmet Güzel)

 

ABD ve İsrail’in dünya siyasetindeki tavrını tarif etmek için diplomatik kelimeler aramaya gerek yok. Bu iki devlet uzun zamandır kendilerini dünyanın efendisi, geri kalan herkesi de hizaya sokulması gereken tebaa olarak görüyor.

 

Her konuşmalarında aynı kibirli ton var:


“Biz güçlüyüz. Biz vururuz. Biz yıkarız.”

 

Dünyaya vermek istedikleri mesaj basit: Ya bize boyun eğersiniz ya da bombaların altında kalırsınız.

 

Bu zihniyetin adı siyaset değildir. Bu, kaba kuvvetin küresel politikaya dönüştürülmesidir. Modern dünyanın değil, Orta Çağ yağmacılığının siyasal versiyonudur.

 

Ama tarihin ironisi şudur:


Kendini yenilmez sanan güçler genellikle en büyük hezimetleri yaşayan güçler olur.

 

ABD dünyanın en büyük ordusuna sahip olabilir. İsrail bölgenin en gelişmiş askeri teknolojilerinden birini kullanıyor olabilir. Fakat askeri güç, tarihin hiçbir döneminde tek başına zaferin garantisi olmadı.

 

Eğer öyle olsaydı ABD Vietnam’dan utanç içinde çekilmezdi.

 

Eğer askeri güç her şeyi belirleseydi, Suriye on dört yıl boyunca bütün dünyanın müdahalesine rağmen ayakta kalamazdı.

 

Şimdi aynı gerçeğin yeni bir sahnesi İran’da kuruluyor.

 

Geçen yıl yaşanan 12 Gün Savaşı sırasında ABD ve İsrail büyük bir özgüvenle saldırıya geçti. Sonuç ortada: Demir Kubbe’nin delinmez olduğu efsanesi çöktü, İsrail’in stratejik hedefleri vuruldu ve savaş beklenen zafer yerine aceleyle bitirilen bir çatışmaya dönüştü.

 

Normal bir devlet böyle bir deneyimden ders çıkarırdı.

 

Ama kibir ders almayı engeller.

 

Bu kez daha büyük bir plan devreye sokuldu. Amaç basitti: İran’ın üst yönetimini hedef al, devlet mekanizmasını felç et, içeride kaos yarat ve rejimi çökert.

 

Savaşın ilk günlerinde üst düzey İranlı isimlerin hedef alınması bu planın parçasıydı. Siyasi suikastlar modern savaşın kirli araçlarından biridir ama ABD ve İsrail bunu artık açık bir yöntem haline getirmiş durumda.

 

Fakat hesaplar yine tutmadı.

 

Evet, İran ağır kayıplar verdi. Ama devlet çökmek yerine toparlandı. Komuta zinciri kopmadı. Ordu dağılmadı. Füze saldırıları devam etti.

 

Dahası, İran’ın karşı saldırıları İsrail güvenlik sisteminin “dokunulmaz” olmadığını ortaya koydu.

 

Bugün savaşın ikinci haftasına gelindiğinde tablo şu:


ABD ve İsrail istedikleri hızlı zaferi elde edemediler.

 

Bu yalnızca İran’ın söylediği bir şey değil. Batı’daki analizler de benzer sonuçlara işaret ediyor. İran’ın güçlü güvenlik aygıtı, iktidar blokunun bütünlüğü ve muhalefetin parçalı yapısı nedeniyle kısa vadede bir rejim çöküşü ihtimali oldukça zayıf görünüyor.

 

Yani savaşın başındaki büyük plan şimdiden ciddi şekilde tökezlemiş durumda.

 

Ama asıl trajikomik olan başka bir şey.

 

Savaşın başında Donald Trump kameraların karşısına geçip şöyle diyordu:


“İran kayıtsız şartsız teslim olacak.”

 

Hatta daha da ileri gidip İran’da kimin yöneteceğini kendisinin belirleyeceğini söylüyordu.

 

Şimdi sorulması gereken soru şu:


Gerçekten kim kimi belirliyor?

 

Çünkü bugün savaşın gidişatı, ilk günkü o büyük özgüveni oldukça sarsmış durumda.

 

Savaşı başlatmak kolaydır. Ama onu istediğiniz şartlarda bitirmek her zaman mümkün değildir.

 

Şu anda Washington ve Tel Aviv tam olarak bu ikilemin içinde.

 

Savaşı sürdürmek pahalı ve riskli.


Bitirmek ise siyasi olarak zor.

 

Bu nedenle savaş giderek bir stratejik çıkmaza dönüşüyor.

 

İran ise tam tersine şartlarını sıralıyor:


Tazminat, yaptırımların kaldırılması, askeri üslerin kapatılması ve nükleer hakların tanınması.

 

Bu taleplerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ayrı mesele. Ama savaşın ilk günündeki güç dengesiyle bugünkü tablo arasında ciddi bir fark olduğu açık.

 

Bu savaşın asıl anlamı ise Ortadoğu’nun çok ötesinde.

 

Dünya giderek parçalı ama birbirine bağlı bir küresel çatışma dönemine giriyor. Ukrayna’da savaş var. Gazze’de yıkım var. Libya parçalanmış durumda. Suriye hâlâ istikrarsız.

 

Ve şimdi İran cephesi açıldı.

 

Bütün bu krizlerin arka planında daha büyük bir mücadele yatıyor: küresel güç dengelerinin yeniden şekillenmesi.

 

ABD ve Batı blokunun en büyük korkusu Çin’in yükselişi. Ekonomik ve teknolojik güç hızla Asya’ya kayıyor. Washington ise bu süreci askeri baskıyla frenlemeye çalışıyor.

 

Ancak tarih gösteriyor ki askeri güçle ekonomik ve teknolojik dönüşümü durdurmak pek mümkün değildir.

 

Bugünün dünyasında iki farklı model karşı karşıya geliyor.

 

Bir tarafta gücün uygarlığı var: savaş, baskı ve müdahale üzerine kurulu bir düzen.

 

Diğer tarafta ise uygarlığın gücü: ekonomi, teknoloji ve karşılıklı bağımlılık.

 

Hangisinin kazanacağını zaman gösterecek.

 

Ama Ortadoğu’daki son savaş şimdiden önemli bir gerçeği ortaya koyuyor.

 

ABD ve İsrail bölgeye züccaciye dükkânına dalan bir fil gibi girdiler. Gürültüyle, tehditlerle, büyük iddialarla…

 

Ama savaşın doğası kibri sevmez.

 

Şimdi o büyük özgüvenin yerini belirsizlik almış durumda.

 

Tarih belki de bu savaşı şöyle yazacak:

 

Bir kez daha güç sarhoşluğu yaşayan devletler vardı.


Bir kez daha dünyayı korkutarak yöneteceklerini sandılar.

 

Ve bir kez daha kibirleri gerçeklikle çarpıştı.

 

Çünkü tarihin en eski kuralı hâlâ geçerlidir:

 

Kibir çoğu zaman zaferin değil, hezimetin başlangıcıdır.

 

***

Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.

 

Paylaş:

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!