Katliam Anılarıyla Büyümek (Meral Dersim)
Temmuz sıcağının henüz canımı yakmadığı yıllardı. Biz çocuktuk. Oysa canı çoktan yanmış insanlar varmış bizden önce. Meğer farkında olmadan, harlandıkça büyüyen bir yangının tam ortasında yaşıyormuşuz. Alevleri henüz bize değmiyordu belki ama dumanı çoktan üzerimize çökmeye başlamıştı.
Yıl 1993'tü. O gün doğduğum memketimdeydim, Dersim'deydim. Meğer 'ötekilerin' memleketindeymişim. Bunu ise ilk kez o akşam hissetmeye başlamıştım.
Akşam haberlerinde o dehşeti izledim. Şaşkınlık ve korku vardı. Ama en çok insanların yüzleri kaldı aklımda. Gözlerindeki endişe, haberlere kilitlenmiş bakışları...
Hafızası oyuncaklarla süslenmiş çocukların belleğinde olmayan şeyler vardır bizde.
Ben ise kimliğimizi anlayamayacak kadar çocuktum. Ne olduğunu tam olarak bilmiyordum. Neden insanların yakıldığını, nasıl olur da bir insanın başka bir insana bunu yapabileceğini kavrayacak yaşta değildim. Bakıyordum sadece. Çocuk gözlerimle o korkunç manzaraya anlam vermeye çalışıyordum.
Tek bir şey hissediyordum o yaşta. Bu yaşananların bizimle bir ilgisi vardı. Kesinlikle ilgisi vardı. İnsanların yüzlerindeki telaştan, haberlere gösterdikleri olağanüstü ilgiden anlıyordum bunu. Ama henüz bu kimliğin bize ait olduğunu bile bilmiyordum.
Belki bir yıl önce Kürt kimliğimi öğrenmiştim. Onu da çok öğrenmiş sayılmazdım. Sadece bir şeyler olduğunu biliyordum. Sürekli mermilerin uçuştuğu bir Teksas sahnesi gibiydi her yer. O dönemin gelişmeleri bunu bize zaten öğretmişti. Ama o akşamdan sonra öğrendiğim bambaşka bir şeydi. O güne kadar yalnızca kim olduğumu öğreniyordum. O günlerin sonrasında ise bu ülkede yalnızca kimliğinle değil, inancınla da ötekileştirilebileceğini öğrendim. Adını koyamıyordum bunun. Koyacak yaşta değildim. Ama insanların yüzlerine çöken korku, bana söylenmeyen pek çok şeyi anlatıyordu.
Yıllar sonra anladım. Bizi sarsan yalnızca insanların yakılarak öldürülmesi değildi. O acının binlerce insanın yüreğinde kendi acısı gibi hissedilmesiydi. Meğer biz de bu ülkenin ötekilerindenmişiz.
O gün devletin ne yaptığını, neden müdahale etmediğini de anlayamamıştım. Sonrasında anladım; Anahtarla kilidin birbirini tutmaması meselesiymiş bu. Biz, anahtarı çevrilince açılan kapılardan değildik. Biz kapının zorlanarak girildiği yerlerdik.
Yüzyıllar boyunca Osmanlı'nın baskılarına direnmiş bir topluluğun çocuklarıydık. Cumhuriyet'le birlikte her şeyin değişeceğine inanılmıştı. Ama tek tipleştirmeyi kendisine görev sayan yeni bir anlayış, bu toprakların kadim yaralarını iyileştirmek yerine daha da derinleştirmişti.
O gün sanki "Durun, daha bitmedi, biraz daha harlansın bu yangın" dercesine hareket eden bir zihniyetin maşaları dökülmüştü sokaklara. Gözlerinin önünde insanların yanışını seyredecek, bu vahşeti alkışlayacak kadar vicdanlarını yitirmişlerdi. O gece evlerine dönerken omuzlarında bir insanlık utancı değil, yerine getirilmiş bir haccın huzurunu taşıyor gibiydiler, ağzındaki dişleri açlıktan çürümüş vahşilerin. En acısı da buydu. Bir insanın, başka bir insanın çığlıklarından huzur devşirebilmesi...
Aklınca bizim gibi ötekileri sapkın bulan sapkınların protestosuydu bu.
Ama bu nasıl bir protestoydu? İnsanların diri diri yakıldığı, vicdanın adilikten keyif aldığı,insanlığın utandığı bir vahşet... İşte asıl yangın, o gün yalnızca bir oteli değil, insanlığın vicdanını da yakmıştı.
O günden sonra çocukluğumun biraz daha büyüdüğünü hissettim. Zira mevcut olan ateşin yangını zaten bizleri büyütüyordu, bu yenisi oldu. O günden sonra yalnızca kim olduğumu değil, bu ülkede bazı kimliklerin neden korkuyla yaşadığını da anlamaya başladım.
Şimdi aklıma o günün bazı isimleri geliyor. Bunlardan biri de Çiller denen sarışın bir Başbakan'dı. Ah ne güzeldi; Kimbilir kimin salyasını akıtacak kadar güzel!! Cumhuriyet'in, kadını öne çıkaran övgüsüne denk bir insanı başbakan yapmışlardı güya. O da mevcut Cumhuriyet'in sarışın modern kadın kimliğini yansıtan bir cümle ile hafızalara kazındı: "Çok şükür otelin dışındaki halkımız güvendedir!"
İşte bu söz ve o sözü söyleyen ile bu utancı yaşatanların birliğini yansıtıyordu.
Bu ülke kâfir düşmanı muhafazakar ve sekülerlerin ele ele vererek koruduğu vatanlarıydı!!!
Bizde ise...
Bizler ise meşale olacakken ,engizisyonun yangında ölmek zorunda kalanlardık, diye biliyoruz.
***
Atak Dergisi Notu: Makalelerde ifade edilen görüşler yazarını bağlar, Atak Dergisi’nin görüşlerini yansıtabileceği gibi yansıtmayabilir de.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
